logo

13. BIÇAK SIRTI

Views 62681 Comments 4249

Keyifli Okumalar!

Şarkı: Experience, Ludovico Einaaudi

Acı, insanın içini bir anda yakmaz, önce o acıyı yaşamasına izin verirdi. Bazı insanlar acıyı daha kolay göğüslenebilirdi fakat bazı insanlar için acı katlanılmaz boyutta olabilirdi. Arthur Veyn Thalron’un kaderi, acıyla yoğurulmuştu ve o acıya başkaldırdıkça çok daha fazlası ona gelecekti çünkü güç, onu daha fazla ayakta tutmak için çaba sarf edecekti.

Güç, insanı bazen yıkabilirdi çünkü fazlası çok daha fazla acıya göğüs germek demekti.

Veyn Arthur Thalron, doğduğunda, Kuzey’e uzun sürecek bir kış gelmişti ve bu bile aslında kaderinin karanlıkta olduğunun bir işaretiydi fakat bu karanlık, renklerin onu terk etmesi anlamına da gelmemeliydi.

O gün, on bir yaşındaki küçük Arthur’un renklere veda edeceğinden habersiz olduğu zamandı; gökyüzünün rengi vardı, yıldızların parlak ışığı gözlerini alabiliyordu, okyanusun maviliğine hayrandı ve boya kalemleri en sevdiğiydi. Belki de Thalron sınırları içerisinde onu kaçıp kurtarabilecek sadece renkleri ve resimleriydi ama onları da elinden alan kişi Veymor olacaktı.

Veymor tarafından Radholl’a bırakılmıştı ve bir odanın içinde kilitli tutuluyordu. Buraya getirilirken kafasına bir çuval geçirmişler, gözlerini açtığında ise kendisini fazlasıyla kirli ve hiçbir şeyin olmadığı bir odanın içinde bulmuştu. Küçücük bir pencere vardı, bu pencereden gün ışığı giriyordu, o zaman doğduğu günden daha farklı bir şekilde Kuzey’de gündüz hakimdi.

Günlerden 20 Nisan’dı; Veyn’in Radholl’a terk edildiği gün, başka bir insanın doğduğu gün olacağından o an habersizdi. Kuzey’e ilk gün ışıkları gelmişti, Veyn en çok gündüzü severdi, renkleri kaybettikten sonra en çok geceyi sevecekti çünkü geceyken insanlarla aynı görebildiğine inanıyordu ama gündüz geldiğinde diğerlerinden daha eksik hissedecekti.

Daima.

Başından çuvalı çekip çıkarmışlar ve sonrasında tıpkı bir hayvanmış gibi boynundan demir bir halkalı zincirle duvara bağlamışlardı. İki adımdan fazla ileri gidemiyordu, gitse bile o halka onu boğuyor ve bütün hareket kabiliyetini engelliyordu.

Veyn Arthur’un yaşı küçüktü hatta henüz bir çocuktu ve vücudu birçok acıyı kaldıramayacak kadar gelişmemişti ama yine de o odaya atıldığında ve hatta boynundan bir halkayla duvara bağladıklarında bile bağırmamıştı çünkü içeriye gün ışığı giriyordu, gün ışığı onun resimlerine ilham oluyordu. Mavi okyanusu çizerdi, gökyüzünü, Thalron’un o koyu renkli kalelerini, rüyalarındaki renkleri.

Rüyasında daima gördüğü o kızıl saçlı kadını. Bundan olmalı ki, en sevdiği renk de kırmızıydı çünkü o kızıl saçlı kadının ona huzuru getirdiğine inanıyordu.

Veymor tarafından cezalandırılmış ve Radholl’a gönderilmişti ama Radholl’a gelirken bile başına neler geleceğinden habersizdi, babasının her zaman olduğu gibi kilitli bir odada tutma cezası olduğunu düşünüyordu fakat birkaç saat sonra gün ışığı yavaş yavaş gözlerini acıtmaya başladığında, acıktığında ve hatta tuvaleti geldiğinde bile çekip gidebileceği hiçbir yer yoktu.

Kaç gün burada kalacağını bilmiyordu, babası çoğu zaman sadece bir gün bir kilitli odada onu tutar ve cezalandırırdı ama bu kez diğer günlerden daha fazla suçlu olduğunu biliyordu çünkü öfkesini gözle görülür bir şekilde görmüştü.

Odanın dışından insanların çığlık sesleri geliyordu: Ölümü anımsatan o çığlık seslerinden kurtulabilmek için ellerini kulaklarını bastırıp duvarın dibine daha fazla sokuluyordu fakat duvarın dibine sokulduğu yerde kirli duvardan gelen o keskin koku midesinin bulanmasına sebep oluyordu.

Saatler geçti, gözleri o ağır demir kapıya doğru kayıyordu ama kimse gelmiyordu, bakışları pencereye dönüyordu ama o gün ışığı, hiç sönmeyecek gün ışığı artık gözlerini yakıyordu. Hâlâ renkler vardı. Duvarların siyahlığını görebiliyordu, teninin rengini seçebiliyordu, demir kapının üzerindeki pas lekelerini bile seçebiliyordu. O an, bütün bu renklerin sönüp gideceğini bilseydi çok daha fazla bakardı ama uykuya daldığında geleceğinden habersizdi.

Gözlerini yeniden açtığında saatin kaç olduğunu bilmiyordu, güneş hâlâ elbette ki gökyüzündeydi. “Su,” diye mırıldandı ve sonrasında “Su!” diye bağırdı kapıya doğru. Kimse gelmedi, kimse onu duymadı. Ruhunun parçalandığını hissetti çünkü neredeyse bir gün dolmak üzereydi; babasına karşı sevgisi çok yüksek değildi ama o güne kadar nefreti de hissetmiyordu çünkü her ne olursa olsun, bu hayatta annesinden ve babasından başka kimseyi tanımıyordu. Bir kalenin içinde yaşıyor, o kaleden asla çıkmıyordu ve sevebileceği sadece iki kişi vardı.

Bir çocuğun babasını sevmesi bir yana, babasını sevmek zorunda kalması en yaralayıcı tarafıydı. Çaba, bir çocuğun kalbinin masumluğunu gösterirdi ama zamanla o çocuk büyüdüğünde sevginin masumiyeti yerini nefrete bırakırdı, bunu birçok insan bilmezdi.

Veyn Arthur Thalron, dizlerini karnına doğru çekip cenin pozisyonunda yere uzanıp titremeye başladı, soğuktu, açlıktan artık bünyesi bitkin düşüyordu, ağzı kurumuştu, nefesi kesiliyordu ve midesi bulanıyordu. Büyük bir öğürtüyle öne doğru eğilip kusmaya başladığında tek çıkarabildiği midesinin suyuydu. Çok daha fazla susadı, çok daha gür bir sesle “Su!” diye haykırdı fakat kimse gelmedi. Yeniden uykuya daldığında, o uykuya dalmaması gerektiğini bile bilmiyordu.

Gözlerini açtığında vücudunun karıncalanmaya başladığını hissetti, bulunduğu yer ufacık bir yerdi ve o yerden başka ihtiyaçlarını giderebileceği hiçbir yer yoktu. O odanın içinde tuvaletini yaptı, o odanın içinde yaşamaya çalıştı ve o kirli duvarlarda kendi yüzünü aramaya çalıştı.

Bir gün dolduğunda kapının açılma sesini işitti ve kurtulabildiğini düşünüp gülümsedi ama muhafızlardan bir tanesi iki şişe su ve bir parça ekmeği önüne bırakıp yeniden kapıyı kapattığında o an Arthur asıl gerçeği anladı.

Burada sandığından çok daha fazla vakit geçirecekti.

Odanın dışındaki insanların çığlıkları çok daha fazla arttı, azap gibiydi, işkence gibiydi; Radholl’da bulunan tek çocuk oydu ama bunu bilen tek kişi de Veymor’du. Radholl’un dışındaki insanlar daha yüksek doz radyasyona maruz kalırken, Veyn Arthur Thalron düşük doz ama daha acı verici bir radyasyona maruz bırakılıyordu. Gün ışığı o radyasyonun acısını daha fazla katlıyor, çok daha kötü bir hale gelmesine sebep oluyordu.

Öyle ki birinci gün tamamlanırken Arthur’un burnundan kan gelmeye başladı, bu da yetmedi elleri ve ayakları hissini kaybetti; bir parça ekmeği diğer günlere yayarak yemek istiyordu ama öyle açtı ki, bunu nasıl yapabileceğini bile bilmiyordu.

İkinci günün sabahında “Baba!” diye bağırdı ayağa kalkıp ve sonra kapıya doğru yürümek istedi ama boynundaki o halka onu engelledi. “Baba, cezamı çektim, çıkar beni buradan!”

Kimse gelmedi, kimse sanki onu duymadı, kimse onu bilmedi; dışarıdaki çığlıklar onun sesini bastırıyordu.

İkinci günün akşamında “Baba!” diye haykırdı daha gür bir sesle çünkü artık gün ışığı bütün ruhunu bedeninden ayırıyor gibiydi, gözleri acıyor, bacaklarındaki his tamamen kayboluyordu. “Baba! Beni kurtar!” Kimse gelmedi. Babası orada değildi, onu duyamazdı ama duyabileceğine inanmak istedi. “Bir daha yapmayacağım!” diye haykırdı fakat gür sesi, bütün gücünün sömürülmesine neden olurken bir kez daha öne doğru eğilip kusmaya başladı. Yediği o ekmeği de çıkardığında son damla suyunu içmek için yeltendi fakat eli de artık tutmuyor gibiydi.

Üçüncü günün gecesinde gözlerini açtığında ne kadar süredir uyuduğunu bile bilmiyordu, ona göre uyumaktı fakat aslında bayılmıştı; bunu bile bilmiyordu. Yine önünde bir parça ekmek, iki şişe su vardı ama uzanamadı bile. Titremeye başladığında bu kez soğuktan değil, acıdandı. Göğüs kafesi acıyor, midesindeki yanmayı hissediyordu. Başında şiddetli bir ağrı vardı, vücudunu kaldırıp artık direnemiyor gibiydi. Öyle ki, gözünden bir damla yaş aktığında ağladığının bile farkında değildi.

“Baba,” dedi kısık bir sesle, sesi artık çıkmıyordu. “Bana neden bunu yapıyorsun?”

Kimse gelmedi, Veymor bir kez bile olsun gelip de oğluna bakmadı; onun için bu cezayı hak etmişti fakat kendisi de biliyordu ki Arthur’un bütün hayatına mal olacaktı.

