Keyifli Okumalar!
Şarkı: Harper Zilmer, Eclipse of the Soul
“Nessa Thalron ve annen Ravna Valenka, Thalron sınırları içerisinde birlikte yaşamaya devam ediyorlar. Onları bul, sana yardım edeceklerdir.”
Kalbimin sıkıştığını hissettim çünkü annemin yokluğuna o kadar çok alışmıştım ki varlığını bilmek çok daha ağır bir yük oluşturmuştu.
Küçüklüğümden beri annemin artık yanımızda olmadığını bilerek büyümüştüm ve düşündüğümde hiçbir zaman da onu aramak istememiştim çünkü bir yanım ona tuhaf bir şekilde kızgındı. Gittiyse ve nerede mutlu olmak istiyorsa orada yaşamak için gitmişti benim için. Geride bıraktığı küçücük bir bebeği düşünmüyor olduğu gerçeğiyle biraz daha büyüdüğümde yüzleşmiştim.
Her ne olursa olsun ben onun kızıydım ve o en güvendiği insan, Elly’e beni emanet edip terk etmişti. Hangi sebep bir anneyi, çocuğundan ayırırdı bilmiyordum ama kendi içimde mantıklı hiçbir yanıta ulaşamadığım için annemin defterini zihnimin içinde kapatmış hatta acısını bile bir an çekmemiş, çekmek istememiştim.
Öfke, bütün hislerime kör olmama neden olurdu; bu da benim en kötü huyumdu.
Şimdi ise Alva’nın bana verdiği notta annemin yaşadığıyla ve bir yandan da Thalron’da olduğuyla yüzleşiyordum. Annem Thalron’daydı. Annem buradaydı. Benim annem buradaydı, beni doğuran o kadınla aynı kalelerin içinde yürümüştüm ve belki de yanımdan geçip gitmişti ama ben onu tanımamıştım.
O beni biliyor muydu? Eğer biliyorsa neden yanıma gelmemişti? Valenka soyadını artık Thalron sınırları içerisinde bilmeyen kimse yoktu ve benim soyadım da annemden geliyordu çünkü annem ve babam evli değildi, bir kimliğim bile yoktu ve Elly daima bana Valenka olduğumu söyleyerek büyütmüştü. Bir Valenka, başka bir Valenka’nın geldiğini elbette ki duyardı ama annem eğer Thalron’daysa bana ulaşmak için ufacık bir çaba bile vermemişti.
Belki de zor durumdadır, diye düşündü bir yanım ama direkt bu düşünceyi zihnimden atmak istedim çünkü bu kez en başa dönüyordum; hangi anne çocuğunu bırakmak için geçerli bir neden bulurdu ki? Bir gün şayet anne olursam çocuğumu bir an bile olsun gözümün önünden ayırmak istemezdim çünkü dünya zaten berbat ötesi bir yerdi.
Sadece annem değil, Nessa Thalron da yaşıyordu. Gözlerimin önüne Veyn’in annesinin öldüğünü öğrendikten sonra dönüştüğü kişi geldi. Acısını gizlemeye çalışıyordu ama öyle bir keder içindeydi ki, annesini bir kez daha görebilmek için her şeyini verebilecek durumdaydı.
Alva bunu neden Veyn’den gizlemişti de bana söylüyordu?
Her şey bir yana annem Ravna ve Nessa Thalron birbirini tanıyor olmalıydı çünkü notta birlikte diye detay vermişti.
Aklımı kaçıracak gibi olduğumda gözlerimi nottan ayırdım ve başımı yeniden arkamdaki tahtaya yasladım. Gemi hafif hafif iki yana sallanıyordu, henüz hareket edebilmiş değildi ama dalgalar şiddetli olduğundan gemiyi de sarsıyordu.
Notun beni değiştirmesini bekledim, çırpınmayı veya o gemiden çıkmak için bir çaba sarf etmeyi fakat yerimden hareket bile etmiyordum. Kalbimin kırgınlığı sanki geriye kalan her şeyi de susturmuştu. Belki de şu an aklımı dinlemekte zorlanıyordum fakat sanki işin içine kalbim girdiğinde daha büyük hatalar yapabilecekmişim gibi hissediyordum.
Notu avcumun içinde buruşturduğumda ve gözlerimi kapattığımda tek yaptığımın geminin hareket etmek olmasını beklediğime inanamıyordum. Belki de Veyn haklıydı, sadece ayaklarımı yere çarpıyor, canım ne isterse onu yapıyordum fakat sonunu düşünemiyordum. Belki de ben bütün bunlar için yeterli değildim, belki de o kadar da gücüm yoktu, ben kimdim ki Thalron’a başkaldırıyordum?
“Kısa bir masaldı,” döküldü dudaklarımdan fısıltıyla. “Fakat her parçasıyla yaşanmaya değerdi, bu masal da burada bitti.” Gözlerimi yeniden açtığımda bir damla yaş daha aktı fakat bu kez silmedim. Neye ağladığımı artık biliyordum; vazgeçişe ağlıyordum. Hem kendimden vazgeçişe, hem de Veyn’in benden bu kadar kolay vazgeçmesine.
Aptallıktı, yaptığım her şey kocaman bir aptallıktı.
Annem Thalron’da mıydı? Orada kalabilirdi. Nessa Thalron yaşıyor muydu? Veyn sonsuza kadar annesi ölmüş olarak kabul edebilirdi, öyle de vicdanım sızlamıyordu. Geminin hiçbir durağında inmeyecektim ve sonuna kadar gidecek, gittiğim o yerde de yaşayabildiğim kadar yaşayacaktım.
Sonrasında ise ya ölecektim ya da öldürülecektim; bunu çok iyi biliyordum.
“Kapıyı aç.” Dışarıdan tanıdık bir sesi işittiğimde kaşlarım çatıldı ve bakışlarım kapıya doğru döndü. Bu sesi çok iyi tanıyordum fakat o sesin neden burada olduğunu asla anlayamıyordum.
Nord’un sesiydi.
“Açamam, Yüce Nord,” dedi Liten’in sesi. Ah, Liten hala kapıdaydı, öyle mi? Ona olan kırgınlığımın da haddi hesabı yoktu. “Yüce Veyn’in kesin emri.”
Kısa bir sessizlik oldu ve sonrasında Nord’un “Kapıyı aç,” dediğini işittim tehditkar bir ses tonuyla. “Burada Yüce Veyn’in yok, en üst kişi benim ve sen benim sözümü dinlemek zorundasın, muhafız.”
Kısa bir duraksama olduktan sonra Liten’in “Yasak,” dediğini işittim. “Eğer bunu yaparsam Yüce Veyn’in güvenini kırarım.”
Kapının önünde daha sert bir hareketlenme oldu, kapıya birinin çarptığını işittim. “Rad9,” dedi Nord’un sert sesi. “Şu an bu hançerle boynunu kessem bana karşılık bile veremezsin, öyle değil mi?” Nefesimin kesildiğini hissettim ve gözlerim kocaman açıldı. “Ve beni azıcık tanıyorsan bunu yapmaktan asla geri durmayacağımı bilirsin.”
“Nord,” diyen Tanya’nın sesini işittiğimde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. “Tamam, geriye çekil, bu kadarı çok fazla.”
“Aç kapıyı.” Nord’un baskın sesi öyle sertti ki daha önce onu böyle görmemiştim. “Benim kim olduğumu unutuyorsun anlaşılan.”
İşin en tuhaf kısmı, Nord’un annesini öldüren kişi bendim ve bana yardım eden kişi de Liten’di; bunu ise Nord bilmiyordu.
Daha fazla dayanamayarak oturduğum yerden kalktım ve kapıya doğru yürüdüm. “Liten,” dediğimde sesimdeki kırgınlık okunuyordu. “Aç kapıyı, gemiden kaçmayacağım sadece arkadaşıma veda etmek istiyorum.”
“Liora!” Tanya’nın hevesli sesini işittim ve kapıya bir kez vurdu. “İyi misin?” Onun da sesi öfkeli bir hal aldı. “Sadece arkadaşıma veda edeceğim, aç şu kapıyı!”
“Liten,” dedim bir kez daha ve elimi kapıya yasladım. “Lütfen aç kapıyı, kimin yanında olduğunu artık biliyorum fakat biz her ne olursa olsun, arkadaştık, öyle değil mi?”
Kısa bir sessizlik oldu ve neredeyse bir dakika sonra kapının kilidinin açılma sesini işittim. Sonrasında kapı gıcırtı çıkararak açıldığında ilk gördüğüm yüz Liten’e aitti fakat direkt bakışlarımı ondan ayırmamla Tanya’nın boynuma atılması bir oldu. Nord, kapının önünde durmuş, beyaz saçları dağınık bir şekilde öfkeyle hâlâ Liten’e bakıyordu.
“Liora,” dedi Tanya, boynuma sıkıca sarılarak. “Duyduklarıma inanamıyorum, öylece yalnız başına gitmene izin vereceğimi nasıl düşünürsün?”
Ben de ona sıkıca sarıldığımda “Benden de izin alınmadı, Tanya,” dedim ve bakışlarım Liten’e doğru döndü fakat Tanya, sanki bunu anlamış gibi kapıyı hem Nord’un hem de Liten’in yüzüne öyle sert bir şekilde kapattı ki, ikisi de kapının dışında kaldı. Geriye çekilip bileklerimi tuttu ve başını iki yana sallayarak yüzüme uzun uzun baktı. “Burada olduğumu Nord mu söyledi?” diye sordum onun da bilmesine şaşırarak.
Tanya, olumsuz anlamda başını iki yana salladı. “Korven söyledi.”
“Ne?” dedim şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırarak. “Korven mi?”
“Evet,” derken elini kalbine doğru götürüp birkaç kez nefeslendi ve sonrasında yeniden bana döndü. “Veymor ve Veyn’i konuşurken duymuş, Veyn, Veymor’a senin gemide olduğunu ve çok uzaklara gideceğini söylemiş.” Veyn, Veymor’a bunu söylemişti ha? Daha büyük bir kırgınlıkla gülümsediğimde yüzümde acı verici bir ifade olmuş olmalı ki Tanya hüzünle bana baktı. “Korven gelip bana söyledi, ben de Nord’dan yardım istedim ve işte buradayım.” Ellerini iki yana açtı. “Gitmeyi reddettin diye biliyordum, Liora. İstediğin tek başına mı gitmekti?”
Neresinden başlayacağımı bilemeyerek onun gözlerinin içine baktım ve sonrasında tek nefeste “Zorla getirildim buraya,” diye mırıldandım. “Kafama bir çuval geçilirdi, Liten’in,” duraksadım, “muhafızın yani omzuna atıldım ve sonrasında buradaydım. Zorla getirildiğim gibi zorla gönderiliyorum Veyn tarafından.”
Tanya’nın kaşları çatıldı. “Neden?” diye sordu. Tek bir soru. Neden? Bir cevap vermediğimde onun da öfkelendiğini hissetmiştim. “Senden izinsiz bunu nasıl yapabilir?”
“Bilmiyorum, Tanya,” dedim omzumu indirip kaldırarak. “Fakat buradayım ve gidiyorum işte.” Elimle kolunu yavaşça sıvazladım. “Fakat seninle vedalaştığım için çok mutluyum.”
Tanya kulaklarına inanamıyormuş gibi bana baktığında “Ve gitmeyi kabul ediyor musun?” diye sordu ciddiyetle. Yine hiçbir cevap vermediğimde öfkeden deliye dönmüş gibi “Bunu kabul edemezsin,” diyerek çıkıştı. “Buradan çekip gitmeyi ve kurtulmayı en çok isteyen insanlardan birisi de benim fakat zorla kimse kimseyi bir yerden gönderemez.”
“Yüce Veyn,” dedim imayla. “Öyle istiyor demek ki.”
“Ve sen de boyun eğiyorsun öyle mi?” dedi hiddetle ardından sessiz bir şekilde “Veymora ile ilgisi var değil mi?” diye sordu. “Veyn bunu affedemedi.”
“Esasen Veymora umurunda bile değildir,” dedim elimle geçiştirerek. “Beni göndermek istedi çünkü…” Bakışlarımı ondan ayırdım ve kapalı olan kapıya doğru baktım. “Çünkü belki de haddinden fazla ayak bağı olmaya başladım.”
“Ya da,” dedi Tanya baskın bir sesle, “haddinden fazla güçlüydün ve bu Thalron için tehlikeydi.”
Boş boş Tanya’nın yüzüne baktım fakat nedenleri düşünürsem onlarca çıkarabilirdim, bunları bile düşünemeyecek kadar beynim durmuş, kalbim söz hakkını kullanmaya başlamıştı.
“Korven iyi miydi?” diye sordum.
“Senin için endişeliydi,” dedi Tanya başını sallayarak. “Bak,” diyerek ellerini kaldırdı. “Gitmek istiyorsan seni engelleyemem, keşke ben de seninle gelebilsem fakat…” Omzunun üzerinden kapıya doğru baktı. “Buraya Nord’a büyük bir söz vererek geldim, o da gitmeyeceğim üzerineydi.”
Gülümsediğimde “Artık anlaşmalar da mı yapıyorsunuz?” diyerek ona takılmaya çalıştım fakat keyiften uzaktı.
Tanya beni duymazdan gelip “Eğer gerçekten gitmek istiyorsan sonsuz bir şekilde gitmeni yürekten isterim, Liora,” dedi başını sallayarak. “Fakat,” tam gözlerimin içine baktı, “her ne yaşıyorsan, her kime dönüşüyorsan tam olarak bilemesem de seni hiç bu kadar güçlü gördüğümü hatırlamıyorum. Bir savaşın var, farkındayım ve o savaştan vazgeçmek sana yakışmaz.”
Gözlerimi sıkıca yumduğumda kalbimle aklımın sıkıştığı o noktada “Çok yalnızım, Tanya,” diye fısıldadım. “Burada çok yalnızım.”
“Liora,” dedi acıyla. “Ben buradayım.” Elleriyle omzumu sıktığında gözlerimi açtım. “Her şey üzerine söz veriyorum ki son nefesime kadar senin yanında olacağım, bana güvenmiyor musun? İyi bir savaşçı olamayacağımı mı düşünüyorsun?”