Beşinci günün akşamında o önüne konulan ekmeği bitirememişti bile. Yüzünde yaralar çıkmıştı, ellerinde de öyle. Gözlerini açmakta zorlanıyor, boynundaki halka sanki keskinleşiyordu. Suyundan zorlukla birkaç damla içti ve sonrasında başını duvara doğru dayayıp derin nefesler almaya çalıştı ama nefesleri bile sanki göğüs kafesine batıyordu.

“Baba,” dedi fısıldayarak. “Beni hiç mi sevmiyorsun?”

Kimse gelmedi, babası orada bile değildi; bu cümleyi duysa verebileceği onlarca cevabı olabilirdi ama hiçbir cevap artık Arthur’un içini rahatlatamazdı.

Altıncı günün sabahında Veyn Arthur Thalron, kan kusmaya başladı. Midesi acıyla kasılıyor, elleri titriyor, bedeni bir ölü gibi hareketsiz duruyordu. Gün ışığına bakamıyor, gözlerini kapalı tutmak istiyordu.

O altı günün sonunda uykuya daldığında ilk kez rüya gördü ve rüyasında o kızıl saçlı kadın vardı. Bir okyanusun kenarındalardı, Arthur kendisini göremiyordu ama o anki hali kadar güçsüz olmadığının bilincindeydi. Kızıl saçlı kadının saçları ateş gibi parlıyor, üzerine giydiği bordo peleriniyle adeta rüzgara bile meydan okuyordu. Bakışlarını yavaşça Veyn’e doğru çevirdiğinde ela gözleri gülümsedi; gözler gülümser miydi? O kızıl saçlı kadın, Veyn’e bakarken gözlerinin içi gülümsüyordu.

“Kurtar beni,” dedi Veyn kadına doğru. Bilincinde hâlâ o odada olduğunu biliyordu fakat yardım için o kadını istiyordu. Elini öne doğru uzattığında tutmasını bekledi fakat kadın, o gözlerinin içindeki gülümsemeyle bakarken Veyn, ela gözlerinin rengini son kez gördüğünü bile bilmiyordu.

Kızıl saçlı kadın Veyn’in elini tutmak için uzandı fakat tutamadı çünkü aralarındaki mesafe gitgide aşılıyordu. Veyn koşmak istedi koşamadı, bağırmak istedi, bağıramadı. Kadının gözlerinin içindeki gülümseme yok olduğunda sanki o ela gözler de siyaha boyandı. “Seni kurtaracağım,” dedi kadın derinden gelen bir sesle fakat gitgide renkleri soluyor gibiydi. “Ama şimdi değil.”

“Ne zaman?” diye sordu Veyn endişeyle.

“Kader bizi bir araya getirecek.” Kadının cümleleri artık bir kuyudan geliyor gibiydi, görüntüsü ise gitgide silikleşiyordu. “İşte o gün, seni kurtaracağım ve sana dünyadaki bütün güzellikleri anlatacağım, Arthur.”

Veyn, gözlerini açtığında sırtüstü uzanmış, hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Doğrulmak istedi doğrulamadı, nefes almak istedi, nefesi yarım çıktı. Dudakları aralandığında gözyaşları art arda gözlerinden akmaya başladı ve günler sonra ilk kez dudaklarından “Anne,” kelimesi döküldü. Ona seslenemiyordu çünkü gelemeyeceğini biliyordu ama her ne olursa olsun, annesine seslenmek istedi. “Anne, beni kurtar, çok yalnızım.”

Kimse gelmedi, annesi gelemezdi çünkü Veyn’in nerede olduğunu bile bilmiyordu, kaderinin büyük bir karanlıkla dans edeceğinden habersizdi.

“Anne,” dedi iç çekerek ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı sanki son nefesini veriyormuş gibi. “Anne, çok korkuyorum.” Veyn’in ilk kez dudaklarından korktuğu çıkmıştı, öyle çok ağladı ki, dudaklarından anne kelimesinden başka hiçbir kelime dökülmedi.

Yedinci günün akşamında Veyn’in gözleri tavandaydı, onu gören birisi öldüğünü de düşünebilirdi ama hâlâ nefes alıyordu. Rüyaları artık yoktu, gün ışığını artık seçemiyordu ve kendisinin bile farkında değildi. Orada, ölüme terk edildiğini düşünecek kadar yalnızlığı tatmıştı.

Yalnızlık bir insanı güçlendirirdi çünkü tek başına her ne olursa olsun yaşamaya devam ettiğinde kimseye ihtiyacın kalmazdı. Veyn’in artık seslenmek istediği hiç kimse kalmamıştı, burada ölüme terk edilmişti.

Fakat bütün bunların ortasında demir kapı yüksek bir ses çıkararak açıldı. Veyn hareket bile etmedi, iki gün önce koyulan ekmek parçasına dokunmamıştı bile, sudan bile ne zaman içtiğini ya da içebildiğini hatırlamıyordu.

Adımlar ona doğru yaklaştı ve sonrasında yemek bırakılacağını düşünürken birisi boynundaki halkayı çıkardı. Tam yedi gün on iki saatin ardından birisi onu kurtarmak için gelmişti. Veyn’in sadece gözleri hareket ettiğinde hemen karşısında muhafızı, Rad9’u gördü. Muhafızın gözlerindeki acıma, dehşet ve şefkatle beraber Veyn’in zayıflayan bedenini kucakladığı gibi onu o odadan çıkardı.

Her adım atışında biraz daha sarsıldı fakat bakışları hâlâ yukarıdaydı. Gökyüzünü gördü, parlak güneşi, masmavi bulutları, derin bir nefes aldığında nefesi ciğerlerini yaktı. Gülümsemek istedi ama gülümseyemedi.

Rad9 onu kalesine götürüp yatağına yatırdığında ve sonrasında vücudundaki yaralarına merhem sürdüğünde Veyn, hareketsiz bir şekilde yatmaya devam ediyordu. Küçücük bir çocuktu fakat kilosu artık bir çocuğun olması gereken kilodan bile daha azdı. Su vermek istedi ama Veyn suyu bile içemedi. Neredeyse bir gün boyunca başında durup ona baktı, merhemini sürdü, yemeğini yedirmeye çalıştı ama Veyn hareket bile edemedi.

Bir günün sonunda gözlerini yavaşça açtığında odanın içinde yapayalnızdı. Zorlukla ellerini kaldırdı ve parmaklarını hareket ettirdi, hemen sonrasında yavaşça doğrulduğunda sırtı yara izlerinden cayır cayır yanıyordu ama o odadan kurtulduğu için fazlasıyla rahatlamıştı. Bu kez oda cezası çok daha fazla sürdü diye düşünüyordu.

Yataktan kalktığında pencereye doğru yürüdü ve yeniden gökyüzüne baktı; bembeyaz bulutlar onun karşısındaydı Veyn, son kez o bulutların rengini gördüğünden bile habersizdi. Yine de gülümsedi, vücudunun her noktası acıyordu ama yine de gülümsedi. Başka büyük bir nefesi içine çektikten sonra adımları masanın üzerindeki kağıtlarına ve boya kalemlerine doğru yöneldi.

Sandalyeye yavaşça oturduğunda ve sonrasında zorlukla boya kalemlerinden en kırmızı olanı eline aldığında rüyasındaki o kızıl saçlı kadını çizmek için ilk önce saçlarından başlamak istedi.

Kalemin ucunu kağıda bastırdığında ve yavaş yavaş ilk önce saçlarını çizmeye başladığında o kırmızı renk, siyaha dönüştü. Veyn kaşlarını çattı ve elindeki kaleme baktığında yanlış boya kalemini aldığını düşünüp diğer kalemlere doğru yöneldi fakat hepsinin aynı tonda olduğunu gördüğünde kaşları çatıldı.

Gri. Bütün boya kalemleri gri tondaydı. Masa griydi, kağıt griydi. Babasının boya kalemlerini elinden aldığını düşündü ve odanın diğer tarafına doğru yürüyüp gizli dolabındaki diğer kalemleri çıkardı fakat o kalemler de griden başka hiçbir renge sahip değildi.

Neler olduğunu anlayamadığında gözlerini ovuşturup bir kez daha o kalemlere baktı ve sonrasında yeniden masaya döndüğünde karşısında çizdiği kadının saçlarının gri tonda olduğunu gördü.

Veyn Arthur Thalron’un ilk ölen rengi kırmızıydı ve o an bile bunun farkında değildi.

Bir şeylerin ters gittiğini düşündüğünde yeniden yatağına döndü ve uyumaya devam etti, belki de fazlasıyla yorgun düştüğü için bütün bunlar olmuştu ama gözlerini uykudan yeniden açtığında tavanın o kahverengi rengi griydi, bakışlarını pencereye doğru çevirdiğinde gökyüzünün gri bir tonda olduğunu gördü.

Hızlı adımlarla pencereye doğru koştuğunda okyanusa doğru baktı, okyanusun rengi de griydi. Her şey griydi. Çizdiği bütün resimler griydi, hiç renk yoktu.

“Rad9!” diye bağırdı acıyla. Birkaç saniye sonra muhafızı içeriye girdiğinde endişeyle ona baktı. “Bana söyle,” dedi Veyn, okyanusu işaret ederek. “Okyanus hangi renk?”

“Mavi Yüce Veyn,” dedi Rad9.

“Bulutlar?” diye sordu.

“Beyaz, Yüce Veyn.”

Veyn ellerini saçlarına geçirdi ve sonrasında çizmeye başladığı o resmi kaldırıp Rad9’a doğru tuttu. “Çizeceğim bu kadının saçları hangi renk?”

Rad9, yutkundu. “Kırmızı.”

Veyn, resmi sertçe masanın üzerine koydu ve sonrasında bir boya kalemini çıkarıp o kadının saçlarını boyamaya devam etti. “Söyle bana,” dedi bağırarak. “Kırmızı mı?”

“Şu an kırmızı değil, Yüce Veyn,” dedi Rad9 fakat Veyn, bütün boya kalemlerini tek tek kullanarak o kadının saçlarını boyamaya başladı. Elleri titriyor, bedeni sarsılıyordu. En sonunda büyük bir öfkeyle kağıtları etrafa dağıttığında ve boya kalemlerini duvara fırlattığında hıçkırarak ağlamaya başladı. Dizlerinin üzerine yere çöktü, başını ellerinin arasına aldığında gözlerini kapatıp renkleri düşünmeye çalıştı, zihninde bir yerlerde hâlâ renkler vardı ama bir süre sonra o renkler de yok olup gidecekti, griden başka hiçbir renk olmayacaktı.