“Hayır, Tanya,” dedim yüzümü buruşturarak. “Sana sonsuz bir şekilde güveniyorum fakat bu savaşta kimseyi yanımda sürüklemek istemiyorum. Ayrıca bahsettiğim yalnızlık öyle bir yalnızlık değil.” Derin bir nefes verdim. “Tek başımayım, tek başıma kocaman bir Thalron’la savaşıyorum ve bütün bunların ortasında Veyn…” Sustum, yutkundum ve Tanya’nın gözlerinin içine baktım.
Tanya, dudaklarını birbirine bastırdığında sanki kalbimi benden daha iyi gördü. “Asıl onun seni yenemediğini göstermen için geri dönmen gerekir,” dedi başını sallayarak. “Benim tanıdığım Liora Valenka eğer gitmek isterse kendi isteğiyle gider.”
Son cümlesi sanki başıma bir çekiç yemişim gibi hissetmeme neden olduğunda büyük bir kabustan uyanmıştım. Boyun eğiyordum, bir emire boyun eğiyordum ve tek sebebim bu emri veren kişi Veyn olduğu içindi. Eğer başka birisi bu emri verseydi dinlemezdim ama kalbimin kırıklığından beni neye zorunlu tuttuğunu bile unutmuştum.
Tanya, uzanıp ellerimi tuttuğunda avcumun içindeki kâğıdı hissetti ve kaşlarını çattığında “Bu ne?” diye sordu ve sonrasında hemen aklına geldi. “Ah, Alva’nın verdiği kağıt mı? Ne yazıyormuş?” Yutkunduğumda hiçbir şey söylemeden kâğıdı ona uzattım ve okumasını bekledim. Sakin gözlerle ilk kelimeleri okurken sonrasında gelenlerle gözleri kocaman açıldı ve elini kalbine doğru götürdü. Öyle büyük bir dehşetle bakışlarını bana çevirdi ki “Liora,” derken sanki benim adımı haykırmak istiyordu. “Bu gerçek mi?”
“Bilmiyorum, gerçek olmalı.”
“Senin annen yaşıyor,” dedi heceleyerek. “Ve sen burada öylece duruyor musun?”
Omzumu silktim. “Eğer birini aramıyorsan onu bulduğunda da sevinmezsin, Tanya,” dedim. “Beni bırakıp gitti.”
Tanya afalladı, böyle bir yanıt beklemediği çok açıktı. En sonunda dudaklarını ıslattığında doğru kelimeleri bulmaya çalışır gibi “Seninle farklı iki insan olduğumuzu biliyorum Liora ama çocukken anne diyerek ağladığın geceleri ben bilirim,” dedi acımasızca. “Ona öfkelisin çünkü ona ihtiyacın vardı ve o yoktu fakat ben senin yerinde olsam,” dediğinde gözleri acıyla doldu, “annemi sadece bir kez olsun görebilmek ve ona sarılabilmek için ömrümden senelerimi verirdim.”
“Tanya,” dedim fısıldayarak. “Beni bırakıp gitti.”
“Ama neden?” dedi Tanya üzerine basa basa. “Her şeyi boş ver, sadece bu soruyu sorabilmek için bile onu bulman gerekiyor çünkü senelerin acısı tam kalbinin üzerinde. Çocukken ağladığın o geceler, başkalarının annelerini uzaktan izlemelerin, üşüdüğünde bile anne diye sayıklamaların. Bunların hesabını sormak için onu bulman gerekiyor.” Çenesini havaya kaldırdı ve elimi daha sıkı tuttu. “Artık gitmene ben izin vermiyorum, burada kalacaksın çünkü biliyorum gidersen kalbini de beynini de burada bırakacaksın.”
Gözlerim dolduğunda ve sonra bir anda ağlamaya başladığımda ellerimle yüzümü kapattım. “Nasıl devam edeceğimi bilmiyorum,” dedim hıçkırarak.
Tanya, güç veren bir sesle “Aklını dinleyeceksin,” dedi üzerine basa basa. “Ve kalbini de öyle. Her ikisini dinleyecek, bir teraziden geçireceksin ve sonucunda her ikisinin istediğini de gerçekleştireceksin. Bu zamana kadar aklını dinledin, biliyorum ama artık her ikisini de dinleme zamanı.” Ellerimi zorla yüzümden çekti ve çenemi kaldırdı. “Valenkalar kim inan bilmiyorum ama senin soyadın bile buradaki bütün insanların ürpermesine neden oluyorsa öylece vazgeçemezsin çünkü çok daha fazlası olduğunu biliyorum. Artık fevrilik yok artık gerçek bir savaş var ve bu yolu da sadece sen çizeceksin.” Gözümden akan yaşları sildi ve gülümserken öyle bir inançla baktı ki bana, sanki düştüğüm yerden kaldırdı. “Benim tanıdığım Liora Valenka’yı soruyorsan o Veyn’i bu kararından öyle bir pişman ederdi ki, artık sana yaklaşmaya bile korkardı.”
Tanya’nın gözlerinin içine baktım ve söylediği her cümlenin aslında beni nasıl da art arda tokatladığını hissettim. Vazgeçmek benim için yoktu, çocukluğumdan beri hiçbir zaman vazgeçmemiştim. Fevri olduğumu kabul ediyordum hatta bazen şımarık bir kız çocuğu gibi davrandığımın da bilincindeydim fakat her ne olursa olsun gücü kalbimde hissedersem yolumdan vazgeçmezdim.
Bunun sebebi Veyn bile olsa.
Beni gözden mi çıkarıyordu? O halde gerçekten gözden çıkarılmak ne demek o görecekti.
Ellerimin tersiyle gözlerimi sildikten sonra kapıya baktım. “Ama buradan çıkamam,” dedim çenemle işaret ederek. “Liten sizi bile içeriye zor soktu.”
Tanya, hevesle gülümsedi ve bana göz kırptı. “Orasını bana bırak.”
Bir cevap vermemi bile beklemeden kapıyı açtı ve sonrasında direkt Nord’a bakarak “Liora buraya zorla getirilmiş,” diye mırıldandı. “Gitmek istemiyor.”
“Yüce Veyn bunu emrediyor,” dedi Liten baskın bir sesle. Dönüp ona bakmadım bile.
Nord, bakışlarını bana çevirdiğinde “Neden?” diye sordu.
Çünkü anneni öldürdüm, Nord ve bu Veyn için son damla olmalıydı.
“Sence?” dedim Nord’a imayla bakarak. “Thalron sınırları içerisinde çok da sevildiğim söylenemez.”
Nord kaşlarını çattı. “Veyn’in senden vazgeçeceğini asla düşünmezdim,” dedi şüpheyle. “Bunu neden yaptı, bilmiyor musun?”
“Gidip ona sormaya ne dersin?” dediğimde Tanya araya girdi.
“Onu buradan çıkarmaya senin gücün yetmiyor mu?” diye sordu direkt Nord’u kibrinden vurarak. “Sen de bir Asil değil misin?”
Nord’un duruşu değiştiğinde öfkelendiğini hissettim. Tanya, düşündüğümden daha akıllıca hamleler yapıyordu. “Rad9,” dedi Tanya’nın gözlerinin içine bakarak. “Liora Valenka gitmeyecek ve emri benim verdiğimi Veyn’e söyleyeceksin.”
Liten’in yüzünde zırhı olmasına rağmen şaşırdığını hissettim ama hiçbir şey söyleyemedi. Belki de söyleyebilirdi ama bakışlarını bana çevirdiğinde dakikalar sonra ilk kez göz göze geldik. Ona öyle büyük bir kırgınlıkla baktım ki sanki bu zamana kadar aramızda geçen bütün arkadaşlık son bulmuştu. Elbette onun Veyn’i benden daha önde tuttuğunu biliyordum ama bunu yapmış olmasıyla yüzleşmekte ağır gelmişti.
Liten düşündüğümden daha uzun süre yüzüme baktı ve sonrasında bir adım geri çekilip önümüzü açtığında ellerini önünde birleştirdi.
Bu bana izin verdiğini gösteriyordu.
Tanya beklemeden beni kolumdan tuttuğu gibi kamaradan çıkardı ve sonrasında sanki Liten’e çarparak onu devirebilecekmiş gibi sertçe çarpıp yanından geçti.
Kamaradan çıktığımızda ve gemiden dışarıya çıkmak için Nord ikimize de yardım ettiğinde Liten bir adım arkamızdaydı. Hemen ileride yel değirmeninin olduğu yerde kalabalık olduğunu fark ettiğimde Tanya, “Klasik pazartesi,” dedi başını sallayarak. “Veyn birazdan keman çalacak, insanlar o yüzden bu ayin için oraya toplandı.”
“O halde,” dedim son kez hüzünle oraya bakarak. “Gidelim ve onların ayinlerine ayak uyduralım, Tanya. O kemanı son kez dinlemek istiyorum.”
Tanya gülümsediğinde ve Nord da hemen önümüze geçtiğinde üçümüz önde Liten arkamızda oraya doğru yürümeye başladık. Üçümüzün de ağzını oraya varana kadar bıçak açmamıştı. En sonunda o kalabalığın olduğu yere vardığımızda Nord’a dönüp “Teşekkür ederim,” dedim ve ilk kez Veymora yüzünden kalbimin sızladığını hissettim. Onu öldürdüğüm için değil, Nord’un annesini öldürdüğüm için.
Fakat Nord, içten bir şekilde dönüp bana gülümsediğinde “Senin için değildi, Köksüz,” dedi ve Tanya’ya baktı. “Göz bebeğim Tanya içindi.”
Tanya utançla bakışlarını kaçırdığında ağız ucuyla gülümsediğini gördüm ve farkında olmadan onun da artık Nord’a çekilmeye başladığını hissettim.
Kalabalığın olduğu yere vardığımızda Tanya, son bir kez yüzüme baktı ve Nord, Asillerin olduğu tarafa doğru geçerken o da Tüccarların olduğu yere geçmek için hamle yaptı. Tam gidecekken kolunu tutup “Tanya,” dedim minnetle. “Bu yaptığını hayatım boyunca unutmayacağım.”
“Senin gibi başı beladan kurtulmayan bir arkadaşım olduğu için çok şanslıyım,” dedi kinayeli bir ses tonuyla. “Thalron’da bile hayatıma heyecan katıyorsun, Liora.”
Şarkı: Misneach, Sebastian Plano
Ben de gülümsediğimde kendi sınıfına doğru gitti ve ben de Köksüzlerin arasına karıştım, Köksüz başlığını ise geriye doğru attım, saçlarımı herkese göstermek için. İnsanlar bana dönüp baktı, elbette onlar buradan gitmek üzere olduğumu bilmiyorlardı ama tam da Tanya’nın söylediği gibi varlığım bile onu tedirgin etmişti, bu bile aslında gücümü yeniden hissetmem için bir nedendi.
Herkes belirli bir sırayla durduğunda başımı kaldırdım ve yel değirmeninin balkonuna doğru baktım. Birkaç saniye sonra orada bir gölge belirdi, hemen ardından ise Veyn’in açığa çıktığını gördüm. Yüzünü bu kadar mesafeden seçemiyordum fakat neden bir yanım mutsuz olmasını diliyordu, biliyordum. Benden vazgeçmişti, her ne olursa olsun ona göre bir gemide olacaktım ve şu an belki de yola çıkmıştım.
Kemanını yavaşça çıkardığında ve çenesinin altına yerleştirdiğinde çalmasını bekledim ama düşündüğümden daha uzun süre o şekilde durdu hatta öyle uzun süre durdu ki, yanımdaki Köksüzler bile birbirine baktı. Sanki bir şeyi bekledi diye düşünürken bakışlarımı kıyıya doğru çevirdim ve geminin iskeleden ayrılmaya başladığını gördüm.
Veyn, gemi ayrılana kadar kemanını çalmamıştı. Sanki bu bana karşı son saygı belirtisiymiş gibi.
Yavaşça müziğin sesi ağır ağır kulaklarımıza dolduğunda gözlerimi bile ayırmadan ona bakmaya başladım; ilk kim olduğumu fark ettiğim ve savaşmaya karar verdiğim an, onu keman çalarken gördüğüm andı. Şimdi de yeniden aynı noktaya dönmüş gibi hissediyordum fakat bu kez, onun çaldığı keman artık beni hüzünlendirmek yerine sanki ateşimi harlıyordu.
Öyle güzel çalıyordu ki, Thalron’a özgü olan bu ezgi bile kulaklarıma güzel bir melodinin dolmasına sebep oluyordu fakat bir yandan kuralların dışında bile çıkamadan sadece Veymor’un ve Thalron’un ona emrettiği müziği çalması bile aslında nasıl büyük bir karanlığın içinde olduğunu gösteriyordu.
Veyn adına üzüldüm. Gerçek bir üzgünlüktü, diğerlerinden daha farklıydı. Karanlığın içindeydi, bir gün kurtulmak için çaba vereceğine kendi kendime inanmıştım ama artık inancım da yoktu. O Thalron’un asıl çocuğuydu, sebebi her ne olursa olsun bu kuralları istiyordu ve benim en büyük hatam onu geçmişiyle hatta çocukluğuyla ve yaşadıklarıyla düşünmemdi.
Artık bunları düşünmeye fırsat bile tanımayacaktım.
O bir varisti, Thalron’un asıl sahibi olmak istiyordu ve aslında en büyük düşmanım oydu. Veymor değildi, şu an her şeye rağmen o kemanı çalan adam, benim asıl karşımdaki kişiydi.
Yutkunduğumda yeniden kendimi bir masalın içinde gibi hissediyordum ama geçen seferkinden yine farklıydı. Bu kez bu masalın başrolü sadece bendim, bir prens yoktu hatta bir prenses de yoktu. Bir kraliçe vardı, Veyna vardı ve o bendim; Veyn’in kim olduğu ise artık umurumda bile değildi.
Bu düşünce kalbimi acıttığında o sesi susturmak istedim fakat Tanya’nın cümleleri zihnimin içinde döndü. Sadece aklım değil, kalbimi de dinlemem gerektiğini söylemişti ve kalbim büyük bir kırgınlıkla bana tek bir şey söylüyordu: “O seni görmüyorsa sen de onun renklerini görmeyeceksin, Valenka.”
Ve artık Veyn sadece siyahtan ibaretti. Gözleri bile.
Onun benden vazgeçtiği gibi ben de ondan, onun hayatından ve yaşadıklarından vazgeçiyordum. Bu canımı acıtıyordu ama artık canımı acıttığını da kabul edebiliyordum, bu güzel bir şeydi.