Dizlerinin üzerinde, yerde öyle bir ağlıyordu, öyle bir çırpınıyordu ki, Rad9 onun ellerini tutmak zorunda kalmıştı. O an anlamıştı, artık dünyasında renkler yoktu, artık dünyasında resimler yoktu, artık dünyasında rüyalar yoktu, artık hiçbir şey yoktu.

Bir anda ayağa kalktı ve odasındaki aynaya doğru yürüdü; gözleri yeşildi, gözlerini görmek istedi ama göremedi. Son kez “Gözlerim hangi renk?” diye sordu acıyla. Bir çocuğun yaşayabileceği en acı tabloydu, onun dünyasını çekilebilir kılan her şey yok olup gitmişti.

Rad9, büyük bir sessizliğin ardından “Yeşil efendim,” dedi fakat bunu söylerken aslında aralarında sessiz bir anlaşma da vardı. Rad9, o an onun renkleri artık seçemediğini biliyordu ama Veyn, bunu bildiğini hiçbir zaman anlamayacaktı.

Bir insanın kendisini görüp de tanıyamaması kaderin en acı oyunlarından birisiydi. Ve o gün, Veyn Arthur Thalron’un dünyası kararmadı, daha kötüsü oldu; dünya var olmaya devam etti ama artık içinde sevdiği hiçbir renk yoktu.

***

Şarkı: Can’t Help Falling In Love, Tommee Profitt-Brooke

“Teşekkür ederim beni öldürmediğin için. Merak etme, bundan sonra sadece senin beni öpmek isteyeceğin o günü bekleyeceğim, Liora’m.”

Avazım çıktığı kadar bağırmakla, dizlerimin üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamak arasında gidip geliyordum; sessizlikle bu odadan çıkabilir veya kaderimin çizildiği bu yerde geleceğime durmaksızın koşabilirdim.

Tek bildiğim yirmi yedi yıllık hayatımda ilk kez bir adamın beni öptüğüydü ve işin en garip tarafı, ne kalbim ne de beynim bunun yanlış olduğunu bana söylemiyordu. Zihnim öyle hızlı bir şekilde çalışıyordu ki en azından ufacık bir noktada bir yanlışlık bekledim fakat yoktu.

Sanki Veyn sahiden de benim kaderimdi ve şu andan sonra ruhlarımız tamamen düğümlenmişti. Sanki Veyn benim için yaratılmıştı ve bu yaratılış yüzyıllardır süregelen bir hikaye gibiydi.

Ben küçükken Elly’nin anlattığı masallarda prensler prensesleri öptüğünde elim kalbime gider, gözlerimi kapatır bu hissi hayal etmeye çalışırdım. Bazen düşünmek bile kalbimin delicesine atmasına sebep olurdu ama hiçbir kalp atışı şu anki kadar şiddetli değildi. Hiçbir titreme şu anki kadar deprem etkisi yaratmıyordu ve hiçbir his şu an olan heyecanımla yarışamazdı.

Veyn, beni öpmüştü. Çok kısa sürmüştü çünkü geriye çekilip yüzüne yumruk atmam neredeyse aynı anda olmuştu fakat dudaklarımda hâlâ onun dudaklarının verdiği his var gibiydi.

Esasen o yumruğu neden attığımı da biliyordum; hissettiklerimi kabullenememekti bunun adı, yaptığına öfkelenmek değildi çünkü Veyn, bir sonraki adımı belli olmayan bir adamdı, buna zaten hazırlıklıydım ama hazırlıklı olmadığım kendimdim. Kendi hislerimdi.

Onun yeşil gözlerine bakarken derin nefesler alıyor, bir an bile olsun bakışlarımı ondan ayırmıyordum. Dudağının kenarından kan akıyordu ama şu an bile öylesine nefes kesici görünüyordu ki, tek düşünebildiğimin bu olması bile kendime öfkelenmeme neden oldu.

Hayır, bunu kendime yapamazdım; Veyn’e kapılamazdım, onun yolunun siyahlığını, kendi renklerimle boyayamaz, bütün bunların ortasında kalbimi onun ellerine veremezdim.

Fakat neden şimdi Veyn’e bakarken kalbim onun avuçlarındaymış gibi hissediyordum?

“Buna,” dedim tekleyerek. “Buna nasıl cesaret edebilirsin?”

Cesareti, sanki ben de yüzüme sert bir yumruk yemişim gibi hissetmeme neden olmuştu acaba bunun farkında mıydı? Sanki içimde durmaksızın konuşan o diğer kadın, kaderimin Thalron’da başladığı gibi kaderimin yolunun da Veyn’den geçtiğini söylüyordu.

Bir kez daha baş parmağıyla dudağının kenarını sildiğinde parmağındaki kana baktı sonra dudaklarının arasına alıp emdiğinde kirpiklerinin arasından bana bakmaya devam etti. “Daha nelere cesaret edebilecek kuvvette olduğumu bilsen aklını kaçırırdın.” Çenesini havaya kaldırdı ve üstünlükle değil, büyük bir cesaretle bana bakmaya devam etti. “Seni istiyorum, burada, yanımda, hayatımda ve her yerde. Hangi şekilde olursa olsun buradan gitmeyeceksin.”

Elim enseme doğru gittiğinde geriye doğru bir adım daha attım, bu şekilde onun etki alanından çıkabilecekmişim gibi ama sanki ona çok daha fazla yaklaşmıştım. “Canının istediği her şeyi yapmaya o kadar alışmışsın ki, sınırlardan haberin bile yok.” Tane tane devam ettim. “Beni öptün.” Sesim beklediğimden daha yüksek çıkmıştı. “Beni öptün Veyn ve bu benim ilk öpücüğümdü.”

Yüzünde bir gülümseme oluştuğunda bu onu fazlasıyla keyiflendirmiş gibiydi. “Bir kez daha tekrar et, bu sadece hoşuma gider.”

Her ne söylersem söyleyeyim yaptığından pişman olmayacaktı ve maalesef ki bir yanım pişman olmasını hiçbir şekilde istemiyordu. “Seni asla öpmeyeceğim,” dedim tek nefeste hatta öfkeyle. “Ve bir daha böyle bir şeye kalkışırsan işte o zaman gerçekten seni kalbinden hançerleyeceğim.”

Gülümsemeye devam ettiğinde öne doğru büyük birkaç adım attı ve sonrasında bir anda elimi kavrayıp kalbinin olduğu yere doğru götürdü. Kalbi benim kadar hızlı atıyordu ve bu beni bozguna uğratmıştı.

İki kalp birbiri için yaşarsa bu aşk olur, iki kalp birbiri için ölürse bu kader olur, demişti Elly. Şimdi avcumun içinde onun kalp atışlarını hissederken aklıma sadece bu cümle gelmişti.

“Bunun anlamı nedir, Liora?” diye sordu tek kaşını kaldırarak. “Sadece birkaç saniyede böyleyse sen beni öptüğünde nasıl olacağını tahmin edebiliyor musun?”

Elimi hızla onun elinden kurtardım. “Benimle oyun oynuyorsun.”

Tek nefeste “Oyun oynamadığım tek kişi sensin,” dedi sakinlikle. Sesinden de o dürüstlüğü hissetmiştim.

Yüzümü buruşturduğumda hislerim yüzüm gibi değildi, bir yanım ona öylesine inanmayı istiyordu ki ama ikimizin yolu apayrıydı ve bunun sonucunda ne olacaktı kestiremiyordum. “Gitseydim…” dediğim anda lafımı yarıda kesti.

“Gitseydin kalbim böyle atmayacaktı ve belki de ben kalbimin bu şekilde atmasını istememişimdir,” dediğinde gerçekten de kendini sorguladığını görebiliyordum. “Ama gitmedin, Valenka ve buradasın, burada olmak zorundasın.”

Kaşlarım çatıldı ve tam gözlerinin içine bakarak “Ya hizmetkarın olmayı istemiyorsam artık,” diye mırıldandım. “O zaman ne yapacaksın? Beni zorla yanında mı tutacaksın?”

Yüzüme baktı ve gözleri gözlerimi arşınlarken düşüncelerin içinde yüzdüğünü anladım. Bu ihtimali hiç düşünmediği belliydi, onun kafasında bir yerlerde benden fazlasıyla emindi, benim ondan emin olduğumdan çok daha fazla üstelik. “Thalron yasaları gereği senin hizmetkarlığından vazgeçmen kabul edilemez,” dedi kibirle. “Ben istemediğim sürece benden vazgeçemezsin.”

Alayla güldüm. “Öyle bir vazgeçerim ki, dünyan ters döner, Thalron kurallarının ne demek olduğunu o zaman daha iyi anlarsın.”

Derin bir nefes verip güldüğünde bunun hoşuna gittiğini anlamıştım. “Valenka,” dedi başını iki yana sallayarak. “Başkaldırman beni sadece heyecanlandırıyor, devam et.”

Ellerimle yüzümü kapattım ve neyse ki kalp atışlarımın düzene girdiğini fark ettim. Zihnim daha da berraklaştığında ve bambaşka bir düşünce aklıma geldiğinde yavaşça ellerimi yüzümden çektim, yeniden ona baktığımda aynı gülümsemeyle bana baktığını gördüm. Ben de gülümsediğimde ve çenemi havaya kaldırdığımda “Hizmetkarın olmamı istiyorsan tek bir şartım var,” dedim net bir sesle.

Veyn, hiç düşünmeden “Nedir?” diye sordu.

Başımı yavaşça sallayarak “Kızıl Kitap’ı bana vereceksin,” diye fısıldadım. “O zaman yeniden hizmetkarın olurum.”

Veyn’in yüzündeki gülümseme donuklaştığında ve kaşları yavaşça çatıldığında bunu beklemediği açıktı. Reddederse şimdi bu odadan çıkıp gidecektim ve gerçekten de hizmetkarı olmayacaktım, sonucunda Thalron kuralları beni mahvedecek olsa bile. Dudakları aralandı ve bir şey söyleyecek gibi olduğunda bundan vazgeçti. Neredeyse bir dakika sonra “Bir çıkar uğruna benim hizmetkarım olmayı kabul edeceksin,” dedi ve bunun kalbini kırabileceğini bile düşündüm.

Yutkunduğumda “Sana güvenmiyorum,” dedim rahatsız bir sesle. “Unutma, benden vazgeçen ilk kişi sendin, bu şekilde tek başıma yola devam etmemi isteyen de. Eğer şimdi yeniden yanında olacaksam benim de kazancımın olması gerek.”