Kalbimi biraz daha dinledim ve aslında Veyn’in beni aklımı kaybetmişçesine heyecanlandırdığını, onu gördüğüm her an bir tek onu düşünebildiğimi yeni anlayabiliyordum.
O hayalini kurduğum prens değildi, o hayatımı bir hayale çeviren kişiydi ve ben o hayalden de vazgeçecektim; kalbimi yirmi yedi yıllık hayatımda tek attırabilen adamdı ama gururum öylesine ağır basıyordu ki artık sanki heyecanlanmama bile iznim yoktu.
Kemanın sesi gitgide yükselirken yine de ona hayranlık beslemeden edemedim. Thalron’da geçirdiğim şu kadar zamanımda bana bazı günler gerçek bir dünyada değilmişim gibi hissettirmişti. Onu yaralamıştım ve sonrasında yarasını sarmıştım; aynısını o da yapmıştı. Aksi düşünülemez bir şekilde defalarca hayatımı kurtarmıştı ve belki de o kurtarmasaydı ben şu an nefes alamıyordum.
En çok da bu sebepten Thalron’daki herkesin nefesini kesebilirdim ama ona asla kıyamazdım, bunu biliyordum.
Az önce karmaşık bir ip gibi olan zihnimin içi, şimdi düğümleri çözülmüş bir yumağa dönüşmüştü. Başlangıcı görüyordum, sonunu ise sadece ben yazacaktım. Kemanın sesi her yükseldiğinde yüzümde bir gülümseme oluşuyordu, ne yazıktı ki onu başka bir melodiyi çalarken dinleyememek. Ne yazıktı karşısına beni alması ve ne yazıktı ki ilk dansımı onunla etmiş olmak.
Gözlerim dolduğunda bu kez gözyaşlarımı geri göndermek bile istemedim. Kalbim bunu istiyorsa son kez gözlerim dolabilirdi ama birazdan artık gözyaşları kalmayacaktı, bunu da çok iyi biliyordum.
Melodinin sonuna doğru geldiğinde gözümden bir damla yaş süzülüp çeneme doğru aktı ve ben gülümsemeye devam ettim. Onunla geçirdiğim bütün zamanlar zihnimin içinde dönüyordu ve ne yazıktı ki beni öpme ihtimali bile beni heyecanlandırmıştı.
En sonunda son notalarda parmakları dolandı ve melodi yavaşça sustuğunda herkesin yine hipnoz olmuş gibi izlediğini gördüm, sanki her Pazartesi günü aynı melodiyi dinlemiyorlarmış gibi.
Veyn, o balkondan uzaklaştığında ve artık ortalarda görünmediğinde ilk önce Din İnsanları bulundukları yerden ayrıldı sonrasında da Asiller. Tüccarlar da Asillerin ardından kendi yerlerine gitmek için hareketlendiklerinde Köksüzler sırasını bekledi.
Ben ise yel değirmeninin kapısına doğru yürüdüm. Tek başıma. Yüzleşmek için.
Köksüzler de yavaş yavaş dağılmaya başladığında neredeyse kimse kalmamıştı, muhafızlar vardı, ben vardım ve arkama doğru dönüp baktığımda Liten’i de orada gördüm.
Yel değirmeninin merdivenlerinin orada bir gölge belirdi ve sonrasında Veyn’in o iri cüssesiyle ortaya çıktığını gördüm; o an ilk kez yüzüne dikkatle baktım. Saçları dağınıktı, yeşil gözleri oldukça hissiz bakıyordu fakat omuzları daima dimdikti.
Bakışları ilk önce Liten’in olduğu tarafa doğru kaydı ve bir hareket beklemiş olacak ki adımları yavaşladı. Liten her ne yaptıysa veya yapmadıysa Veyn’in kaşları hafifçe çatıldı, adımları alana doğru ilerledi ve bakışları oldukça yavaş bir şekilde benim bulunduğum tarafa doğru döndü, beni görebileceğini bilmeden üstelik.
Tam üç nefes. Üç nefesin ardından gözleri gözlerimle çarpıştığında adımları duraksadı, dudakları çok hafif aralandı. Liten’e dönüp baktı fakat bu o kadar kısa sürdü ki, yeniden bana baktığında yüzümdeki gülümsemeyle ona doğru ilerledim.
Ben kaybetmemiştim fakat o da kazanmamıştı; bu artık çok açıktı.
Ağır adımlarla o yolunda gözlerimin içine bakarak ilerlerken ben de onun yoluna çıktım ve tam karşısında dimdik bir şekilde durduğumda gözlerimi bir an bile olsun yüzünden ayırmadım.
Durdu. Aramızda nereden baksak iki adımlık mesafe vardı ama ruhlarımız açısından artık hiçbir adım bizi anlatamazdı, bunu o şu an bilmiyordu ama ben biliyordum.
Gülümsemem daha geniş bir hal aldığında o mesafeyi iki adımla aştım ve tam karşısında durdum, hemen sonrasında ise çenemi kaldırıp ellerimi arkada birleştirdim, üstünlükle. “Ben gitmek istersem giderim,” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Kalmak istersem de kalırım, buna ise sadece ben karar veririm, sen ya da bir başkası değil.”
Veyn baştan aşağı beni süzdükten sonra o da ellerini arkada birleştirdi. Bir şeyler söylemesini bekledim ama beni düşündüğümden daha uzun süre izlemişti. En sonunda “Buradasın,” dedi sadece. Sesinde pişmanlık aradım ama o pişmanlığı hissedemedim veya hissetmek istemedim; buradasın derken sanki buna inanmıyormuş gibiydi. İnanmak da istemiyor olabilirdi.
Tek kaşımı havaya kaldırdığımda “Evet, buradayım,” dedim. “Ve sen artık sadece karşımdasın, bana ise akıl verecek konumda değilsin. Sana tanıdığım bu haktan çoktan vazgeçtim.”
Kalın dudakları tek bir çizgi halini aldığında öfkelendiğini hissettim ama umurumda bile değildi. “Valenka,” dedi üzerine basa basa. “Kimi karşına aldığının farkında bile değilsin ve…”
Elimi kaldırıp onun lafını kestiğimde ve susturduğumda bu, Veymor’u susturmasıyla hemen hemen eşdeğerdi. İşin en garip tarafı ise Veyn susmuştu. Elim havada ona bakarken “Seninle hiçbir bağım kalmadı,” dedim düz bir sesle. Hemen sonrasında ise oldukça yavaş bir şekilde bileğimdeki hizmetkar bilekliğini çıkardım ve ayaklarının ucuna attığımda gözlerimi bir an bile olsun ondan ayırmadım. “Artık hizmetkarın değilim ve olmak da istemiyorum. Şu andan itibaren benim için sadece Thalron’un varisi ve Veymor’un oğlusun. Karşımdaysan seninle savaşırım, dövüşmekse dövüşürüm ve düşmanlıksa,” dedim üzerine basa basa. “Hayatında tanıyabileceğin en acımasız düşman olurum, bunu aklına kazı.”
Öne doğru eğildim ve ayağımdaki botların iplerini söküp çıkardım, çorapları da öyle. Ayaklarım karlı zemine bastı, buz gibiydi ama umurumda değildi. Yeniden dik bir duruşa geçtiğimde ellerimi yeniden arkada birleştirdim. “Senin bana verdiğin hiçbir ayrıcalığı artık istemiyorum, sen tarafından korunmaya ihtiyacım da yok. Bu saatten sonra sadece Thalron’da yaşayan bir Köksüz’üm ve sen bana artık yaklaşmayı bırak, konuşamazsın bile.” İçten olmayan bir şekilde gülümsedim. “Hoşça kal, Yüce Veyn, umarım duvarındaki resimlere doğru renkleri kullanmayı kendi kendine öğrenebilirsin çünkü hayatın için aynısını yapmadığın çok açık.”
Arkamı döndüm, büyük bir nefes verdim ve son kez bizi uzaktan izleyen Liten’e doğru baktığımda ona söyleyebilecek hiçbir şeyim olmadığını fark ettim. Ona karşı acımasız olamazdım, her ne olursa olsun.
Birkaç adım attığımda hiç beklemiyordum ama arkamdan adım sesleri geldiğini işittim ve sonrasında Veyn’in “Liora,” dediğini duydum. Omzumun üzerinden ona doğru baktığımda gözlerindeki ifade beni tamamen bozguna uğratmıştı. Sanki az önce giden ben değildim, asıl şimdi gittiğimi idrak ediyordu. Kaşları çatıktı, ilk kez kelimeler dudaklarından çıkarken teklediğini hissettim. “Benim hizmetkarım olmadığın sürece seni Thalron’da yaşatmazlar.”
Güldüğümde kahkaham kulaklarımıza doldu. “Sana dünya hakkında son kez bir şey söyleyeyim mi, Veyn?” Cevap vermesini bile beklemeden devam ettim. “Bazı insanlar bu hayatta gururu için yaşar ve o insanlar gururuyla ölmeyi yeğler, ben de tam olarak o insanlardanım.”
Yeniden arkamı döndüğümde ve hızlı adımlarla yürümeye başladığımda soğuk ayaklarımı acıtıyordu ama umurumda değildi; öfkeliyken her şeyi yapabilirdim ama Veyn benim kalbimi kırmıştı ve bunun artık bir telafisi yoktu.
3 GÜN SONRA…
Şarkı: Helvegen, Kalandra
Hayatım zorken artık çok daha zor bir hale gelmişti ve bunu kendi ellerimle yapmıştım ama ufacık bile pişman değildim.
Çünkü gururum galip gelemeyeceğim tek savaşımdı. İnsanı ayakta tutan omurgasıydı, ruhun omurgası ise gururdu bana kalırsa. Eğer gururumdan vazgeçersem kendimden vazgeçerdim ve ben böyle bir kadın değildim.
Üç gündür Köksüzlerin kalesinde, ufacık bir dairede tam otuz kişi kalıyorduk. Yataklar yan yanaydı, uyumak neredeyse imkansızdı çünkü herkes yanındaki için tetikteydi ve özellikle yeni gelenlerin çoğu hâlâ gözyaşları içinde uyuyorlardı. İkinci gece bir kadının ağlamasından uyku uyuyamamıştım ve bir adam, o kadına saldırdığında insanlığın Köksüzler tarafından da kaybedildiğini görmüştüm.
Yemek sadece sabahları ve akşamları veriliyordu; sabahları bir parça ekmek ve yanında su, akşamları ise üzüm, ringa balığı ve ardıç çayı. Thalron’a hâlâ hiçbir şekilde güvenmediğim için sabahları su içiyor, akşamları ise üzümü yiyordum. Fakat ikinci günün akşamında artık güçten düştüğümde sirkeye ve tuza batırılmış ringa balığını dayanamayıp yemek zorunda kalmıştım. Her gün farklı bir balık, farklı bir çay vardı ama elbette ki tatları Veyn’in kalesindeki kadar lezzetli olmuyordu.
Veyn. Adı zihnimin içinde duyulduğunda bile kaşlarım çatılıyordu. Onu üç gündür görmemiştim, her gün ruhsal rehberle görüşmelerimiz oluyordu ve görüşmelerin olduğu yer onun kalesine çok yakındı ama ne adını duymuştum ne de ondan bir iz. O benden çoktan vazgeçmişken benim de ondan vazgeçiyor olmam işine gelmiş olmalıydı.
Bir beladan kurtulmuştu.
Köksüzlerden neredeyse kimseyle konuşmuyordum, onlar da zaten benimle konuşmaya pek meraklı değildi. Bir tanesi “Valenka,” demişti tiksinir gibi fakat bakışlarımı direkt ona çevirdiğimde korkuyla gözlerini kaçırmıştı. Köksüzlerin arasına karıştıktan sonra Tanya’nın ne demek istediğini artık daha iyi anlıyordum, herkesin bana karşı bir korkusu oluşmuştu, belki soyadımdan belki de gerçekten bir büyücü olduğuma inandıklarındandı, bilinmez.
Ruhsal rehberi bekliyordum, bir gözüm kapıdaydı. Vakit öğleden sonra olmalıydı, iki gündür derse giren kişi başka bir Din İnsanı’ydı fakat bugün Alva’nın geleceğini çok iyi biliyordum ayrıca Tanya’yı da bugün görebilecektim çünkü çarşamba günleri olan sınıf genelde karma oluyordu.
Yerde oturmuş ellerimle oynarken üç gündür toplam ne kadar uyuduğumu düşünmeye çalıştım. Belki altı saatti, belki de daha az bilmiyordum ama artık gözlerimde öyle bir baskı vardı ki sanki olduğum yere ya düşecektim ya da hiç olmadık bir yerde uyuyakalacaktım. Veyn’in kalesindeyken kendimi nasıl güvende hissediyorsam en derin uykularımı orada yaşamıştım, şimdi o güven de o uykular da bana fazlasıyla yabancı geliyordu.
“Liora,” diyen Tanya’nın sesiyle başımı kaldırıp ona baktım ve gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Hemen yanıma oturduğunda ben de ona gülümsedim. “Yorgun görünüyorsun, kızıl kafa.”
Derin bir nefes verdim. Tanya’nın hiçbir şeyden haberi yoktu, Veyn’in artık hizmetkarı olmadığımdan, Köksüzlerle beraber yaşadığımdan, bütün hayatımı aslında nasıl riske attığımdan. “Artık Veyn’in hizmetkarı değilim,” dedim fazla detaya girmeden. Tanya’nın şaşırmasını bekledim ama herhangi bir şaşkınlık belirtisi göstermedi. “Köksüzlerle beraber kalmak fazlasıyla yıpratıcıymış.”
Tanya, bana şöyle bir baktı, ardından çıplak ayaklarıma odaklandığında iç çekerek “Hizmetkarlıktan vazgeçeceğini zaten düşünüyordum ama botlarından vazgeçmesen daha iyi olurdu,” dedi yarı alaylı yarı üzgün. “Bu şekilde çok üşüyeceksin.”
“Galiba alıştım,” dediğimde sırıttım fakat ayaklarımın altı artık soğuk yanıklarıyla dolmuştu ve bazen geceleri acısından da uyuyamıyordum. “Ayrıca ondan gelen hiçbir şeyi istemiyorum.”
Tanya, boğazını temizledi ve önüne doğru döndü. “Dün Nord’un yanındaydı ama ne konuştular hiçbir fikrim yok,” derken kaşları çatıldı. “Sadece Veyn de fazlasıyla yorgun görünüyordu. Öfkeli olabileceğini düşünürdüm ama yorgun asla.” Umurumda değilmiş gibi omzumu silktiğimde bakışlarını bana çevirdi. “Nord’un yanından ayrılırken benim yüzüme uzun uzun baktı fakat hiçbir şey söylemedi. Nord’un söylediğine göre Veymor hâlâ senin gitmediğini bilmiyormuş.”