Yüzüme bakmaya devam ederken kapıdaki çanın çalınma sesi geldi ve hemen ardından kapının kilidi Veyn daha onaylamadan açıldı. Başımı omzumun üzerinden arkama doğru çevirdiğimde Liten’in kapıda olduğunu gördüm. İkimize sadece birkaç saniye baktı ve sonrasında hemen arkasındaki Veymor’un muhafızlarını gördüm. “Yüce Veyn,” dedi Liten başını eğerek. “Yüce Veymor sizin yemeğe neden gitmediğinizi merak ediyor ve yanına çağırıyor.”

Veyn, Veymor’un akşam yemeğine gitmek yerine benim yanıma gelmişti, bu da bir çeşit başkaldırı demekti fakat Veymor henüz nerede olduğunu bile bilmiyordu.

Veyn sadece “Geliyoruz,” dediğinde hızlıca bakışlarımı ona çevirdim. “Kapıyı kapat, Rad9.”

Liten diye düzelttim içimden.

Duraksamanın ardından kapı yeniden kapandığında bu kez kilitlenmedi. İstesem koşarak buradan çıkabilirdim ama Veyn’in yüzüne bakıp “Geliyoruz mu?” diye sordum.

Veyn ise beni duymazdan gelip yatağın üzerindeki hizmetkar bilekliğini aldı ve bana doğru yaklaştı. Elini öne doğru uzattığında bileğimi uzatmamı bekledi fakat kollarımı önümde bağlayıp isteğim yerine getirilene kadar o bilekliği asla takmayacağımı ona gösterdim. Derin bir nefes verdiğinde bana doğru biraz daha yaklaştı ve o yaklaştığı anda yeniden heyecanlandım ama olabildiğince ona bunu göstermemeye çalıştım.

“Sana Kızıl Kitap’ı vereceğim,” dedi üzerine basa basa, kendinden emin bir sesle. “Ama benim de bir şartım olacak.”

“Şart mı?” diyerek soludum. “Şu an şart sunabilecek konumda değilsin.”

“Az önce dudaklarından öpen tek adam olarak her şeyi sunabilecek konumdayım,” dedi ve kaşlarını kaldırdı. “Birkaç kez daha tekrar edebilirim bunu.”

“Bunun konusunu bir daha açmanı istemiyorum,” dedim öfkeyle. “Az önce yaşanılan her şeyi unutacağız ve yaşanmamış kabul edeceğiz.”

Gözleri dudaklarıma doğru kaydığında “Bunu gerçekten istiyor musun?” diye sordu.

“Evet,” dedim hızlıca. İstiyordum çünkü o şekilde Veyn’e karşı gardımı daima indirmiş olacaktım ve şu an bunu istemiyordum. Unutmak denildiğinde unutulmayacağını elbette ki biliyordum ama Veyn’in her fırsatta bunu söylüyor olması beni daha da zora sokacaktı.

Veyn, gözlerini kaçırdı ve elinde tuttuğu bilekliğe doğru baktı. “Sana Kızıl Kitap’ı vereceğim,” dedi bir kez daha. “Fakat sen de şu andan itibaren daima benimle kalacaksın ve hiçbir yere gitmeyeceksin.” Elini bir kez daha öne doğru uzattı bilekliği takmak için. “Her ne olursa olsun, Valenka, her ne olursa olsun, bir gün düşmanın olarak saysan bile beni, hiçbir yere gitmeyeceksin ve kanım üzerine söz veriyorum ki, senden bir kez daha vazgeçmeyeceğim.” Ciddiyetle bana baktı. “Eğer bunu kabul ediyorsan bu bilekliği takacağım ama eğer kabul etmiyorsan…” Bakışları kapıya doğru kaydı, gözleri kısıldı. “Son kez gitmene izin vereceğim ve yine kanım üzerine yemin ederim ki seni bir daha asla yanımda tutmayacağım.”

Öylesine ciddi, öylesine kendinden emindi ki, sanki bu geleceğin de bir yemini gibiydi. Bir anlık düşünüldüğünde kabul edilebilirdi ama uzun uzun üzerinde düşünecek olsam bu sözü vermek benim için ağır olacaktı, bunu çok iyi biliyordum. Şimdi eğer onu reddedersem bu odadan çıkıp gitmeme izin verecek ve belki de bir kez daha onu bu şekilde göremeyecektim.

Kendi kendimi Kızıl Kitap’ı istediğim için bu anlaşmayı kabul edeceğim hususunda ikna etmeye çalıştım ama son cümleleri bir kez daha ve bu kez gerçekten vazgeçişin bana geleceğini gösterdiğinde duraksamadan edemedim. Ona hâlâ fazlasıyla öfkeliydim, ona hâlâ güvenmiyordum ama ona bakarken de kalbimin ateşe maruz kalmış bir buz gibi erimesine engel olamıyordum.

Hayatımda gördüğüm en güzel gözler ona aitti ve o gözler bana bakarken sanki çok daha fazla güzelleşiyordu.

Yavaşça bileğimi öne doğru çıkardığımda ağzımın içinde “Kızıl Kitap için,” diye mırıldandım fakat ne Veyn, ne de ben bu söylediğime ikna olmadık.

Yüzünde bir tebessüm oluştu ve bilekliği bileğime takarken parmaklarının temasında ürperdiğimi hissettim. Bir dokunuş, bir öpüş sanki ruhuyla ruhumu birleştirmişti ve o ruh artık kopabilecek gibi görünmüyordu.

Bilekliği taktığında ve sonrasında beni şaşırtarak elimi kaldırıp tersini öptüğünde şaşkınlıkla ona baktım. “Bu hareketi annem öğretmişti, yeniden hoş geldin, Liora Valenka.”

Elimi ondan kurtardım ve yutkunarak “Kızıl Kitap’ı ver,” dedim, karnım heyecandan ağrımaya başlamıştı.

Veyn, başını iki yana sallayarak “Önce Veymor’un yanına gitmemiz gerekiyor,” dedi. “Sonrasında Kızıl Kitap sende olacak, ben sözümden dönmem.”

“Gitmemiz mi gerekiyor?” diyerek bambaşka bir noktaya değindim. “Veymor’un benim varlığımdan haberi olduğunu sanmıyorum.”

“Artık olacak,” dedi ve sonrasında yanımdan rüzgar gibi geçip kapıya doğru ilerledi. Bir hamleyle kapıyı açtığında bakışları yeniden bana döndü. “Sen benimlesin ve bunu herkes bilecek.” Eliyle beni yanına çağırdı. “Buraya gel, güzeller güzeli kızıl saçlarını ise sakın gizleme, ben o rengi göremiyor olsam bile.”

Ne düşündüğünü tam olarak anlayamıyordum fakat sanki benim ondan vazgeçişim, Veyn’in daha cesur bir adam olmasına sebep olmuş gibiydi. Belki de beni yanında tutmak, onun Veymor’a karşı durduğu kişiliğine bir ödül gibiydi ama korkacak ya da geriye kaçacak değildim.

Buradaydım ve onlarla yüzleşebilirdim.

Veyn’le beraber onun odasından çıktığımızda Liten ve Veymor’un muhafızları bizi karşıladı. Veyn önden yürümeye başladığında ve ben de Liten’le aynı hizada onun arkasından yürümeye başladığımda “Rad9,” dedi Veyn, önden. “Köksüz’ümün botlarını ona geri ver.”

“Elbette Yüce Veyn,” dedi Liten ve önden hızlı hızlı yürüyüp benim dairemin olduğu yere girdi. Birkaç saniye sonra ise elinde kalın çoraplar ve botlarla geri çıktı. Kendimi tutamayıp güldüğümde botların Liten’in elinde bir o tarafa, bir bu tarafa gidiyor olması kendi içimde eğlenmeme sebep olmuştu.

Hızlı bir şekilde çorapları ve hemen ardından botları giydiğimde ayaklarım o an bile sanki hızlıca ısınmıştı ama bunu onlara göstermemeye çalıştım.

Veyn’in kalesinden çıktığımızda karlar yavaş yavaş yağmaya devam ediyordu ama hava, dünden daha sıcaktı. Zeminde botlarım izler bırakırken bu hissi bile özlediğimi fark etmiştim, bakışlarım yerde dolaşırken hemen yanımda yürüyen Liten’in arada sırada bana bakışlar gönderdiğinin farkındaydım ama elimden geldiğince ona bakmamaya dikkat ediyordum.

“Hoş geldin, Veyn’in Liora’sı,” dedi en sonunda Liten kısık bir sesle.

Göz ucuyla ona bakıp başımı yeniden çevirdim. “Sana da hâlâ güvenmiyorum.”

“Liten demiyorsun,” dedi yeniden ve kaşlarını çattığını hissettim. “Liten, de.” Fakat hiçbir şey söylemedim, bir yanım ona ne kadar kızgın olursa olsun yine de kıyamıyordu ama bu kadar çabuk affedemeyeceğimi de biliyordum.

Kalelerin arasında yürürken kimse yoktu, üç muhafız, Veyn ve ben karlarda izimizi belli ederek yürüyorduk; gittiğimiz yer ise Veymor’un kalesiydi. Beni orada ne bekliyordu ya da neler olacaktı kestiremiyordum ama sonucunda bir üstünlükse Veymor’a o üstünlüğümü de göstermiş olacaktım.

Her ne olursa olsun, gitmemiştim.

Veymor’un kalesinin önünde durduğumuzda en heybetli kalenin burası olduğunu anlamıştım. Kapının önünde kocaman Thalron bayrağı asılıydı ve bordo halı, karların üzerinden kapıya doğru uzanıyordu. Öyle heybetliydi ki kapının topuzları altındandı ve muhafızlar kapıyı açıp içeriye girdiğimizde daha büyük bir ihtişamla karşılaştım.

Her yer ama her yer altın detaylarla bezenmişti, vitray pencerelerin kulpları altındandı, yerdeki kırmızı halının kenarları altın işlemeliydi, merdivenlerin tırabzanları altındandı, duvarlarda kırmızı halılar ve altın detaylı tablolar duruyordu. Kandiller her yeri aydınlatıyordu ama yine de hiçbirisi Veyn’in kalesi kadar aydınlık değildi.

Dudaklarım aralanmış bir şekilde etrafıma bakarken muhafızlar büyük, neredeyse yüz basamaklı merdivene doğru ilerlediler. Aşağıda birçok oda vardı ama yukarıda sadece bir tane kapı vardı ve o kapı büyük ihtimal Veymor’un yemek odasına açılıyordu. Basamakları ağır ağır çıkarken elimi yavaşça tırabzanlarda gezdirdim ve parmaklarımın ucuna altın bulaşacağını bile düşündüm.

En son basamağa geldiğimizde o kapının önünde de iki muhafızın beklediğini gördüm, ben ise geride durup Veyn’in içeriye girmesini bekledim. Liten, bir tarafa geçtiğinde ve diğer muhafızlar da yerini aldığında hâlâ burada ne işim olabileceğini bilmiyordum, bu bir aile yemeğiydi ve Veymor’un en son isteyeceği şey beni görmekti.

Şarkı: A Tergo Lupi, Rot

Veyn ellerini arkada birleştirdi ve kapıdaki muhafızlara baktı çanı çalması için. Bir tanesi çanı çaldığında ve ben biraz daha geriye doğru gittiğimde Veyn, dönüp bana bakmadan “Liora,” dedi derinden gelen bir sesle. “Yanımda dur, benimle içeriye geleceksin.” Dudaklarım büyük bir şaşkınlıkla aralandığında Liten’in de zırhının ardından büyük bir şaşkınlıkla Veyn’e baktığını gördüm. İçeriden onay sesi yükseldiğinde ve kapı ağır ağır açıldığında bir ayağım hâlâ basamaktaydı fakat Veyn, omzunun üzerinden dönüp bana baktığında gözlerini kıstı. “Köksüz’ümün daima yanımda durmasını istiyorum.”

“Ama bu,” dedim ve sonrasında sustum. O an içeride başka hizmetkarların da olduğunu aralıktan gördüm hatta Tanya ve Korven de onların arasındaydı fakat ben onlar gibi değildim, bunu herkes biliyordu. Yine de Veyn, ben yanına geçene kadar içeriye girmedi, benim onun yanına gitmemi bekledi.

Yutkunup derin bir nefes verdim ve sonrasında yavaş adımlarla yanına geçtiğimde Veyn bakışlarını yüzümde gezdirdi, sonrasında ise beni şaşırtarak başımdaki başlığı geriye doğru atıp saçlarımı açığa çıkardı. Kızıl saçlarım iki omzumdan dökülürken göz kırptı ona öğrettiğim gibi ve yeniden bakışlarını Veymor’un yemek odasına doğru çevirdi.

Hemen sonrasında ise içeriye doğru girdi, onun ardından ben girdim.

İçeriye girdiğim anda burnuma gelen o güzel yemek kokuları başımı döndürmüştü fakat şimdi bunu düşünecek vakit olmadığını çok iyi biliyordum çünkü içerideki tam dokuz kişi, öyle bir bana bakıyordu ki, adımlarım yerine mıhlanıp kaldı.

Nord ve yanında iki kardeşi bakışlarını bize çevirmişti; Nord dışında diğer ikisi gözlerini benden ayırmıyorlardı. Hemen yanlarındaki sandalye boştu, o sandalye Veymora’ya aitti. Nord’un ve kardeşlerinin karşısında Maris, Maris’in anne ve babası oturuyordu. Onların hemen yanında Alva, Alva’nın yanında ise orta yaşlı bir Din İnsanı vardı, bu kişinin Veyn’in amcası olabileceğini bile düşündüm ama emin değildim.

Bakışlarımı yavaşça hizmetkarların olduğu tarafa doğru çevirdiğimde Tanya, başını eğdiği yerde göz ucuyla bana bakıp yeniden yere doğru döndü. Ne zaman buraya gelmişti, ne zaman Nord onu çağırmıştı bilgim yoktu fakat Korven de aynı şekilde yerini almıştı. Onun bakışları bir an bile olsun bana uğramadı, sanki bu odadaki varlığımdan rahatsız gibiydi.

Veymor, en baş sandalyede oturmuştu ve en son bakışlarını bize çeviren kişi o olmuştu. İlk önce gözleri Veyn’le buluştu ve ifadesiz bir şekilde ona baktı fakat hemen sonrasında arkasında duran beni gördüğünde bariz bir şaşkınlık gözlerine uğramasa da afalladığını anlamıştım. Bir elinde çatal, bir elinde bıçak tutuyordu; bana bakarken daha sıkı tuttu ve parmak boğumları beyazlaştı.

Veymor’un hemen yan tarafındaki, Maris’in karşısındaki sandalye boştu, orası Veyn’in yeriydi fakat Veyn, beni de şaşkınlığa uğratarak Veymor’un hemen karşısındaki, masanın diğer ucundaki baş sandalyeye doğru yürüdü ve o sandalyeye otururken bütün bakışların onun üzerinde olduğundan oldukça emindi.

Bu da başka bir çeşit üstünlüktü çünkü daha önce gördüğümde o sandalye boştu; birinin oturabilmesi demek, Veymor’la aynı çizgide olduğunu gösterirdi.

Sandalyeyi çekip oturduğunda boğazını temizledi ve sonrasında “Geç kaldım, önemli bir işim vardı,” dedi gelişigüzel bir şekilde bu yaptığı sanki çok büyük bir şey değilmiş gibi. “Bir daha tekrarı olmayacağından emin olabilirsiniz.”

Veymor, Veyn’in oturduğu yere, tavrına, duruşuna şöyle bir baktı ve sonrasında bakışları yeniden bana döndüğünde işte bu kez gözlerindeki ateşle beni yakabileceğini hissettim. Diğer hizmetkarlar kapının köşesinde durmuş, ellerini önlerinde birleştirmişlerdi ve hizmet etmek için hazırda bekliyorlardı fakat benim için aynı şey geçerli değildi.

Veyn, durmadı, devam etti. “Liora Valenka,” dedi üzerine basa basa ve hemen sonrasında bakışlarını bana çevirip önündeki çelik bardağını kaldırdı. “Bana bir içki doldur ve yanıma gel, bir adımdan fazla uzaklaşmanı istemiyorum.”

Öyle çok şaşırmıştım ki, bir anlık hareket bile edemedim fakat Veyn, kaşlarını kaldırıp yanını işaret ettiğinde herkes büyük bir dehşetle bana bakmaya devam ediyordu. Sırtımdan sanki bir kuvvet itekledi ve Veyn’in olduğu yere doğru yürüdüğümde adımlarım yerde tok sesler bırakmıştı. Yemek odası da fazlasıyla ihtişamlıydı ama şu an Veyn’in ihtişamı, odayı sönük bırakıyordu.

Köşedeki çelik sürahiyi aldım ve bardağa içkiyi doldururken herkesin buzdan bir heykelmiş gibi bizi izlediğini gördüm. Veyn ise rahat bir şekilde önüne bir parça et, birazcık pirinç lapası koydu ve ağzına attıktan sonra dünyanın en lezzetli yemeğini yiyormuş gibi bir ses çıkardı. “İşte buna bayılıyorum, fazlasıyla lezzetli.”

Veyn’in yanında durduğumda ve masadaki herkesin yüzüne baktığımda Nord ve Alva dışında herkes benden fazlasıyla rahatsızdı. Ama en rahatsız olan kişileri bizi hiç tanımayan insanlar bile anlayabilirdi.

Maris ve Veymor. İkisinin de gözlerinden ateşler çıkıyordu, Veymor’un bu saygısızlık yüzündendi belki fakat Maris, bizzat benden öyle bir nefret ediyordu ki bana bakarken dişlerini sıkmaktan geri durmuyordu.

“Ne hoş,” dedi ağzının içinde geveleyerek. “Demek artık Köksüzler masamıza bu kadar yaklaşabiliyor, harika.”

Veyn, ağzının ucuyla gülümseyip etinden çok daha büyük bir parça koparıp ağzına attı ve sonrasında bakışlarını Maris’e çevirdi. Onu uzun uzun incelerken Maris’in kaşları çatık, bakışları önündeki tabaktaydı. Sinirini asla gizlemiyordu, fevriliğini de öyle.

“Bu saygısızlığının bir açıklaması olması gerek,” dedi Veymor baskın bir sesle. Bunun yaşandığına bile inanamıyormuş gibiydi. “Yemeğe geç kalman kabul edilemez, bunu sen de biliyorsun.”

Veyn, ağzına bir parça daha et attı ve yavaşça çiğnedi, cevap vermesini bekledim ama sinir bozucu bir sakinlikle bu kez de içkisinden yudumlar aldı. En sonunda bardağı geri bıraktığında “Çok önemli bir işim vardı,” dedi sadece. Bu kadardı, bundan başka verecek hiçbir cevabı yok gibiydi.

Çok önemli dediği işi beni omzuna atıp odasına götürmek, kafasında o düşündüğüne cesaret edip beni öpmek miydi? Acaba masadakiler bunun böyle olduğunu bilseler ne tepki verirlerdi, düşünmeden edemedim.

Veymor’un çenesi kasıldı, sadece bir saniye bana baktı ve sonrasında Veyn’e döndüğünde orada, herkesin önünde onun itibarını yerle yeksan ettiğini görememek aptallık olurdu. Onun gibi baş köşedeki sandalyeye oturmuş, yemeğe geç kalmış ve bütün bunlar yetmez gibi herkesin nefret ettiği Liora Valenka’yı adeta o masanın baş köşesinde ayakta tutmuştu. Resmen Veymor’un sinir uçlarıyla oynamaya çalışıyordu ve amacı neydi, anlayamıyordum.

“Bu yemekten daha önemli bir işin olduğunu sanmıyorum.” Veymor yine de sakinliğini korumaya çalışıyor gibiydi, simsiyah gözleri ateş parçaları gibi alev alevdi.

Veyn, dudaklarını büzdüğünde içkisindeki son yudumlarını da içti ve sonrasında bardağını kaldırıp biraz daha doldurmam için bekledi. Hızlı bir şekilde ikinci bardağını da doldurduğumda çok daha büyük yudumlar içip bütün bardağı bitirdi. Boğazını temizlediğinde “Önem sıralamamız seninle farklı olabilir, baba,” dedi rahat bir sesle. “Ve yemeğe geç kalmanın da yasak olduğunu bilmiyordum.”

“Fakat bu saygısızlık,” diyen Maris bakışlarını hızlıca Veyn’e doğru çevirdi. “Hepimiz burada seni bekliyorduk.”

Veyn, Maris’i duymazdan gelip Veymor’un yüzüne bakmaya devam etti; öyle rahat görünüyordu ki, bu rahatlık bile Veymor’un öfkesine öfke katmaya yeter de artardı. Sanki sabrının sonlarında gibiydi, Veymor fazlasıyla sakin yapıda birisiydi ve hızlı kararlar vermediği her halinden belliydi ama böyle giderse onun sakinliğinden de eser kalmayacağını anlayabiliyordum.