Ellerimi şakaklarıma bastırdım. “Aslında Veyn ve onunla alakalı hiçbir şeyi duymak istemiyorum, Tanya,” diye mırıldandım. “Hatta keşke onu hiç görmesem.”
Tanya kaşlarını kaldırdı. “Ona güvendiğin için mi bu kadar öfkelisin yoksa senden vazgeçtiği için mi?” Hiddetle bakışlarımı ona çevirdiğimde elbette ki en yakın arkadaşımın beni bu kadar açık görmesine şaşırmamam gerekirdi. “Liora burası Thalron ve Veyn, Veymor’un oğlu. O Thalron’un çocuğu, güvenmek senin hatandı, bunu biliyorsun değil mi? Eminim seni göndermenin başka yollarını da bulmaya çalışacaktır.”
Hâlâ beni göndermek için çaba verecekti, öyle mi? Alayla güldüm. “Elinden geleni ardına koymasın o halde.”
“Ondan korkmuyor musun?”
“Hayır.”
Tanya buna şaşırmıştı. “Bu da başka bir hatan bence.”
Dik dik yüzüne baktım. “Ondan korkmuyorum çünkü onunla geçirdiğim zaman boyunca onun kalbine saplanacak hançerin hangi açıdan gireceğini bile ezberledim, Tanya.” Zaaflarını biliyordum, sırlarını biliyordum, her şeyden önce bir insanla nasıl dövüştüğünü bile biliyordum. “Bu yüzden ondan korkmuyorum ve eğer korkacaksam da onun da benden korkacağına çok eminim.”
Duraksadı ve dudakları aralandı birkaç kez. Bir şey söyleyip söylememek arasında kararsız kaldığında parmaklarını kıvırcık sarı saçlarına geçirdi. “Lily,” dedi gözlerini kaçırarak. “Aranızda özel bir şeyler geçti, öyle değil mi?”
Gülümsedim fakat acı dolu bir gülümsemeydi. Kapının eşiğinden Alva girdiğinde bakışlarım ona takıldı ve onun da gözleri direkt beni buldu; birbirimize bakarken “Kısa süreli bir heyecandı onun için,” dedim kırgınlıkla. “Renksiz hayatına renk oldum ve en sonunda o renkten ya korktu ya da sıkıldı. Özet bu Tanya, sadece bu kadar.”
Tanya, elini sırtıma koyduğunda ve yavaşça okşadığında Alva kendisi için ayrılan masaya doğru ilerledi ve gözlerini bir an bile olsun benden ayırmadı. Aynı şekilde karşılık verdiğimde bu savaşı kaybeden o oldu, sonraki dakikalarda ise yine Thalron’un kurallarından, ayinlerinden, inanışlarından söz etti. Başta dinlemek gibi bir gaflete düşsem de sonrasında zihnim bulanıklaştı ve Alva’nın her cümlesinden gitgide uzaklaştım, onu dinlemedim bile. Thalron’un kuralları beni ilgilendirmiyordu çünkü o kurallara ayak uyduracak kişi ben değildim.
Neredeyse bir saatin sonunda Alva artık o karanlık konuşmalarına son verdiğinde sınıftakilere çıkmaları için müsaade verdi. Ayağa kalktığımda Tanya’ya kapıyı gösterip “Ben geliyorum,” dedim Alva’yla konuşacağımı belli ederek. “Beni kapıda bekle olur mu?”
Tanya, ikiletmeden başını salladı ve sonrasında kapıdan dışarı çıktı. İçeride ben ve Alva baş başa kaldığımızda onun yanına gittim. Hâlâ küçük masasının ardındaki yüksek sandalyede oturuyordu ve bu şekilde boyunun kısalığı da görünmüyordu. Önündeki kağıtlara şöyle bir bakarken benim onun yanına gittiğimi fark etti ama aldırış etmiyormuş gibi davrandı fakat en sonunda dik bakışlarım onu rahatsız etmiş olacak ki, “Hizmetkarlıktan vazgeçmiş olmalısın, Valenka,” dedi kağıtlardan gözlerini ayırmazken. “Çıplak ayakların adeta herkese yalnız olduğunu bağırıyor.”
Yutkundum ve Veyn hakkında konuşmak istemediğimi belli ederek “Notunu okudum,” dedim tek nefeste. “Fakat hâlâ neden onların bana yardım edeceğini düşündüğünü anlamıyorum.”
Alva’nın elleri duraksadı ve bakışlarını yavaşça kaldırdığında gözlerimin içine baktı. “Annenin yaşadığını biliyor muydun?”
“Annem hakkında hiçbir şey bilmiyordum,” dedim dürüstlükle.
Alva gerçekten şaşırmış görünüyordu. “Sana annenin yaşadığını ve Thalron’da olduğunu söylüyorum, sen ise bununla ne yapacağını mı soruyorsun?”
“Evet.”
Alva, gülmeye başladığında ellerini önünde birleştirdi ve gözlerini kıstı. “Düşündüğümden daha acımasızsın, Valenka. Annen bile umurunda değil, beni gerçekten çok şaşırttın.”
Ona annem hakkında düşündüklerimi söyleyip vakit kaybetmek dahi istemiyordum. “Benim Nessa Thalron’a ya da anneme ihtiyacım yok,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Benim gerçekten güce ihtiyacım var ve bana yardım etmek istiyorsan daha farklı bir yol göstermelisin.”
Alva’nın tek kaşı havalandığında baştan aşağı beni süzdü. “Seni eskisinden daha sakin görüyorum.” Hiçbir cevap vermeden yüzüne bakmaya devam ettim. “Fakat bilmen gerekir ki ben hiçbir zaman boş konuşmam, Valenka. Eğer Nessa Thalron’un ve Ravna Valenka’nın sana yardımcı olacağını söylüyorsam onları bulmalısın, bu annen olduğu için değil, Thalron’un karşısında savaşma kudretinde bulunabilecek iki kadınla birlik olman için attığım bir adımdı. Belki kalbinin bir yerlerinde annene kırgınsındır fakat savaşta kalp kırıklıkları, öfkeler ve ani kararlar sadece kaybettirir.” Alva alayla güldü. “Botların gibi.”
Öne doğru birkaç adım attım ve ellerimi masaya yerleştirdim. “Sen neden benim yanımda durmuyorsun?”
“Çünkü henüz büyümedin ve ben bir çocuk büyütmek istemiyorum.” Dilini üç kez damağına vurdu. “Ayrıca ben hayatımı bir kez riske attım, bir kez daha atabilmem için senin gücünü, kudretini ve sarsılmaz gururunun sakinliğini görmem gerekir.”
Alva öylesine akıllı bir kadındı ki bu cümlelerine bile yansıyordu, onun benim yanımda olduğunu hayal ettiğimde bile sanki daha çok güçleniyordum. “O halde beni büyütemiyorsan bile nasıl güçleneceğimi söyle,” diyerek üzerine gitmeye devam ettim. “Thalron’u tanımıyorum, insanları bilmiyorum, tek yaptığım savaşmak ama bu savaşta artık yapayalnızım.”
“Sen hep yapayalnızdın,” dedi Alva üstün bir sesle. “Sadece kalbin Veyn’i istedi çünkü kader sizi bir araya getirmek için bütün gücünü kullandı, kızım.” Söylediğini ne reddettim ne de onayladım. “Ve işin en garip tarafı, beni şaşırtan Veyn Thalron’un zaafına dönüşmüş olman.”
Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda “Zaaf mı?” diyerek kıkırdadım. “Veyn Thalron üç gün önce kafama bir çuval geçirdi, beni zorla bir gemiye bindirdi ve neredeyse Thalron’dan başka bir yere gönderiyordu.”
Alva söylediklerimi dinlerken gözlerinden bambaşka bir ifade geçti ve sonrasında “Artık daha da eminim,” diye mırıldandı. “Sen Veyn Thalron’un zayıf noktasısın, onun zaafısın ve onun için çok önemlisin.”
Ne demek istediğini sorgulayabilir, altında yatanları öğrenmek için çaba sarf edebilirdim ama bunları yapmak yerine “Bana yardım et,” diye fısıldadım öne doğru eğilip. “Eğer bende bir güç görmeseydin hiçbir şey yapmazdın, biliyorum ama o notu verirken de daha öncesinde benimle konuşurken de aslında çaba vermemi istiyordun.”
Alva gülümsediğinde şefkatli bir gülümsemeydi ama gerçek miydi, kendi kendime sorgulamak zorunda kalmıştım. “Thalron’da yaşayan insanların inancı kırılgandır, Valenka,” dedi tek nefeste. “Özellikle Tüccarların ve Köksüzlerin inancı daha kırılgandır çünkü alt kökenlerdir. Kaleyi direkt yakarsan herkesin nefretini kazanırsın fakat kalenin içindeki insanların kalplerine işlersen asıl o zaman yalnız kalmazsın çünkü bir insanın inancıyla, yüz insanın inancı asla aynı değildir. Sen bir Valenka’sın, burada yaşayan insanlardan bazıları kaçış noktası bulmak istiyor. Neden onların kaçışı olmayasın? Asiller ve Din İnsanları’yla savaşmayı bırak, Köksüzler ve Tüccarlarla barış sağla. Onlar senin kurtuluşun olabilir.”
Söylediklerini dinlerken aslında ne demek istediğini de anlıyordum ve anlamak, benim düşüncelerimi bambaşka noktalara iteklemişti. Yüzüne bakarken anladığımı anladı ve kibirli bir şekilde tebessüm etti. "Valenkalar hakkında hiçbir şey bilmiyorum,” dedim öfkeyle. “Veyn, Kızıl Kitap’ı benden aldı.”
“O halde Kızıl Kitap’a ulaşmanın bir yolunu bulacaksın,” dedi Alva omzunu indirip kaldırarak. “Ayrıca Nessa Thalron ve Ravna Valenka’yı da bulacaksın çünkü onları bulduğunda asıl önemli olanın onlar olduğunu göreceksin.”
Bir yanım kendi içimde annemin bütün bunlarla ne ilgisi olduğunu sormak istiyordu fakat olabildiğince bu sorudan da kaçtım çünkü kalp kırıklığı dediği o duygu asıl bu noktada devreye giriyordu.
Birkaç saniye sonra Alva’nın gözleri kapıya doğru döndü ve güldü; oturduğu sandalyeden kalktığında onun arkasından gitmek için hamle yaptım fakat kapıda bekleyen o kişiyi gördüğümde adımlarım olduğum yere mıhlandı.
Liten gelmişti. Üzerinde muhafız kıyafetleri vardı fakat yüzünde zırhı yoktu, bakışları Alva’nın üzerinde gezinirken onun Alva’ya karşı hisleri olduğunu bilmek içimi acıtmıştı ama artık bu duygulara da yer yoktu. İçimi acıtmayacaktı. “Seni bekleyen biri var,” dedi Alva o yöne doğru yürürken. “Doğru kararlar ver, Valenka.”
“Liten’le konuşmak istemiyorum,” dedim ağzımın içinde.
Alva duraksadı ve öyle şen bir kahkaha patlattı ki bir an neye güldüğünü sorguladım. “Liten ha?” dedi imayla. “Bunu sevdim.” Sonrasında kapının önüne kadar gitti ve aralarında öyle büyük bir boy farkı vardı ki imkansızlıklarıyla bir kez daha yüzleştim. “Rad9,” dedi hevesle ve sonrasında yeniden kahkaha attı. “Yoksa Liten mi demeliyim?”
“Yüce Alva,” dedi ellerini önünde birleştirip saygıyla başını eğerek. “Bana istediğiniz her şeyi söyleyebilirsiniz.”
Alva, gülümsemeye devam etti. “Liten’i sevdim,” dedi içten bir sesle. “Bundan sonra ben de sana Liten diyeceğim.” Ah, sonunda birisi benden sonra ona Liten diyordu ama artık ben demek istemiyordum, bunu bilmiyorlardı.
Alva gülümsemeye devam ederken Liten’in yanından geçmek için hamle yaptı fakat Liten “Yüce Alva,” dedi bir kez daha. “Size vermek istediğim bir şey var.”
Alva kaşlarını kaldırdı. “Nedir?”
Liten, elini üzerindeki zırhın içine attı ve sonrasında da tahtadan yapılmış yamuk bir bardak çıkarıp verdiğinde ona doğru uzattı. Üzerinde anlamadığım bir dilde kısa bir kelime yazıyordu. Dizlerinin üzerine çöktüğünde ve başını eğip bardağı Alva’ya uzattığın boyu hâlâ ona yaklaşabilmiş değildi. “Bunu ben yaptım.”
Alva yavaşça bardağı eline aldı ve çevirdiğinde üzerindeki kısa kelimeyi okudu. “Üşüme.” Başını kaldırıp Liten’in gözlerinin içine baktı. “Ne demek istiyorsun Liten?”
Liten yutkundu ve çöktüğü yerde hâlâ başını yerden kaldırmadı. “Cüceler çok üşür, bizim gibi değillerdir,” dedi. “Sıcak çayınız için bardak.”
Alva dudaklarını ıslattığında ve bardağı elinde çevirdiğinde göz ucuyla bana baktı; bir an çok büyük bir tepki verebileceğini bile düşündüm ama Alva, en sonunda beni rahatlatarak içten bir şekilde tebessüm etti. “Bunu kullanacağım,” dedi sadece ve elinde bardağı sıkıca tutarak gözlerini Liten’den ayırmadı. “Teşekkür ederim.” En azından Alva, Veyn gibi değildi, teşekkür edebiliyordu.
Liten başını salladığında ve Alva, ikimize şöyle bir bakıp yanımızdan yürüyüp geçtiğinde Liten de birkaç saniye sonra çöktüğü yerden kalkıp bana baktı.
Hiçbir şey söylemedim, hiçbir şey yapmadım hatta onunla daha fazla göz teması bile kurmak istemediğimden ben de Alva’nın çıktığı yöne doğru yürümeye başladım fakat Liten’in “Veyn’in Liora’sı,” demesiyle adımlarım durdu. Omzumun üzerinden tek kaşımı kaldırıp ona baktığımda Liten, hem afallayarak hem de doğru kelimeleri bulmaya çalışarak bana doğru büyük bir adım attı.
“Bana bir daha o şekilde seslenme,” dedim oldukça net bir sesle. “Çünkü artık Veyn’in Liora’sı değilim.”
Yeniden arkamı döndüğümde ve yürümeye başladığımda Liten direkt yanıma geldi hatta önüme geçip beni durdurdu. “Yüce Veyn sizi emrediyor.”
Yüce Veyn beni emrediyor. Beni emrediyor. Emrediyor. Emretmek!
Kalbimin üzerinde bir öfke alevlendiğinde bunu Liten’e göstermekten bir an bile geri durmadım ve sonrasında tek nefeste “Gelmiyorum,” dedim başımı sallayarak. “Yüce Veyn’e söylersin, bana karşı emirleri artık işlemiyor.”
Yürümeye devam ettim fakat koca Liten’in tek bir adımı neredeyse benim üç adımıma bedeldi. “Kesin emri,” dedi üzerine basa basa. “Veyn’i reddetmek yasaktır.”
“İyi o zaman, Yüce Veyn’e söylersin, bana emretmek de artık yasak,” dedim ve yürümeye devam ettim. Hemen ileride Tanya durmuş beni bekliyordu, yanımda yürüyen Liten’i gördüğünde bozguna uğradı ama belli etmemeye çalıştı. “Ve Thalron’un yasakları da artık umurumda değil, onun yanına gitmeyeceğim.”
Her şey bir yana Liten’i yanıma gönderiyor, onun yanına gitmem için emir veriyor ve buna ayak uydurabileceğime inanıyordu öyle mi? Daha çok beklerdi, canımı vereceğimi bilsem bile onun ayağına asla gitmezdim.
Liten yeniden önüme geçip beni durdurdu. “Yüce Veyn size botlarınızı geri vermek istiyor,” dedi bu kez. “O da sizin üşümenizi istemiyor.”
“O halde Yüce Veyn’e söyle, botlarımı ellerine geçirsin ve dairesinde kutup ayısı yürüyüşü yapsın.”
Liten şaşkınlıkla bana baktı. “Bunu mu söyleyeyim?”
“Evet,” dedim hiç şüpheye düşmeden. “Şimdi önümden çekil, daha fazla konuşmak istemiyorum.”
Liten önümden çekilmedi ve sonrasında üzerindeki muhafız kıyafetinin içine elini atıp camdan bir şişe çıkardığında içinde rulo şeklinde bir kağıt ve hizmetkar bilekliğimin olduğunu gördüm. Bir anlık afalladığımda ve dizlerimin titrediğini hissettiğimde bunu Liten’e belli etmemek için çaba sarf ettim ama boşaydı; bu şişeyi Veyn göndermiş olmalıydı.
Liten, aklımdan geçeni okumuş gibi şişeyi bana doğru uzattı. “Yüce Veyn bunu size vermemi emretti.”
Bir yanım o şişeyi almayıp yürüyüp gitmek istiyordu ama içimdeki o kocaman merakla savaşabilmek neredeyse imkansızdı. Liten’in Veyn’in yanına gidip her detayıyla her şeyi anlatabileceğine inanmıyordum, şu an dizlerimin titremesi ve heyecandan ne yapacağımı bilememek gibi fakat o kadar uzun süre şişeye bakmıştım ki Liten bir anlık almayacağımı bile düşünmüştü.
En sonunda daha fazla dayanamayarak şişeyi elinden çekip aldım ve mantar tıpasını sertçe çıkardığımda avcumun içine o rulo şeklindeki kâğıt düştü, bileklik ise ona dolanmıştı. Kendime daha fazla düşünme fırsatı vermeden kâğıdı yavaşça açtığımda kalbimin teklediğini hatta durduğunu hissettim sanki.
Veyn benim gözlerimi çizmişti. Sadece gözlerim vardı ve kara kalemle çizilmiş, hiçbir renk yoktu.
Altına ise tek bir not düşmüştü:
Kendi gözlerimin gördüğü gibi çizdim, renkler ise sadece senin ellerinden olacak.
ARTHUR THALRON
Bunu beklemiyordum hatta öyle bir beklemiyordum ki notu kaç defa okuduğumu bile bilmiyordum; ona renksiz hayatı olduğunu söylemiştim ve şimdi bana bu çizimi göndererek aslında benim renkleri getireceğimi belli etmek istiyordu.
Buna fazlasıyla hazırlıksız yakalanmıştım çünkü Veyn’in ben onun hizmetkarlığından vazgeçtikten sonra bir adım atmak bir yana dursun bana karşı tek bir kelimesinin bile olamayacağını düşünmüştüm fakat bakıldığında Veyn benim gözlerimi çizmişti.
Hayır, diyordu bir yanım, yaşatılana kör olmamalısın. Diğer yanım evet, diye haykırıyordu, onun bu yaptığı kalbini yumuşattı, Valenka, kabul et.
Hayır diyen beynimdi, evet diye haykıran ise kalbimdi.
Ben ise beynimi dinleyip kâğıdı ve bilekliği yeniden şişeye koyarak Liten’e uzattım. “İstemiyorum,” döküldü dudaklarımdan ama kalbim aksini haykırsa da onu bu kez dinlememeye kendi içimde söz verdim. “Kendi siyahlığının ona yetebileceğini söyle.”
Yine yürümeye çalıştım ama bu kez Liten keskin bir şekilde elleriyle beni durdurdu. “Bana Liten demedin.”
Burnumdan nefesimi verdim ve sonrasında kollarımı önümde bağlayıp dik dik ona baktım. “Planınız ne?” diye sordum öfkeyle. “Beni götüreceksin ve o benimle konuşurken sen yine kafama bir çuval geçirip beni zorla bir gemiye mi bindireceksin?”
Liten “Hayır,” dedi dehşetle. “Böyle bir emir almadım.”
“Alsan yapacaksın yine öyle mi?” Liten sessiz kaldı, işaret parmağımı kaldırıp ona salladığımda kocaman cüssesiyle benden korkuyormuş gibi hissetmiştim. Benden değildi aslında, söyleyeceklerimdendi belki de. “Her şeyden önce,” dedim kırgınlıkla. “Biz seninle arkadaştık, ben sana gerçekten güveniyordum fakat sen benim güvenimi yerle bir ettin.” Başımı iki yana salladım. “Onun emirlerinden çıkmamanı anlıyorum ama en azından öncesinde beni uyarabilirdin, bunu bile yapmadın.”
Liten’in dudakları büküldüğünde kocaman adam bir çocuk gibi bana hüzünle baktı. “Yüce Veyn’e sadakatle bağlıyım, Veyn’in Liora’sı.”
“Bana şöyle söylemekten vazgeç,” dedim ve yeniden arkamı dönüp Tanya’ya doğru ilerledim, Liten hâlâ peşimdeydi. “Ve beni rahat bırak, Veyn de her ne istiyorsa kendi kendine konuşup bunu halledebilir.”
Liten benim şaşırmama sebep olarak “Yüce Veyn sadece sizi görmek istiyor,” dedi dürüstçe. “Hiçbir şey değil, sadece sizi görmek istediğini söyledi.”
Duraksadım, adımlarım da duraksadı ve omzumun üzerinden ona doğru baktım. “Ona artık beni görmemesi gerektiğini söyle, Thalron kuralları gereği bir Asil, bir Köksüz’le konuşamaz, bunun farkına varsın.”
Liten, yüzünü buruşturdu. “Ben hepsini nasıl söyleyeceğim?” dedi kendi kendine konuşur gibi. “O kadar ezberim yok.”
“Umurumda değil.” Yeniden yürüdüm ve neyse ki Tanya’nın yanına vardığımda kaşlarımı kaldırarak “Tanya,” dedim derin bir nefes vererek. “Korven’i görmek istiyorum, bunu ne zaman yapabiliriz? Ona teşekkür etmem gerekiyor, beni kurtardığı için.”
Liten sorumu duyduktan sonra aklına bunu da söyleyeceğini kazıdığına emindim ama asıl amacım da tam da buydu. Durmadan alt köken diye yerden yere vurduğu Korven sayesinde yeniden Thalron’daydım ve bunu Veyn bilmek zorundaydı.
Tanya, ne yapmaya çalıştığımı anladığında “Yarın bir çaresine bakacağım,” dedi ağzının içinde ve sonra Liten’i inceledi. “Yine mi kaçırılıyorsun, Liora?”
“Hayır.” Arkamı Liten’e tamamen döndüm ve Tanya’yı da kolundan tuttuğum gibi yürütmeye başladım. Neyse ki Liten geride kaldığında ve artık peşimden gelmediğinde yerdeki karlar sanki ayaklarımı bıçak gibi kesiyordu ama yine de dik yürümekten bir an bile vazgeçmedim. Bunu söylemezdi belki ama eğer söylerse de her şeye rağmen dimdik durduğumu bilmesini istiyordum.
Başka bir açıklığa geçtiğimizde “Neden muhafızı burada?” diye sordu Tanya.
“Veyn beni görmek istiyormuş,” dedim yüzümü buruşturarak. “Hayır, hatta emrediyormuş.”
“Gitmedin,” dedi Tanya biz bir köşeye geçerken.
“Evet,” diyerek kollarımı önümde bağladım ve Liten’e yeniden döndüm. Veyn’in kalesinin olduğu tarafa doğru yürüyordu. “Çünkü onu görmek istemiyorum.”
Tanya büyük bir nefes verdi. “Peki Korven’i görmek konusunda ciddi miydin?”
Bakışlarımı ona çevirdim. “Evet fakat o Veymor’un yanındayken bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyorum,” diye mırıldandım. “Bir çaren var mı?”
Tanya gözlerini kıstı ve sonrasında “Sanırım Veymor’un yarın akşam bir yemeği olacak, Nord onun için hazırlanıyordu, klasik aile yemeği,” dedi. “Özel yemeklerine Korven’i götürmüyor diye biliyorum, o zaman Veymor’un kalesinin oraya gidip Korven’i bulabiliriz.”
“Tamam,” dedim başımı sallayarak ve sonrasında kaşlarım çatık bir şekilde Liten’in bıraktığı boşluğa bakmaya devam ettim.
“Liora,” dedi Tanya daha fazla dayanamayarak. “Veyn’in her şeye rağmen seni görmek istemesi çok büyük bir şey, bunun farkındasın değil mi?”
“Umurumda değil.” Bu aralar ağzımdan en çok çıkan iki kelime bu olmaya başlamıştı. “Büyük ihtimal hata yaptığımı söylemek için beni yanına çağırıyordur ama artık onun kibrini kaldırabilecek durumda değilim.” Bir Din İnsanı bizim olduğumuz tarafa doğru yürümeye başladığında olabildiğince Tanya’dan uzaklaştım çünkü bir Tüccarla bir Köksüz’ün konuşması da yasaktı. Özellikle o Köksüz Liora Valenka ise. “Yarın akşam görüşürüz,” dedim elimi kaldırıp ona git işareti yaparak. “Başın belaya girmeden kalene dön, Tanya.”
Tanya da başını salladığında benden uzaklaştı ve o gittiğinde yine yapayalnız kalmıştım. Öylece, durduğum yerde hem Liten’in hem de Tanya’nın gittiği boşluğa doğru baktım. Çevremden insanlar gelip geçiyor, bakışlarını bana değdirmemek için sanki çaba sarf ediyorlardı.
***
Şarkı: Dawn of Faith, Eternal Eclipse
Dışarıda buz gibi soğuk hava vardı ve Köksüzlere ait olan kalenin içi o kadar soğuktu ki üzerimdeki o ince battaniyenin beni ısıtmasının imkanı bile yoktu. Saat kaçtı bilmiyordum ama çoğu kişi ya uykudaydı ya da soğuktan konuşmaya mecalleri kalmamıştı. Şimdi burada, insanların çektiklerini çok daha net görebiliyordum ve Alva’nın ne demek istediğini daha net anlıyordum.
Asillerle ve Din İnsanları’yla gücümün yettiği kadar savaşabilirdim fakat elime hiçbir kazanç geçmezdi çünkü onlar Thalron’da hayatı en güzel şekilde yaşayan kişilerdi. Tüccarlar ve Köksüzler hatta özellikle Köksüzler için hayat o kadar zordu ki, onları buradan kurtarmak bir yana dursun sıcacık bir yer vermek, güzel bir yemekle karınlarını bile doyurmak onlar için yeterli gelebilirdi.
Yan bir şekilde yatıp dizlerimi karnıma doğru çektiğimde kendime sarılarak ısınmaya çalıştım ama imkansızdı. Küçücük pencereden gördüğüm kadarıyla kar durmaksızın yağıyor, gecenin karanlığı çok daha fazla gökyüzünü esir alıyordu.
Sırtüstü yattım bu kez sonrasında da diğer tarafa doğru dönüp dizlerimi karnıma çektim. Bir plan yapmam gerekiyordu, bir adım atmam gerekiyordu, bir yol çizmem gerekiyordu ama nereden başlamam gerektiğini bilemiyordum. Şimdi buradaki Köksüzlere kalkıp konuşsaydım hiçbirisi beni anlayamazdı, özellikle de şimdi çünkü herkes kendiyle savaş içerisindeydi. Avazım çıktığı kadar bağırsam benim için sadece kayıp olurdu, bunu anlayabilecek kadar Thalron’da vakit geçirmiştim.
Kapının önünde hareketlenme olduğunda ve ağır demir kapı ses çıkararak açıldığında elim direkt başımın altındaki semsert yastığın altındaki hançere doğru gitti. İçeriye oldukça iri cüsseli birisi girdiğinde Köksüzlerden bazıları başını kaldırıp baktı, bazıları battaniyeyi daha fazla kafasına kadar çekti. Arada sırada nöbetçi muhafızlar girip bizi kontrol ediyordu, onlardan birisi sandım fakat o iri cüsse gitgide yaklaştığında ve pencereden vuran loş gökyüzünün ışığı o yüze doğru çarptığında şaşkınlıkla dudaklarım aralanmıştı.
Liten gelmişti. Yine.
Yattığım yerden direkt doğruldum ve benden başka kimse bunu yapmadığında Liten’in bakışları direkt benim olduğum tarafa doğru döndü; adımları duraksamak yerine daha da hızlandı. Hâlâ elimde sıkıca hançeri tutarken yanımda uyuyan Köksüz, battaniyenin arasından benim olduğum tarafa doğru baktı; genç bir kadındı, benden bile genç olmalıydı, ağzını bıçak açmamıştı günlerdir ve şu andan sonra da bir daha açabileceğine inanmıyordum.