Veymor, Veyn’in yüzüne bakarken bir şeyler düşündüğü fazlasıyla açıktı ama düşüncelerini anlayabilmek mümkün bile olmuyordu çünkü yüzünden hiçbir duygusu okunmayan bir adamdı. Öyle ki, ona bakarken yüzünde oluşan o gülümsemenin nedenini de anlamamıştım.

Şarkı: My Sacrifice, Tommee Profitt-Nicole Serrano

Boğazını temizledi ve sonrasında sırtını sandalyeye yaslayıp işaret parmağını masaya doğru çevirip “Oğlum,” dedi sanki şefkatli bir ses tonuyla konuşuyormuş gibi. “Bana yeşil üzümü getir.”

Kalbim sıkıştığında ve bakışlarım Veyn’e doğru çevirdiğimde bunu yapmasını beklemediği her halinden belliydi. Belki de bu zamana kadar hiçbir zaman onu bu zaafından vurmamıştı ama şimdi vuruyordu.

Bakışlarım Veyn’e kaydığında onun masanın ortasındaki meyvelere doğru baktığını gördüm. Birçok meyve vardı ama üzüm tıpkı elmalar gibi üç çeşitti: Siyah, kırmızı ve yeşil. Ve Veyn’in o üzümlere bakarken hepsini aynı renkte gördüğünü biliyordum. Çenesi kasıldığında masadakiler elbette ki amacını anlamamıştı, o an anlayan sadece iki kişiydik.

Durmadım, düşünmedim bile ve koruma iç güdüsüyle yeşil üzümlere uzanmak için hamle yaptığımda Veymor baskın bir sesle “Oğlumdan istiyorum, Köksüz,” dedi, sesi fazlasıyla yüksek çıkmıştı. Gözlerim ona döndüğünde bildiğimi biliyor olamazdı ama artık bugünden sonra anlayacağı her halinden belliydi.

Veyn, başını yavaşça eğdi ve içimi yakan o duygusu beni çepeçevre sardı: Utançla başını eğmişti. Sanki o renkleri görmemesi onun suçuymuş gibi. Sanki o meyvelerin rengini görmemesinin suçlusu kendisiymiş gibi.

Veyn, başını yavaşça çevirdiğinde ve gözlerindeki utançla bana baktığında adeta yardım istediği her halinden belliydi. Tam şu anda, eğer ki o üzümlerden yanlış olanı verirse masadaki herkes neyin ne olduğunu anlayabilirdi ve bu belki de Veyn’in sonunu getirebilirdi.

Yine koruma iç güdüsüyle ve bu kez bütün kalbimle başımı sağa doğru yatırdım ve en sağda kalan üzümleri işaret ettim. Saniyenin belki de kısacık bir zamanında bunu yapmıştım ama Veymor, bu hareketimi gördükten sonra dudakları aralandı, bakışları Veyn’e döndü; bu sırrı benim de biliyor olmam, Veymor’u tamamen bozguna uğratmıştı.

Veyn dudaklarını ıslatarak bakışlarını babasına çevirdi. “Babama en sağdaki üzümlerden ver, Liora,” dedi, kendisi kalkmak yerine. Amacı ona hizmet ettirmek değil, onu zaafından vurmaktı.

Yeniden hareket edip o üzümleri vermek için hamle yaptığımda Veymor’un sesi, adımlarımın kesilmesine sebep oldu. “Bana neden bu denli öfkeli olduğunu biliyorum, oğlum,” dedi ve öne doğru eğilip ellerini önünde birleştirdi. “Bu masadaki insanlar kandaşımız olduğu için söylemekten bir an bile çekinmiyorum, bana öfkelisin çünkü annen yüzünden beni suçluyorsun.” Veyn’in annesinin adı geçtiği anda bakışlarındaki o utanç yerini çok büyük bir öfkeye bıraktı. “Fakat senin annen suçluydu, senin annen güçsüzdü ve senin annen tıpkı senin gibi,” göz ucuyla bana bakıp bakışlarını yeniden Veyn’e çevirdi, “iradesizdi. Bana karşı oluşturduğu o başkaldırısı en sonunda onun canıyla ödemesine sebep oldu, bunu sen de çok iyi biliyorsun.”

Veyn kaskatı kesildiğinde yutkundu ve dişlerinin arasından “Annemi öldürdün,” diye mırıldandı. “Kendi kurallarını ilk önce sen çiğnedin.”

Veymor büyük bir imayla “Annen eceliyle öldü,” dedi. “Ecelin nasıl geldiğini biliyorsun değil mi?” Veymor, ayağa kalktı ve odanın içinde yürüyüp köşedeki tavana kadar uzanan büyük dolaplara doğru ilerledi; her adım atışında sanki yer sarsılıyordu ama benim kalbim sıkışmaya başlamıştı çünkü o ayağa kalktığı anda Veyn’in öfkeden ellerinin titrediğini gördüm. “Annenin nasıl öldüğünü öğrenmek ister misin?” Bir dolabı açtı ve içinden küçük bir şişe çıkardığında masaya doğru yeniden döndü. Sandalyesine oturduğunda elindeki şişeyi havaya kaldırdı. “Bu zehri içip ne yazık ki intihar etmiş fakat bu zehrin onun canını fazlasıyla yakacağından habersizmiş.” Veyn’in elleri daha fazla titredi. “İlk önce midesinde bir yanma hissetmiş olmalı, hemen sonrasında beyni uyuşmalı, en sonunda ise kan kusmaya başlamıştır.” Veymor, dudaklarını büktüğünde bakışlarını oğluna doğru çevirdi. “Öyle kolay bir ölüm de olmamıştır, saatlerce acı çektiği kulağıma gelen haberlerden bir tanesi.”

Bakışlarım direkt Alva’yla buluştu, o bana bakmıyordu ama çenesinin kasıldığının farkındaydım. Bilerek Veyn’in damarına basıyor, belki de onun gözünün dönmesini istiyordu. Bu öyle acımasızcaydı ki, tırnaklarımı koluma geçirip dilimi ısırdım. Susmalıydım, fevrilik yoktu, karar almak ve sonrasında yola devam etmek vardı, o zaman daha akıllıca adımlar atabilirdim ama Veyn’e baktığımda o gözlerindeki acı beni katlanılamaz bir çukurun içine düşmüşüm gibi hissettiriyordu.

“Şimdi sen karşımdasın,” dedi Veymor Veyn’i işaret ederek. “Annen gibi seneler sonra bana öfkeyle bakıyor, kararlarımı sorguluyor ve sadece kendini dinliyorsun. Bu çok büyük bir yanlış, oğlum. Güçlü görünmek yerine küçük bir erkek çocuğu gibi görünmene sebep oluyor.”

Veyn bakışlarını önündeki tabağa doğru çevirdiğinde Korven’in dakikalar sonra başını kaldırıp masaya doğru baktığını gördüm. Ya Veyn’in şu anki halini görmek istiyordu ya da Veymor’un acımasızlığı karşısında o da bozguna uğramıştı.

“Annenin bir mezarı bile olmayacak,” dedi bu kez Veymor. “Çünkü Thalron’a başkaldıran herkesin…”

“Nessa Thalron yaşıyor.” Kelimeler sanki benden izinsizmiş gibi dudaklarımdan çıktığında gözlerimi direkt Veymor’a doğru çevirdim, herkesin gözleri ise bana döndü. Veyn, öyle bir bakıyordu ki, onunla birkaç saniyeden fazla göz göze gelirsem eğer sonuçlarında neler olabileceğini tahmin bile edemiyordum. Üç kelime, masadaki herkesin duygularının değişmesine sebep olmuştu. “Nessa Thalron yaşıyor,” dedim bir kez daha çenemi kaldırıp. “Şu an söylediğin her şey ama her şey sadece senin sanrılarından ibaret.”

Alva’ya güvenip bunu söylediğime inanamıyordum ama bir yanım, ona fazlasıyla inanmak istiyordu; neden bunun yalanını söylemiş olmalıydı ki? Doğru olduğuna kalbim kadar emindim.

“Ne?” Veyn’in sesiyle gözlerim ona döndüğünde sorgulayan bakışları büyük bir minnetle hatta küçük bir çocukmuş gibi bana bakıyordu. “Bunu nasıl bilebilirsin?”

“Biliyorum.” Tanya’nın başını iki yana salladığını gördüm ama ona aldırış etmedim. “Nereden bildiğimin bir önemi yok ama annen, Nessa, Thalron sınırları içerisinde hâlâ yaşıyor. Yüce Veymor onu bir yerde gizliyor olmalı.”

Veymor, elini sertçe masaya vurduğunda çeliklerin birbirine çarpma sesi geldi, meyvelerden birkaç tanesi yere düşmüştü. “Bu ne cüret?” diye bağırdı Veymor gür bir sesle. “Benimle nasıl bu şekilde konuşabilirsin?”

“Doğru mu?” Veyn, bakışlarını babasına çevirdi. “Liora doğru mu söylüyor?”

“Yüce Veymor,” dedi Alva boğazını temizleyerek. “Bu yemeğin huzurlu geçmesini gönülden diliyorum, biliyorsun ki huzursuzluk çıkarsa bu bütün hayatımızı…”

“Bu ne cüret?” diye haykırdı Veymor bir kez daha. “Bir Valenka benimle nasıl konuşabilir?”

“Ben sadece gerçekleri söylüyorum.” Korku yoktu, hiçbir şekilde korkuyu hissetmiyordum. Tek hissettiğim duygu cesaret ve koruma iç güdüsüydü. “Ve bir Valenka olarak başka bir gerçeği daha bilmek ister misin?” Burnumdan soludum ve hafifçe tebessüm ettim. “Buradayım, gitmeyeceğim ve sonuna kadar senin dünyanın karşısında dimdik duracağım çünkü bir Köksüz olmadığımı biliyorum. Ben Valenka’yım, senin soyunu zamanında kurutanlardan geliyorum.”

Veymor elini bir kez daha masaya vurdu ve sonra öfkeyle ayağa kalktığında Maris ve diğerlerinin sarsıldığını hissettim, ben ise ona bakmaya devam ediyordum. “Ayağa kalk.” Veymor’un iki kelimesi, odanın içine çekiç gibi düştüğünde titrediğimi hissettim, ben zaten ayaktaydım ama bunu bana değil, Veyn’e söylediğini fark ettiğimde, bakışlarımı hızlı bir şekilde Veyn’e doğru çevirdim.