Liten, ayaklarımın ucuna gelip durduğunda ellerinin boş olmadığını gördüm.
Bir elinde botları tutuyordu, diğer elinde ise camdan bir şişe vardı. Onu yine Veyn göndermiş olmalıydı.
“Veyn’in Liora’sı!” dedi yüksek bir sesle, herkesin duyduğuna öyle emindim ki, boşta kalan elimle alnıma vurdum. “Yüce Veyn sizi asla emretmiyor, sadece görmeyi istiyormuş!”
“Bağırma,” dedim dişlerimin arasından kısık bir sesle ve sonrasında üzerimdeki battaniyeyi diğer tarafa fırlatıp zorlukla ayağa kalktım. Liten daha ne yaptığımı bile anlamamışken onu kolundan tuttuğum gibi Köksüz kalesinin kapısına doğru yürüttüm. Elbette yürümeyebilirdi ama ne yaptığımı anladığında bana ayak uydurdu.
Birkaç saniye sonra kalenin dışına çıktık, kapıyı ise ardımdan kapattım. “Burada ne işin var yine?” dedim büyük bir şaşkınlıkla, elimde hala hançeri tutuyordum.
Liten’in üzerinde siyah Köksüz kıyafetleri vardı, muhafız kıyafetleri olmadığında Köksüz kıyafetlerini giyiyordu ama benden zıt bir şekilde onun ayaklarında botları vardı.
“Yüce Veyn beni gönderdi,” dedi başını sallayarak ve sonrasında botları çıplak ayaklarımın önüne koydu. “Botların burada.” Elindeki şişeyi bana uzattı. “Ve bunu sana vermemi istedi.”
Kollarımı önümde bağlayıp bakışlarımı Liten’den bir an bile olsun ayırmadım. “Sana söylediklerimi Veyn’e iletmedin mi?” diye sordum kızgınlıkla.
“Söyledim,” dedi Liten derin bir nefes vererek. “Sizi emretmiyor, sizi görmek istiyor hatta,” doğru kelimeyi bulmaya çalışıyormuş gibi uzun süre düşündü ve sonra gözleri açıldı, “rica ettiğini söyledi. Rica etmek ne demek?”
Başka bir zaman olsa teşekkür bile etmeyen Veyn’in rica etmesine dakikalarca gülebilirdim fakat şu an gülemeyecek kadar kendimi öfkeli hissediyordum. “Gelmeyeceğim.”
Liten, başını iki yana salladı ve botları işaret etti. “Kutup ayısı olmak istemiyormuş,” dedi ezberden giderek. “Bu botların bir tek senin ayaklarına yakıştığını söyledi.”
Büyük bir nefes verdim ve Liten’in gözlerinin içine bakarak “Neden bunu yapıyor?” diye inledim. “Gelmeyeceğimi söylemiştim.” Liten hiçbir cevap vermeden elindeki cam şişeyle bana bakmaya devam etti, o şişenin içinde bir kağıt vardı yine ve bu kez diğerinden daha farklı olabileceğini düşünmek beni daha büyük bir merak duygusuna itiyordu. “Gelmeyeceğim, asla gelmeyeceğim, bunu ona söyle.”
“Sizi görene kadar asla vazgeçmeyeceğini söyledi,” dedi Liten ve sonra şakağını sertçe kaşıdı. “Bir şey daha söyledi ama unuttum.”
Gözlerimi devirdiğimde bir kez daha elindeki o şişeye baktım; bir önceki gün getirdiği şişede sadece gözlerim çizilmişti ve şimdi bu kâğıdın içinde ne olduğunu daha çok merak ediyordum. Bir anlık hiç içine bakmamayı da düşündüm fakat içimdeki merak duygusuna yenik düşerek elinden şişeyi almam aynı anda oldu.
Hızlı bir şekilde şişenin mantar başlığını çıkardığımda ve kağıt avcumun içine düştüğünde oldukça sakin bir şekilde rulo şeklindeki kağıdı yavaşça açtım. Kâğıt yine benim hizmetkar bilekliğime dolanmıştı, sanki bana bir şeyler söylemek istiyor gibiydi ama onun söylediklerini anlamak istemeyen tarafımla yarış içerisindeydim.
Rulo şeklindeki kağıdı tamamen açtığımda kalbimin hızlandığını hissettim ve yutkundum. Artık çizimde sadece gözlerim yoktu, burnumu dudakları hatta yüzümün her gölgesine kadar çizmişti; saçlarımın bir rengi yoktu fakat saçlarımın ayrımına kadar detaylı çalışmıştı ve öylesine yetenekliydi ki yüzümde bir gülümseme oluşmadan edemedi.
Hayır, gülümsememeliydim fakat Liten’e göz ucuyla baktığımda onun beni izlemediğini gördüm. Resme yeniden bakışlarımı çevirdiğimde parmağımı yavaşça çizimin üzerinde gezdirdim. Beni bu kadar çok incelediğini ve bu kadar detayıma kadar hakim olduğunu bilmiyordum. Kara kalemle çizmişti yine, renkleri kullanamazdı ama bu şekilde bile aslında bu resim benim kalbimin yerinden çıkacakmış gibi hızlanmasına sebep olmuştu.
Hemen altındaki not aynı şekilde duruyordu, çok az bir farkla:
Kendi gözlerimin gördüğü gibi çizdim, renkler ise sadece senin ellerinden olacak.
Beni tekrar renksizliğimle baş başa bırakma.
ARTHUR THALRON
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes verdim ve sonrasında gözlerimi yeniden açtığımda hızlı atan kalbimin hâlâ bir şeyleri affetmediğinin farkındaydım. Affetmek bir yana dursun öyle kırgındım ve öyle güvenmiyordum ki bu bile bir oyunmuş gibi geliyordu. Bir yanım da Veyn gibi bir adamın bir an bile olsun beni bırakmadan bu denli peşime düşmesine fazlasıyla şaşırıyordu. Yeni eklediği cümlesinin altını çizmiş, sanki onun canını acıtan cümle sadece renksizliğiymiş gibi kalbimin üzerine baskı yapıyordu.
Alva haklı olabilir miydi?
Bir yanım haklı olmasını diliyordu ama bu yanımdan da nefret ediyordum.
Liten’in gözlerinin içine baktım ve bakışları ağır ağır bana döndüğünde kâğıdı yeniden rulo yapıp o bileklikle beraber yeniden şişenin içine koydum. Liten’in bunu beklemediği açık olacak ki kaşları havalandı fakat bir saniye bile kendime fırsat tanımadan şişeyi sertçe Liten’in göğsüne doğru dayadım. “İstemiyorum.” Ayağımın ucuyla ise botları itekledim. “Ona renksiz hayatıyla barışması gerektiğini söyle.”
Arkamı döndüm ve Köksüzler kalesine girmek için hamle yaptığımda Liten “O gerçekten seni görmek istiyor,” dedi kısık bir sesle.
“Fakat ben istemiyorum,” dedim ve sonrasında Köksüz kalesinin kapısını yüzüne öyle sertçe kapattım ki içerideki insanlardan bazılarının yerinden hareketlendiğine şahit oldum.
Kendimi yeniden benim için ayrılan yatağa bıraktığımda artık ne soğuğu hissediyordum ne de ayaklarımın altındaki o soğuk acıyı. Hatta öyle ki sanki vücudum cayır cayır ateşin ortasında kalmışçasına yanıyordu. Beni çizmişti, her zerremle. Kirpiklerimin her detayından çenemdeki çizgilere kadar dikkat etmiş olmalıydı ki, hepsi o çizimin içinde vardı. Zihninde beni düşünmüştü, hayallerinde ben vardım ve o resmi benim renklendirmemi istiyordu.
Aslında söylemek istediği sadece o resim değildi fakat kendi içimde onu asla affedemiyordum. Durmaksızın Liten’i yanıma göndererek neye ulaşabileceğine inanıyordu? Hâlâ Thalron’un çocuğu gibi davranıyordu ve ben artık bunu kabul etmeyecektim; o Veyn ise ben Liora Valenka’ydım, elbette ki üstünlüğüne üstünlükle karşılık verecektim.
Zaten bu yaptığımın artık onun için son hamle olduğundan neredeyse emindim, Veyn gibi birisi için bu kadarı bile fazlaydı. Reddedilmek bir yana dursun, renksiz hayatını da görmezden gelmiştim; onu tanıdığım kadarıyla bunu kabullenmeyecekti.
Ne yazık ki bir yanım onu hâlâ görmek istiyordu çünkü kalbimi dinlediğimde onu özlediğimi, onu gerçekten de çok özlediğimi hissedebiliyordum. Kavisli burnu, kalın dudakları, gülümsediğinde ortaya çıkan gözünün altındaki o gamzesi, yemyeşil gözleri, dağınık saçları…
Başıma kadar battaniyeyi çektiğimde onu zihnimden kovmak istedim fakat dakikalarca ve hatta saatlerce onu zihnimden bir an bile olsun kovamadım. Hatta öyle ki vakit öğle yarısını bulduğunda Tanya’yla konuştuğumuz saat gelip çatmıştı ama ben hâlâ o yatağın içinde, başıma kadar geçirdiğim battaniyeyle bir tek Veyn’i düşünmüştüm.
Tanya’yla sözleştiğimiz gibi Veymor’un kalesinin olduğu yere doğru ilerlerken başıma başlığımı geçirmiştim; gecenin karanlığı yine gökyüzündeydi fakat öğle vakti olduğuna emindim çünkü yıldızlar fazlasıyla parlak, ay ise oldukça şeffaf görünüyordu. Böyle olduğu zamanlarda genelde öğle vakti oluyordu, buna alışmıştım.
Neyse ki rüzgar dinmiş, karlar yağmayı bırakmıştı ama soğuktan parçalanan ayaklarım hâlâ büyük işkenceler çekiyordu.
Veymor’un kalesinin köşesine geldiğimde ve orada Tanya’yı beklemeye başladığımda eskiden olsa başlığımı açar, göğsümü gere gere burada yürürdüm fakat şu an saklanmam gerekiyordu çünkü Veyn’in artık hizmetkarı değildim ve eğer bir hizmetkar değilsem buralarda dolanmam yasaktı.
Kollarımı kendime sıkıca doladığımda ısınma ihtiyacıyla öne arkaya gitmeye başladım; tam o esnada Veymor’un kalesinin önünde bir hareketlenme oldu ve tanıdık yüzler, o kapıdan girmeye başladı. İlk önce Nord’u gördüm, hemen ardından kardeşlerini. Sonrasında birkaç Din İnsanı belirdi, en sonunda ise Maris. Hepsi, düzenlenecek olan aile yemeğine davetliydi; Maris’in olması elbette ki kaçınılmazdı. Annesi ve babası olduğuna inandığım o kişiler Maris’in yanında yürürken biraz daha köşeye sokulup kendimi gizledim.
Veyn neredeydi? Bu aile yemeğine katılmaması imkansızdı, demek ki daha öncesinde gelmişti.
“Liora.” Korkuyla irkildiğimde ve hemen arkama baktığımda Tanya’nın orada olduğunu gördüm, o da kendini başlığının arkasına gizlemişti. Büyük bir nefes verip “Beni takip et,” dedi ve sonrasında Veymor’un kalesine değil, hemen yanındaki kaleye doğru ilerledi. “Burası Nord’un kalesi, Korven de buraya gelecek.”
“Sen nereden biliyorsun?” diye sordum merakla.
“Çünkü Korven’le dün konuştum.” Şaşkınlıkla ona baktım. “Arada sırada Tüccarların kalesine geliyor, her neyse Liora, beni takip et, acele edelim çünkü her an biri gelebilir.”
Birkaç dakika sonra Nord’un kalesine arka kapıdan girdiğimizde bu kale, Veyn’in kalesinden daha karanlıktı ve daha renkliydi. Hemen girişte yeşil ve sarı renkte iki koltuk duruyordu, yerde yine kırmızı halılar vardı ama merdivenlerin tırabzanları beyaza boyanmıştı. Veyn’in kalesi kadar büyük değildi ama Veyn’in kalesinden daha az kasvetliydi.
Merdivenleri çıkmaya başladığımızda ve sonrasında bir odanın önüne doğru gittiğimizde hemen ileride, kapının önünde duran Korven’i gördüm ve onu gördüğüm anda, sanki geçmişim benim karşımda dikilip Korven’in yerini bir kez daha bana hatırlattı. Hep derdim, her ne olursa olsun, Korven’den vazgeçmezdim ve beni kurtarmış olması onu Veymor’un kollarına bıraktığım için daha fazla üzülmeme neden olmuştu.
Korven yerinden hareket etmezken bakışlarıyla bizi izledi, en karanlık tarafta duruyordu sanki ya da ruhuna bir karanlık çökmüştü, bilmiyordum ama sanki eski tanıdığım Korven’i göremiyordum veya ben eskisi gibi olamadığım için ondan ruhsal olarak adımlarca uzaklaşmıştım.
Karşısında durduğumuzda Korven, elini altın sarısı olan saçlarına geçirdi ve dağıtarak ikimizin yüzüne baktı. Hayır, dedim, kendi kendime. Bunu ikimize de yapmayacaktım, ruhlarımız arasında o mesafeyi açmayacaktım.
Hiç düşünmeden öne doğru atıldım ve Korven’i kendime çekip sarıldığımda bir karşılık vermesini bekledim fakat Korven’in kolları iki yanında sallanmaya başladığında şaşkınlıktan olabileceğini bile düşündüm; saniyeler sonra bile bir karşılık vermediğinde kaşlarım çatılarak geriye doğru çekildim. “Korven,” diye fısıldadım ellerimi omuzlarına yerleştirerek. “İyi misin?”
Korven, gözlerimin içine baktı ve sonrasında oldukça sakin bir sesle hatta kendisine bile yakışmayacak o sakinlikle “Neden görüşmek istedin, Liora?” diye sordu.
Bana ya öfkeli ya kırgın ya da bilmediğim bir sebepten dolayı mesafeliydi fakat bu kalbimi acıttığında “Ben sadece,” diyerek tekledim. “Sadece teşekkür ederim, o gemide olduğumu Tanya’ya haber verdiğin için.” Korven’in bir cevap vermesini bekledim ama o yüzüme bakmaya devam etti. “Fakat görüyorum ki teşekkür ettiğim o kişi, benim tanıdığım kişi gibi bana bakmıyor.”
Korven, yutkundu ve gözlerine bir anlık kederin çöktüğünü gördüm; öyle net bir geçişti ki, bu kederin nedenini merak ettim fakat hemen sonrasında yüzü sertleştiğinde “Ben de teşekkür ederim, Liora,” dedi sadece dudaklarını oynatarak. “Veymor tarafından esir tutulmama sebep olduğun için.”
Kalbimin üzerine bir hançer saplasa daha az acırdı, bunu bilmiyordu. Veyn, beni Veymor’un Korven’i zehirleyebileceği konusunda uyarmıştı fakat bu zehirden ziyade bir çöküş gibiydi, Korven sanki Veymor’un etkisi altına girmekten ziyade, onun boyunduruğu altında kendini esir etmişti.
“Sana zarar veriyor mu?” diye sordum baştan aşağı onu inceleyerek. “Sana kötü bir şeyler yapıyor mu?”
“Hayır,” dedi Korven ve sonrasında bakışlarını Tanya’ya doğru çevirdi. “Bana tek yaptığı gerçekleri göstermek.” Gerçekler? Tanya’yla birbirimize baktık fakat Korven yeniden bana döndüğünde kaşları hafifçe çatılmıştı. “Fakat sen söyle Liora, kaç kez daha canını tehlikeye atacaksın?” Sorusuna hazırlıksız yakalanmıştım. “Beni ve hatta Tanya’yı karanlığa sürükledin, beni Veymor’un inine soktun, seni korumak için ruh bağı olmak istedim fakat bunu da reddettin.” Dişlerini öfkeyle sıktı. “Veyn’in gerçek bir hizmetkarı oldun, her anlamda ve onun için çalışmaya başladın. Benimle ruh bağı olmak, Veyn’in hizmetkarı olmaktan çok mu daha kötüydü?”
“Anlamıyorum, Korven,” dedim afallayarak. “Öfkeli olmanı anlayabilirim fakat…”
“Anlayamazsın.” Korven’in sesi düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı. “Burada, Veymor’un yanındayım ve her gün nelere şahit olduğumu, her gün nelerle yüz yüze geldiğimi ve nelere sürüklendiğimi tahmin bile edemezsin. Senin için buradayım, sana yardımım olması için ama ne var biliyor musun?” Bana doğru yaklaştı ve fısıldayarak devam etti. “Ben kendimi kaybetmeye başlıyorum çünkü Thalron beni sömürüyor, anlıyor musun? Ve bütün bunların ortasında seni korumak için kendi canımı da tehlikeye atıyorum.” Eliyle geçiştirdi sanki bütün bunlar problem değilmiş gibi. “Sen ise…” Sustu, gözlerini kapattı ve sonrasında başka tarafa baktı. “Sen ise Veyn’e güvenip bana sırtını dönüyorsun.”
Korven’in yüzüne bakarken sadece öfkeyi görüyordum ama o bile tam olarak neye öfkelendiğini bilmiyor gibiydi. İçimden bir ses Veyn’e karşı duyduğu nefretinin başka sebepleri olduğunu söylüyordu. “Veyn’den nefret ettiğin kadar Veymor’dan da nefret etmen gerekir,” dedim kendimi tutamayarak. “Fakat sen ondan nefretle bahsetmiyorsun, Korven. Neden?”
Korven’in sert bakışları bana döndüğünde “Çünkü inine soktuğun Veymor, beni korumaktan başka hiçbir şey yapmıyor,” dedi. Bunu dediği an, geriye doğru adımlamam ve büyük bir şaşkınlıkla ona bakmam bir oldu. Aynı şeyi Tanya da yaptığında ikimiz de bozguna uğramıştık. Belki de Veyn’den bu denli nefret etmesinin sebebi bile Veymor’du. Veymor, Korven’in içine işliyordu.
“Korven,” dedim ve sonrasında daha fazla duramayarak ellerimle yüzünü avuçladım onu sarsmak istermiş gibi. “Korven Talisker, onun seni manipüle etmesine izin vermiyorsun, öyle değil mi?” Başımı art arda iki yana salladım. “Kim olduğunu, nereden geldiğini, bizleri, aramızdaki bağı unutmuyorsun değil mi?”
Korven, yutkunduğunda geri çekilmesini bekledim ama o, omuzlarını düşürdüğünde ve yenik bir şekilde nefesini verdiğinde çaresizce “Çabalıyorum,” diye fısıldadı. “Fakat sanki Thalron beni içine çekiyor, Liora. Durduramıyorum.” Elleriyle yüzündeki ellerimi tuttuğunda başını önüne doğru eğdi. “Her gün ama her gün Veymor sanki bilerek beni yanında tutuyor, her cümlesine, her inancına, her ayinine şahit oluyorum. Gözlerimi kapatmak istesem kapatamıyorum artık gitmek istesem gidemiyorum, burada kilitli kaldım ve aklım,” parmaklarını şakaklarına bastırdı, “aklım bulanıyor, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kestiremiyorum.”
Şarkı: The Stranglers, Golden Brown (Slowed Version)
Son kelimesini söyledikten hemen sonra arkamızdan adım sesleri geldi. Refleksle başımı çevirdiğimde, ellerim hâlâ Korven’in yüzündeydi.
Gelen kişi Liten’di ama yalnız değildi. Bir adım arkasında, güçlü duruşuyla Veyn vardı.
Onu gördüğüm an dudaklarım şaşkınlıkla aralandı çünkü Liten’i kaç kez gönderirse göndersin, kendisinin bir gün ayaklarıma geleceğini asla düşünmezdim ama buradaydı. Hemen arkamdaydı ve bize bakıyordu.
Veyn yavaşça başını eğdi. Dudakları aralandığında bakışları benden, Korven’in yüzündeki ellerime kaydı. O an yutkunduğunu çok net gördüm. Yeşil gözleri karardığında, şaşkınlığım bedenimi ele geçirmişti; ellerimi Korven’den çekmekte zorlandım çünkü parmaklarım titremeye başlamıştı.
Kumral saçları alnına düşüyordu, sakalları yeni tıraşlanmış gibiydi. Üzerinde Asil kıyafetleri vardı; altın kemeri belindeydi. Resmî bir görüşmeye gider gibiydi, oysa buradaydı. Hem de bütün ailesi, Veymor’la birlikteyken.
Bize bakarken çenesi daha da keskinleşti, kalın dudakları düz bir çizgiye dönüştü. Gözlerini ayırmadan bulunduğumuz yere doğru yürümeye başladığında yerin sarsıldığını sandım ama sarsılan yer değildi. Bendim. Günlerdir onu görmemiştim ve lanet olsun ki, onu özlediğimi bir kez daha fark ettim. Bu duygu şimdi bile kalbime nasıl uğrayabiliyordu, anlayamıyordum.
Ellerimi yavaşça Korven’in yüzünden çektiğimde, sırtımı bilinçsizce ona döndüm; onu korumak ister gibi. Tanya hemen yanımdaydı. Veyn her adım attığında bakışları biraz daha arkamdaki Korven’e kilitlendi. Bana bakmıyordu. Sanki orada yokmuşum gibi, sadece onu izliyordu.
En sonunda aramızda bir adımlık mesafe bırakıp durdu. Ellerini arkada birleştirdi, çenesini hafifçe havaya kaldırdı. Bizden saygı beklediğini o duruşla bile hissettirdi. Tanya hiç düşünmeden ellerini önünde birleştirdi. Korven’e baktım; onun da aynısını yaptığını gördüm.
Ben yapmadım. Gözlerimi ondan ayırmadan bakmaya devam ettim. Bir şey söylemesini bekledim.
Ama Veyn, konuşmak yerine gözlerini bir an bile Korven’den çekmedi.
Sonra, bıçak kadar keskin bir hamleyle yanımdan geçti ve Korven’in tam karşısında durdu. Ne olduğunu anlayamadan, elleri, tıpkı benim az önce yaptığım gibi, Korven’in yüzünü kavradı. Gözlerim irileşti. “Ne yapıyorsun?” dememe fırsat kalmadan, ellerini yavaşça aşağı indirerek Korven’in yüzüne birkaç kez vurdu. Ne tokattı bu. Ne de yumruk. Sessizdi. Kontrollüydü.
Ve aşağılayıcıydı.
Belki sert bir darbe çok daha görünür olurdu ama bu başka bir şeydi. Korven’in dişlerini sıktığını gördüm. Acıdan değil. Kendini tutmaktan.
“Veymor senin boş kaldığın zamanlarda buralarda dolandığını biliyor mu, alt köken?” diye sordu aynı kibirle ve aşağılayıcı ses tonuyla. “Yoksa bunu da babamın inine gizli saklı girdiğin gibi saklıyor musun?”
Korven, yutkunduğunda Tanya, büyük bir endişeyle bana baktı. “Veyn,” dedim hemen arkasından. “Ne yaptığını sanıyorsun?”
“Soru sordum,” dedi Veyn, Korven’e baskın bir sesle. “Bana cevap vermek zorundasın.”
Korven, dişlerinin arasından “Beni buraya Liora çağırdı ve onları görmek hakkım,” diye mırıldandı. Veyn en sonunda yüzündeki ellerini çektiğinde ve yeniden arkada birleştirdiğinde kaşlarını kaldırdı.
“Seni Liora çağırdı demek,” dedi sesi yüksek çıkarken. “Neden çağırmış Liora seni?”
Korven göz ucuyla bana baktığında şaşkına uğratarak “Bu ikimizin arasında,” diyerek çıkıştı. Korven Veyn’e tepki veriyordu ve sonrasında neler olacağını hayal bile edemiyordum.
Veyn’in öfkelenmesini ve büyük bir tepki vermesini bekledim fakat o gülümsediğinde kollarını iki yana açarak “İkinizin arasında mı?” diye sordu omzunun üzerinden bana da bakarak. “İkinizin arası diye bir şey yok, varsa da ikinizin arasında ben varım, gördüğün gibi.” Kollarını aşağıya indirdi ve sonra Korven’e dik dik baktı. “Ve onları görmek hakkın değil çünkü senin haklarını da ben belirliyorum.”
Daha fazla dayanamayarak öne çıktım ve Veyn’e bakarak “Onu görmeyi ben istedim,” dedim hiddetle. “Çünkü ona teşekkür etmem gerekiyordu, beni gemiden kurtaran oydu.”
Veyn, yüzüme bakmıyordu ama dinlediği her halinden belliydi; bakışlarını Korven’den ayırmazken gülmeye başladı hatta kahkaha attığında Korven, öfkeden deliye dönmüş gibiydi. “Yoksa Thalron’dan kurtulmanı istemedi mi?” diye sordu imalı bir sesle. “Ne hoş, acaba bunu neden istemedi?”
Her şey bir anda olmuştu ve bana hangi tarafını tutacağımı şaşırmıştım. Hem konuyu dağıtmak hem de ona yerini belli etmek için “Sen neden buradasın, Yüce Veyn?” diye sordum. “Şu an Veymor’la bir aile yemeğinde olman gerekmiyor muydu?”
En sonunda Veyn bakışlarını bana çevirdiğinde yemyeşil gözleri beni bozguna uğratacak kadar büyük bir dikkatle bana bakıyordu. Dilini yavaşça dudaklarında gezdirdi, vücudunu tamamen bana çevirdi ve Korven’i görmezden geldi, onu yok hükmünde saydı. “Sana sadece tek bir kez soracağım,” dedi kendinden emin bir sesle. “Benimle geliyor musun?”
Hiç düşünmeden “Hayır,” diye tek bir yanıt verdim. “Gelmeyeceğim.”
Veyn, gülümsedi; bu hareketimin onu gülümsetmesi öfkelenmeme sebep olduğunda daha geniş bir şekilde gülümsedi. “Bazen ne kadar açık ve ne kadar gözü kara bir adam olduğumu unutuyorsun, Liora Valenka.”
“Bu da ne demek?” diye sorduğumda kaşlarımı çatarak ona baktım. Fakat her şey bir anda gerçekleştiğinde ayaklarımın yerden kesilmesi ve Veyn’in beni omzuna atması aynı anda oldu. Benim dudaklarımdan tiz bir çığlık koparken aynı çığlık Tanya’dan da yükseldi. Korven’la Tanya gerilediğinde Veyn, oradaki herkesi görmezden gelip diğer tarafa doğru yürümeye başladı, üstelik ben omzundayken.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırdım gür bir sesle. “İndir beni aşağıya, yine mi gemiye gidiyorum?”
Veyn’in güldüğünü işittim ve sonrasında merdivenlerden inmeye başladığında yumruklarımı sertçe sırtına geçirdim; çırpınmaya başladım fakat öyle kuvvetli bir şekilde tutuyordu ki ondan kurtulmam imkansızdı. Merdivenin basamağından indiğinde son kez yukarıya doğru baktım ve Korven’le Tanya’nın büyük bir şaşkınlıkla bizi izlediklerini gördüm. “Alt köken!” diye bağırdı Veyn, kapıya doğru yürürken. “Seninle henüz işim bitmedi!”
“İndir beni!” dedim dişlerimin arasından ama çoktan ben omzundayken kapıdan dışarı çıkmış, yürüyordu. Etrafıma baktım birileri var mı diye, neyse ki hiç kimse yoktu ama olsa bile bu Veyn’in umurunda değilmiş gibi görünüyordu. “O gemiye gitmeyeceğim!” diye haykırdım gür bir sesle, daha sert bir şekilde yumruklarımı omzuna geçirdim ve o an fark ettim ki, yeterli derecede çırpınmıyor, kurtulmaya çalışmıyordum; bunu fark ettiğimde bile daha fazlasını yapmadım. Neden böyleydim? Neden buna izin veriyordum? “Hayır,” dedim dişlerimin arasından. “Thalron’dan beni gönderemeyeceksin.”
“İkinizin arasındaymış,” dedi Veyn yürürken kendi kendine. “Demek ikinizin arasındaymış.”
“İstediğin kadar beni göndermeye çalış,” dediğimde artık yumruk atmıyor sadece kurtulmaya çalışıyordum, çalışmak denilirse tabii. “Bir şekilde geri dönmenin bir yolunu bulurum, buna izin vermeyeceğim.”