Veyn, kaşlarını çattığında o an, yaşanılanların ne olduğunu biliyordum. Benim her cezam, aslında Veyn’e yazılıyordu, Thalron’un kuralı buydu ve Veymor, herkesin önündeyken bana zarar veremezdi. Kurallara uymak zorundaydı.

Oldukça sakin bir şekilde ayağa kalktı Veyn ve üzerini düzelttikten sonra ellerini önünde birleştirmek yerine arkada birleştirip çenesini havaya kaldırdı. “Evet,” dedi nefesini vererek. “Geri oturayım mı, baba?”

Veymor’un çenesi kasıldı, baştan aşağı Veyn’i süzdü ve sonrasında “Oraya oturamazsın,” dedi baskın bir sesle. “Senin yerin burası.” Yanındaki sandalyeyi işaret ettiğinde bunun tekrarı olmaması gerektiğini açıkça belli ediyordu. “Hizmetkarın bana saygısızlık yaptı, bunun cezasını kimin ödemesi gerektiğini de biliyorsun öyle değil mi?”

Veyn, oturduğu sandalyeye şöyle bir dönüp baktıktan sonra “Hayır, oturabilirim çünkü burası bana ait,” dediğinde Alva’yla göz göze geldik. “Senelerdir bu sandalye boş çünkü varisine ayrıldı fakat sen inatla beni buraya oturtmuyorsun. Şimdi kendi yerime oturmamın nesi yanlış olabilir?”

“Ben izin vermediğim sürece oturamazsın,” dedi Veymor ve sonrasında başını ağır ağır salladı. “Ben izin vermediğim sürece hizmetkarını bu masaya yaklaştıramazsın, ben izin vermediğim sürece yemeğini bile yemeye başlayamazsın, bunları sen çok daha iyi biliyorsun.”

Veyn boş bakışlarla babasına bakarken Nord’un boğazını temizleyip başını önüne hafifçe tebessüm ederek eğdiğini gördüm; bundan keyif alıyordu. Veymor’u sevmediğini söyleyemezdim fakat rüzgarın estiği her nokta onu eğlendirebiliyordu. Bir gün onun gözü dönmüş haliyle kimsenin baş edemeyeceği düşüncesi zihnime doğmuştu, annesini kaybetmişti fakat bu bile onun zedelenmesine sebep olmamıştı. Güçlü bir omurgası, güçlü bir yapısı vardı ama bir yanı da fazlasıyla zayıf olmalıydı ki her acıyı arka plana atabiliyordu.

Veymor bir anda yürümeye başladığında oturduğu sandalye neredeyse düşecekti. Alva’nın bakışları hızlı bir şekilde Veymor’a döndüğünde Veymor olduğu yerde kalmadı ve adımları bulunduğu yerden ayrılıp Veyn’in olduğu tarafa doğru ilerledi. Her adım atışında irkiliyordum fakat Veyn, hâlâ aynı şekilde durmaya devam ederken eğer içinde azıcık da olsa korku varsa bile bunu kimseye göstermedi.

Veymor, Veyn’in yan tarafına geçtiğinde bir tarafında ben duruyordum, bir tarafında da o. Ben de yerimden bir an bile olsun hareket dahi etmeden onlara bakmaya devam ettim. Veyn, çenesini biraz daha kaldırıp babasının yüzüne bakmaya devam etti, gelecek olan her şeye hazırlıklıydı.

Veymor, biraz daha yaklaştı ve sonrasında bir anda elini Veyn’in ensesine doğru götürdüğünde hemen hemen aynı boydalardı fakat gücünü öyle bir vermişti ki, Veyn’in başı yavaşça öne doğru eğilmek zorunda kalmıştı. Herkesin önünde onu bu denli küçük düşürmeye çalıştığında Veyn’in arkada birleştirdiği ellerinin yumruk halini aldığını gördüm. “Oğlum,” dedi Veymor üzerine basa basa, kim olduğunu hatırlatmak istermiş gibi. “Büyük bir hezeyan içinde olduğunu görüyorum fakat buna her ne sebep oluyorsa ondan kurtulman gerekiyor çünkü diğer türlü seni fazlasıyla zora sokacak.” Onu, bulunduğu yerden ensesinden tıpkı bir hayvan gibi tutarak çıkardı. “Dizlerinin üzerine çök.” Veyn, başını kaldırmak istedi fakat Veymor baskısını devam ettirirken Veyn gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. Masadaki herkes ama herkes onlara bakıyordu; Maris’in yüzünde bile dehşete kapılmış bir ifade vardı. “Dizlerinin üzerine çök,” dedi Veymor, dişlerinin arasından ve sonra Veyn’i öyle bir itekledi ki omuzlarından, Veyn’in dengesi sarsıldı. “Hemen!”

Veyn’in bakışları masadaki herkese doğru döndü, en son bana baktığında büyük bir nefes verdi ve sonrasında oldukça yavaş bir şekilde dizlerinin üzerine çöktüğünde ellerini hâlâ arkada birleştirmiş bir şekilde duruyordu. Veymor ayakta, Veyn önünde dizlerinin üzerine çökmüş bir şekilde dururken kalbimin acıyla kasıldığını hissettim. Bunun suçlusu biraz da bendim ama sadece ben değildim. Veyn, bu odaya girerken aslında bunların yaşanacağını biliyor olmalıydı.

Veymor, kemerindeki hançerini sertçe çıkardığında irkilerek öne doğru bir adım attım fakat kapının önünde duran muhafızlardan bir tanesinin de aynı anda adım atması bir oldu. Hançeri Veyn’e doğru uzattığında “İtaat edeceksin,” dedi üzerine basa basa. “Ve bir kez daha kanın üzerine yemin edeceksin, Yüce Veymor uğruna yaşadığın ve gerekirse onun için öleceğin için. Senin varlığın benim,” dedi Veymor üzerine basa basa. “Seni şu an bulunduğun konuma bile ben getirdim ama sen de biliyorsun ki,” sesinde fazlasıyla büyük bir ima vardı, “getirdiğim yerden geri döndürebilecek kuvvetteyim, ağzımdan çıkacak bir cümle seni sadece bu masa için değil, Thalron için de yok hükmünde sayılmana sebep olur.” Onu renk körü olmasıyla tehdit ediyordu, bunu anlayabiliyordum.

Dişlerimi sıktığımda ve vücudum öfkeden titremeye başladığında Veyn, kapalı tuttuğu gözlerini açtı. Bir şeyler söylemesini bekledim ama öylesine uzun süre sessiz kaldı ki, bu sessizliğin bile çok büyük bir anlamı vardı. Başını yavaşça kaldırıp babasının yüzüne baktığında ona uzatılan hançeri sakince aldı ve sonrasında bir an bile düşünmeden gözlerini babasından ayırmadan avcunu o hançerle sertçe kesti.

Avcunun içinden kan akmaya başladığında, Veyn, elini havaya doğru kaldırdı. Yerdeki halının üzerine kırmızı kan damlaları lekeler bırakırken “Kanım üzerine yemin ediyorum ki,” dedi tam babasının gözlerinin içine bakarak. “Thalron’a sonsuz bir itaatle bağlıyım. Kanım üzerine yemin ederim ki,” titrediğini görebiliyordum, öyle küçük düşürüyordu ki, Veyn’in şu anki hali gözlerimin dolmasına sebep olmuştu, “nefes aldığın sürece, ecelin gelene kadar seni koruyacağım.” Ardından bakışları bana döndü ve herkesi bozguna uğratarak avcunu bana doğru çevirdi. “Ve kanım üzerine yemin ederim ki, hizmetkarım Liora Valenka’yı canım uğruna korumaya da devam edeceğim.”

Bunu kimsenin beklemediği fazlasıyla açıktı, öyle ki bunu ben de beklemiyordum. Belki de o an benim bilmediğim bir şeyler vardı ve canım tehlikedeydi ama Veyn’in gözlerinin içine bakarken tek yapmak istediğim onu kendime çekip sarılmaktı. Sadece sarılmak istiyordum, başka hiçbir şey değil. Sonsuz bir zamana sığacak kadar uzun bir vakit ona sarılmak ve her ne olursa olsun yaşadığı her şeyin intikamını almak için yeminler etmek istiyordum.

Veymor’un yüzündeki ifade değiştiğinde başını yana doğru yatırdı ve sonrasında öne doğru eğilip adeta aşağılayarak bir kez Veyn’in yüzüne yavaşça vurdu. “Benim kim olduğumu unutuyorsun ama bu odadaki herkes biliyor ki, beni yenebilmek imkansızdır, oğlum.”

Tam o esnada kapı açıldığında ve içeriye yemekleri hazırlayan hizmetkarlar girdiğinde izin beklermiş gibi başlarını önlerine eğdiler. Ellerinde gümüş kubbeden kapaklı yemekleri tutuyorlardı, Veymor, Veyn’den bakışlarını ayırmadan başını bir kez salladığında hizmetkarlar yemekleri masanın üç tarafına eşit bir şekilde dağıttılar.

“Şimdi,” dedi Veymor üzerine basa basa. “Bugünlük burada oturup keyfini çıkarabilirsin fakat bir kez daha benden izinsiz bunu gerçekleştirmeyeceksin.” Bakışları bana döndüğünde bir şeyler söylemesini bekledim ama sanki beni ciddiye almıyormuşçasına aşağılayan bakışlarını bana gönderip yeniden yerine doğru yöneldi. Sandalyesine oturduğunda ve içki bardağını havaya kaldırdığında Veyn hâlâ dizlerinin üzerinde babasının yüzüne bakıyordu. Hizmetkarlardan bir tanesi hızlı bir şekilde içkisini doldurdu ve sonrasında yemeklerin kapaklarını açmak için bile izin istedi. Veymor, başıyla onay verdiğinde Veyn, nefes bile almıyor gibiydi.

Veymor, içkisinden büyük yudumlar alıp gülümsedi ve sonra Veyn yokmuş gibi bakışlarını masadaki herkese çevirdi. “En sevdiğim yemeklerden yaptırdım sizler için,” dedi keyifli bir sesle. “Aranızdan Farikal sevmeyen birisinin olduğunu düşünemiyorum.” Hayatımda daha önce böyle bir yemeğin varlığını bile duymamıştım.

Masadaki gerginlik dağılacak gibi değildi ama oradakiler başlarını sallayıp keyif alıyormuş gibi gülümsediklerinde hizmetkar tek tek yemeklerin kapağını açmaya başladı.

Veyn’in tarafındaki kapağı açtığında kocaman bir hindiyle karşılaştım, içi doldurulmuştu. Hemen onun yanındaki yemeğin kapağını açtığında et ve sebzelerle bezenmiş daha harika bir yemekle karşılaştım.

Üçüncü yemeğe geçerken Veymor, içkisinden büyük yudumlar aldı ve neredeyse bardağını bitirdi, sonrasında geri yerine bırakırken Veyn dışında herkesin yüzüne baktı. Elbette ki bir de benim dışımda.

Hizmetkar, üçüncü yemeğin kapağını açtığında ve sonrasında o kapak hizmetkarın elinden düştüğünde masadaki birkaç kişinin dudaklarından tiz bir çığlık koptu; başımı eğip o tabağa doğru baktığımda elimle ağzımı kapatıp geriye doğru kaçtım. Benimle beraber masadaki birkaç kişinin daha ayaklandığını hissettim.

Tabağın üzerinde Thalron bayrağı vardı, bayrağın üzerinde gerçek bir insan kalbi ve kalbin üzerine bayrakla beraber bir hançer saplanmıştı. Tabağın kenarlarında kurumuş kan lekeleri duruyordu, hançerin kabzasında ise altın işlemeyle beraber tek bir isim yazıyordu.

Valenka.

Kaskatı kesildiğimde ve gözlerim irice açıldığında Veymor’un da hızlıca ayağa kalktığını gördüm, bu kez arkasındaki sandalye yere öyle bir düşmüştü ki, odanın içindeki o yankılı ses dudaklarımdan ince tiz bir çığlığın çıkmasına sebep olmuştu.

Veymor’un bakışları direkt ama direkt beni bulduğunda ve dişlerini sıkarak “Muhafızlar!” diye haykırdığında artık kaçabilecek hiçbir noktam kalmadığını görebiliyordum. “Valenka dölünü yakalayın!”

Kapının önündeki muhafızlar bana doğru ilerlemeye başladıklarında her şey bir anda oldu ve bir tane muhafız hemen arkamdan kollarımı tuttuğunda ve boynuma hançeri dayadığında diğer muhafız ise hızlı bir şekilde önüme geçip her türlü korunmadan beni engelledi. Sadece bir an, bir an bakışlarım Veyn’in olduğu yere doğru yöneldi ve onun sarsılmasıyla başka muhafızların da onun önüne geçmesi bir oldu. Kapının önünde beliren Liten, bir şeyler yapmak istedi ama onu da engelleyen başka bir muhafızdı.

“Bu,” dedi Veymor dişlerinin arasından. “Bu fazlasıyla açık bir tehdit ve sen,” işaret parmağını kaldırıp beni işaret etti, “sen,” dedi bir kez daha ama sonrasında yutkunduğunda cümlesini tamamlayamadı bile. “Sen,” dedi yeniden ama bu kez sesi boğuk çıktı, sanki boğuluyormuş gibi. Bir eli, masanın kenarını tuttuğunda benim üzerimde olan bakışları sarsılmaya ve hemen sonrasında öksürmeye başladı. Diğer eli boynuna sarıldığında ve bu kez gür bir sesle öksürmeye başladığında masadaki herkes tek tek ayağa kalkıp Veymor’un olduğu yöne doğru gitti.

Veymor, bir anda, az önce Veyn’e yaptığı gibi dizlerinin üzerine çöktüğünde ve art arda öksürmeye başladığında dudağının kenarından köpükler çıkmaya başladı; bakışları odağını kaybettiğinde öne düşmemek için çaba sarf etti ama boşaydı. Yüzüstü yere düştüğünde ve titremeye başladığında büyük bir dehşetle ona baktım.

Veymor zehirlenmişti; Veymor’u zehirlemişlerdi ve bunu yapan kişi ben değildim.

Masadaki gözler bana doğru döndüğünde sadece başımı bir kez iki yana salladım fakat yerde titreyerek ölümle cebelleşen Veymor’un vücudu titriyor, ağzından köpükler çıkmaya devam ediyordu. “Şifacıları çağırın!” diye haykırdı Veymor’un kardeşi olacağını düşündüğüm o adam. “Hemen!”

Birkaç saniye sonra Veymor, son kez titredi ve hareketsiz bir şekilde yüzüstü yerde kaldığında içeriye beyaz kıyafetli şifacıların koşar adımlarla girdiğini gördüm. Benim ise boynuma dayalı bir hançer hâlâ duruyordu, muhafızlar hâlâ beni tutuyordu.

Şifacılar zorlukla Veymor’u sırtüstü çevirdiklerinde ve ilk önce kalbine baktıklarından bir tanesi “Kalbi atıyor fakat oldukça kötü durumda,” dedi bakışlarını direkt Veyn’e doğru çevirerek. Onun da önünde hâlâ muhafızlar vardı ama elbette ki Veyn’e söyleyeceklerdi çünkü o bir varisti, Veymor’a bir şey olursa başa geçecek kişi sadece oydu. “Onu Şifahane’ye götürmemiz gerekiyor.”

Veyn’in yüzünden hiçbir şey okunmuyordu, ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Ne mutluluk, ne endişe, ne mutsuzluk, ne de tedirginlik. Dümdüz gözlerle bakışlarını önündeki muhafızlara doğru çevirdiğinde, muhafızlar direkt önünden çekildiler ve büyük bir saygıyla ellerini önlerinde birleştirdiler emir alabilmek için. Veyn “Şifahane’ye taşıyın,” dedi tek nefeste.

İki muhafız hızlı bir şekilde yerde sırtüstü yatan Veymor’u kaldırdıklarında ve şifacılarla beraber kapıdan çıkıp gittiklerinde yemek odasını buz gibi bir sessizlik kapladı, gerginlik ise artık eskisinden çok daha kötü durumdaydı. Boynuma dayalı olan hançerin soğuk hissini artık hissedemiyor gibiydim çünkü yaşanılanlar bile kendi canımı unutmama sebep olmuştu.

Neredeyse saniyeler dakikaya dönüştüğünde herkes ayakta durmuş, Veyn’in yüzüne bakıyordu. Onun yapabileceği her hamle bu masanın hissettiklerini çok daha farklı bir yola götürecekti bunu biliyordum.

Veyn, en sonunda çenesini havaya kaldırdı, dizlerinin üzerine çöktüğü yerden ayağa kalkarken üzerini düzeltti ve yavaş adımlarla Veymor’un oturduğu yere doğru ilerlediğinde gözlerim irice açılmış bir şekilde ona baktım. Durmadı, düşünmedi bile ve Veymor’un yere düşmüş olan sandalyesini işaret ederek “Rad9,” dedi. Bu bile Liten’in içeri girip sandalyeyi kaldırmasına yetmişti. Herkes ayakta dururken, Veyn, o sandalyeye oldukça sakin bir şekilde oturdu; Veyn, Veymor’un yerine oturmuştu.

Dirseklerini masaya yasladı ve bakışları direkt olarak benim bulunduğum yere doğru döndü. “Hizmetkarımı bırakın,” dedi tane tane konuşarak. “Yanıma gel, Valenka, senin yerin benim yanım ve söylediğim gibi, kanım üzerine yemin ederim ki seni daima koruyacağım.”

Muhafızlar hızlı bir şekilde ellerini benim üzerimden çektiklerinde dizlerim titriyordu ama zorlukla Veyn’in yan tarafına doğru gittim, herkes büyük bir dehşetle Veyn’in yüzüne bakmaya devam ediyordu.

Veyn, bakışlarını bana çevirdi, yanında yer aldığımı gördükten sonra masada misafir olan diğer herkesin yüzüne doğru baktı. Hemen sonrasında ise eliyle sandalyeleri işaret etti. “Duydunuz, farikal babamın en sevdiği yemektir, oturun ve yemeklerinizi yemeye devam edin.” Sakinliği, dinginliği ve emri sanki bir anda onun bambaşka birisine dönüşmesine sebep olmuştu. Herkes birbirine baktığında Veyn, oldukça sakin bir şekilde eliyle ilerideki yemeği gösterdi bana doğru. Küçük adımlarla ilerleyip o kuzu etinden bir parça kopardım ve sonrasında Veyn’in tabağına koyduğumda şüpheye bile düşmeden ağzına atıp yavaş yavaş çiğnedi. Sanki az önce yaşanılanlar yaşanmamış gibiydi veya yaşandıysa bile Veyn için geçerli bir hükümde değildi.

“Buna devam mı edeceğiz?” dedi Veyn’in amcası, donuk bir sesle. Sadece o değil, herkes de onunla aynı düşüncede olmalı ki, Veyn’in ne yaptığını çözmeye çalışıyor gibilerdi.

Veyn, lokmasını yuttuktan sonra elinin tersiyle Veymor’un içki bardağını yere attı, içinde kalan azıcık içki yere döküldü, etrafa ise zehirli bir koku yayıldı. O içkinin içinde zehir vardı.

Veyn, bir parça daha yedikten sonra gözlerini kapatıp başını geriye doğru yatırdı ve sonrasında “Evet,” dedi gözleri kapalı bir şekilde. “Az önce de duyduğunuz gibi, bu yemek babam için fazlasıyla önemliydi.” Gözlerini açtı, başını eğdi ve herkese dik bakışlarını gönderirken üstün bir sesle “Oturun,” dedi, bu kez kesin bir emir gibiydi. “Bu yemeğe devam edeceğiz.” Farikaldan bir parça daha koparıp ağzına attığında keyifli bir şekilde çiğnedi. “Gerçekten de harika.”

“Veyn,” dedi Maris, yutkunarak. “Baban az önce…”

Veyn, sırtını sandalyeye yasladı ve herkesin gözlerinin içine bakarak “Yüce Veymor gözlerini açana kadar Thalron’u ben yöneteceğim,” dedi oldukça kendinden emin bir sesle. “Ve bir gün eğer gözlerini açmazsa o zaman Thalron sadece ve sadece bana ait olacak çünkü bildiğiniz gibi Yüce Veymor da bunu istediği için beni varisi olarak seçti.” Omzunu indirip kaldırdığında başını iki yana salladı. “Dizlerinin üzerine çökmek bazen itaatle bazen de acıyla gerçekleşebilir, bunu az önce hepimiz gördük; Thalron ruhu budur.” Gülümsediğinde kirpiklerinin arasından bana dönüp baktı. “Liora,” dedi yüzündeki o güzel gülümsemeyle. “Bana yeşil üzümlerden getir, şimdi onların tadına bakmak istiyorum.”

;)););))););)));)

En sevdiğiniz kısım efenim?