Fakat Veyn’in yürüttüğü yer iskele değil, kendi kalesinin olduğu taraftı. O an beni kendi kalesine götürdüğünü fark ettiğimde çırpınışlarım kesildi ve pes ederek ellerimi önüme doğru sarkıtıp başımı da eğdim. Çırpınmak sadece yoruyordu, yumruklar canını bile yakmıyordu. Liten bizi adım adım takip ederken ne düşünüyordu bilmiyordum ama Veyn’in bu yaptığına asla inanamıyordum.
“İkinizin arasında,” dedi bir kez daha Veyn dişlerinin arasında. Öyle bir takılmıştı ki bu cümleye durmaksızın tekrar ediyor, yol boyunca dilinden düşürmüyordu.
En sonunda kendi kalesinin önüne geldiğimizde ve kapıyı Liten açtığında Veyn, direkt merdivenlere doğru yöneldi, basamakları çıkarken yorulmuş gibi görünmüyordu. “İndir beni,” dedim en sonunda yenik bir şekilde. “Tamam seninle geleceğim.”
Veyn, beni indirmedi ve güldü. “Ayaklarının daha fazla üşümemesi için taşıdım seni, Valenka, kaçırmak gibi bir çabam yoktu, yanlış anlama.”
Merdiven basamaklarının sonuna geldiğinde ve yemek odası yerine kendi yatak odasına doğru yöneldiğinde bu kez Liten o kapıyı da açtı; sonuna kadar beni omzunda indirmedi, içeri girdiğimizde bile. En sonunda Liten arkamızdan kapıyı kapattığında ve Veyn de kapıyı kilitlediğinde beni yatağa doğru ilerletti, sonrasında ise sırt üstü beni yatağa doğru attı.
Nefesim bir anlık kesildiğinde ve dudaklarımdan yine tiz bir çığlık koptuğunda büyük bir öfkeyle ona baktım, Veyn ise hemen karşımda, yatağın yanında durup çenesini havaya kaldırdı. “Seni görmeyi istediğimi söylemiştim, Liora. Seni görmek istedim, anlıyor musun? Sadece görmek istedim, beni buna zorunlu bırakan sen oldun.”
Ellerimle sıkıca yatağın üzerindeki battaniyeyi kavrarken “Konuşmak istemediğimi Liten’e söyledim,” dedim dişlerimin arasından. “Beni nasıl olur da zorla buraya getirebilirsin?” Fakat buraya getirildiğim için kendimi kötü hissetmiyordum hatta işin en garip kısmı sanki gerçekten de ait olduğum yerdeydim.
“Bana başka bir çare bırakmadın,” dedi Veyn kollarını önünde bağladığında. “Beni,” dedi kendisi de kulaklarına inanamıyormuş gibi, “bunu yapmaya resmen zorladın, beni resmen ayaklarına getirdin ve ben de ayaklarına geldim.” Kendisi de buna inanamıyormuş gibi başını iki yana salladı. “Bunu başardın, eğer başarmak istediğin buysa.”
Bakışlarım kapıya döndü ve sonrasında onun yüzüne baktığımda “Senin aile yemeğinde olman gerekmiyor muydu?” diye sordum. “Nasıl oluyor da burada olabilirsin?”
“Ben olmam gereken yerdeyim,” dedi ve sonra beni işaret etti. “Ve sen de artık olman gereken yerdesin.”
Onunla kavga etmenin sadece vakit kaybı olduğunu fark ettiğimde derin bir nefes verip gözlerimi kapattım ve geri açtığımda “Ne istiyorsun, Veyn?” diye sordum sakin olmaya çalışarak. “Neden buradayım?”
Ruhum sanki Veyn’in ruhuna bağlıydı; ben sakinleşince onun da sakinleştiğini hissettim. Gözlerimin içine bakarken “Buradasın çünkü,” dedi, yutkundu ve sonra kaşlarını çattı, “buradasın çünkü yeniden hizmetkarım olmanı istiyorum.”
Alayla ona güldüğümde yataktan kalktım ve tam karşısında dikildim. “Thalron sınırları içerisinde istediğin her şeyin gerçekleşmesine alışmış olabilirsin fakat ben artık hizmetkarın olmak istemiyorum.” Veyn’in bakışları değişti. “Nasıl olur da benden bunu isteyebilirsin ki?” diye sordum öfkeyle. “Üç gün önce benim kafama bir çuval geçirip zorla bir gemiye bindirdin, neredeyse Thalron’dan ayrılıyordum ve hayatın boyunca belki de beni bir daha…”
“Seni o gemiye bindirmeye karar verdiğimde bu kadar pişman olacağımı bilmiyordum,” dedi dişlerinin arasından. “Senin geri döndüğünü gördüğümde ben zaten çoktan büyük bir pişmanlık içindeydim fakat her şey için çok geçti. Sonra sen geldin,” dedi gözlerini açarak. “Oradaydın ama artık yoksun. Thalron’dan gitmen gerekiyordu hâlâ gitmen gerektiğini düşünüyorum ama gitmene izin veremeyeceğimi çok sonra anladım.” Başını iki yana salladı ve öfkeyle “Kendimle yüzleşmem zaten zamanımı aldı,” dedi keskin bir sesle. “Bir de senin yaptığınla yüzleşiyorum, Valenka.”
Söylediklerini idrak etmekte zorlanırken kibirle ona gülümsedim. “Pişmansın ve bu kadar öyle mi?” diye soludum. “Eğer Korven, Tanya’ya söylemeseydi ve Tanya beni almaya gelmeseydi…”
“O alt kökendan bahsetme,” dedi dişlerinin arasından.
Dinlemedim. “Eğer Tanya beni almaya gelmeseydi sen çoktan o bahsettiğin pişmanlığınla Thalron sınırları içerisinde keyfine bakıyordun, ben ise bir gemide hiç bilmediğim bir yere gidiyordum, değil mi? Beni o gemiden sen çıkarsaydın belki bu dediğine inanabilirdim fakat…” İnanmayarak ona baktım. “Şimdi söylediğin her şey bomboş geliyor, sen beni öyle bir gözden çıkardın ki, asıl bunun bir tanımı yok.”
Şarkı: Orchestra Club, Everything is Romantic
Veyn uzun bir süre sessiz kalıp yüzüme baktı ve sonrasında “Böyle hissedeceğimi bilemezdim,” dedi tek nefeste.
“Nasıl hissedeceğini?”
Veyn yutkundu ve derinden gelen bir sesle “Eksik,” diye fısıldadı. “Sen yanımdan ayrılır ayrılmaz eksik hissettim, her ne olursa olsun, düşmanım bile olacaksan durman gereken yer, benim yanım olacak.”
Aşağılayarak “Bunu zorla yapamazsın,” diyerek ona dik dik baktım. “Artık hizmetkarın değilim, kendi başımın çaresine bakacağım ve sana güvenmiyorum.”
Veyn kaskatı kesildiğinde ilk kez istediklerinin bir emirle gerçekleşmediğini görüyordum. Parmaklarıyla burnunun kemerini tuttuğunda ve gözlerini kapattığında kendisine çok kısa bir süre zaman tanıdı ve yeniden gözlerini açtığında bakışları yüzümün her zerresinde gezindi, sonrasında ise geriye doğru adımlayıp yatağın hemen yanında duran rulo şeklindeki resmi açıp yatağın üzerine attı. “Seni görmem gerekiyordu,” dedi resmi işaret ederek. “Ve seni görebilmek için yüzünü çizdim, bu eksiklik hissini sana daha nasıl anlatabilirim, Liora?”
Yutkunduğumda resme dönüp bakmadım bile. Bakışlarımı bir an bile olsun ondan ayırmazken “Bu resmi hiçbir zaman renklendirmeyeceğim,” dedim sanki her şeyi kastederek. Eğer ki o resme tek bir boya darbesi bile vurursam bu onu affettiğim anlamına gelecekti, bunu çok iyi biliyordum.
Veyn, bu söylediğimin ardından büyük bir nefes verdiğinde gözlerine uğrayan ifadeyi daha önce hiç görmemiştim. “Belki de çok daha fazlasını yapacağın içindir,” dediğinde inancı, benim inadımdan çok daha büyüktü. “Belki de kendi yanına beni de çizersin ve ikimizi de renklendirirsin kim bilir?”
Kulaklarıma inanamıyormuş gibi ona baktığımda bu söylediğine sonsuz bir şekilde inandığı her halinden belliydi. “Bir gemiye binip gitseydim, beni hiç görmeyecektin,” dedim öfkeyle. “Ve şimdi söylediklerine bak.”
“Evet,” dedi ve sonra elini saçlarına geçirdi. “Evet ve böyle hissedeceğimi bilemezdim, ben aslında hiçbir şeyi bilemezdim,” dediğinde büyük bir nefes verdi. Veyn tam karşımda resmen kendisini bana açıklıyordu hatta öyle bir açıklıyordu ki, bir başkası onu görse gözlerine inanamaz, birine anlatsam yalan söylediğimi düşünürdü. “Fakat bunun karşılığı hizmetkarlığından vazgeçmen olmamalı çünkü seni koruyamıyorum, Liora. Seni göremiyorum ve üşüyorsun.” Çıplak ayaklarımı işaret etti. “Üşüyorsun ve ben gerekirse seni dairende tutarım ve üşümene izin vermem.”
Cümleleri gerçekten de pişman gibiydi fakat güven kırıklığım öyle bir hal almıştı ki, bir adım sonrasında beni gözden çıkarıp çıkarmayacağını asla bilmiyordum. Ona doğru biraz daha yaklaştığımda ve gözlerinin içine dikkatle baktığımda “Ben hayatımda ilk kez bir adamla dans ettim,” dedim dişlerimin arasından. “Ve ilk dansım öyle kötü son buldu ki, bunu nasıl unutabileceğimi bilmiyorum.” Öfkeyle ona bakmaya devam ettim. “Bilerek benimle dans ettin, oyalamak için, kalbimle oynamak için ve beni kandırmak için.”
Veyn kulaklarına inanamıyormuş gibi bana baktığında “Seninle dans ederken tek düşünebildiğim vücudun, nefesin ve o güzel dudaklarındı,” dedi oldukça net bir sesle. “Yaşadığım başka bir pişmanlık da seni o gün nefesin kesilene kadar öpememekti.”
“Ve sonra?” dedim söylediklerinin beni heyecanlandırmasına izin vermeyerek ama çoktan kalbim, göğüs kafesimi kıracak kadar hızlı atmaya başlamıştı. O kadar açık sözlüydü ki, bazen bu açık sözlülüğü karşısında bozguna uğruyordum.
Veyn, bir anda belimden tuttuğu gibi beni kendine sertçe çekti; göğsüm göğüs kafesine çarptığında ve alnım dudaklarının hizasında durduğunda eliyle çenemi kaldırıp yüzümü görmek istedi. “Sadece ateşin içinde değil,” dedi nefesi yüzümü okşarken. “Ateşle dans etmeyi öğrendim. O ateş sensin, Liora Valenka ve her ne yaparsan yap, seninle dans etmekten asla vazgeçmeyeceğim.”
Yüzüne bakarken geriye çekilebilir, ona ağzıma gelen her şeyi sıralayabilir ve hatta avazım çıktığı kadar bağırabilirdim ama bunların zaten hiçbirini yapmak istemediğimi o an fark etmiştim. Yüzüne bakarken içimde biriken özlemin dışarıya vurduğunun farkındaydım fakat bir yanım hâlâ o kalp kırıklığından kurtulamıyordu.
“Benden ne istiyorsun?” diye fısıldadım tam gözlerinin içine bakarak çünkü kendi kendine verdiği savaşların ortasında benim gerçekten de yandığımı göremiyor gibiydi. Veyn barbardı, açık sözlüydü ve çoğu zaman ne yapacağı belli olmayan birisiydi ama benim güvenimi kıran bunlar olmamıştı. Benim güvenimi kıran vazgeçişlerdi.
Kolu daha sıkı bir şekilde belime dolandığında kaçabileceğim hiçbir noktayı bana bırakmadı ama sanki bir yandan da ondan gitmek istiyor muyum, diye beni deniyordu. Hafifçe hareketlendiğimde bu boşa bir çabaydı, Veyn gülümsediğinde sanki aklımdan geçenleri duyuyor gibiydi. “Ne mi istiyorum?” diye sordu yüzünde gülümsemeyle ve gözleri dudaklarıma doğru kaydı. “Sanırım senin tarafından öldürülmek istiyorum, hem de şu an çünkü bunu yapmazsam ben öleceğim.”
“Ne?” dediğimde ve geriye doğru bir adım attığımda Veyn’in kolları arasından sıyrılabilmiştim fakat tam o anda, Veyn yeniden beni belimden tuttuğu gibi bu kez daha sert bir şekilde kendine yasladı. Ben daha ne olduğunu bile anlamazken eli çenemi kavradı ve dudakları bir anda sertçe dudaklarımın üzerine örtüldüğünde nefesim kesildi, dizlerim ise sanki bütün işlevini kaybetti. Kalbim öyle hızlı bir şekilde atmaya başladı ki dudaklarının verdiği his, rüyalarımdakinden çok daha güzel, çok daha ölümcüldü. Kendisine zıt bir şekilde yumuşak dudakları vardı fakat yere düşmeme engel olan sadece belimden sıkıca kavradığı koluydu.
Sadece üç saniye sürmüş olmalıydı, belki de daha az bilmiyordum ama o üç saniye dudakları dudaklarımın üzerindeyken gökyüzünün bana kucak açtığını ve sonrasında da beni yeniden yere bıraktığını hissettim. Alt dudağı dudaklarımın arasına yerleşti ve öyle bir nefesini verdi ki, bu benim sanki bütün vücudumun elektriklenmesine neden olmuştu.
Kendine gel, Liora dedi iç sesim. Kalbim miydi, beynim miydi bilmiyordum ama hangi kuvvet vise geriye doğru hızla çekildiğimde ve yüzüne baktığımda nefesini vererek kirpiklerinin arasından bana baktı; nemli dudaklarını bir kez daha ıslattıktan sonra kocaman gözlerle ona bakıyordum. Şaşkınlık, heyecan, öfke, özlem… Hepsi iç içe geçmişti ama o benim ilk öpücüğümü benden almıştı; ilk kez bir adam beni dudaklarımdan öpmüştü.
Kalbimdeki heyecanın ve zihnimdeki karmaşanın bir tarifi bile yoktu.
Veyn, bir anda kemerindeki hançeri çıkarıp bana doğru avuçlarında tutarak uzattığında ölümü bile göze aldığını bana açıkça gösterdi. Beni öptüğü gün onu hançerleyeceğimi söylemiştim ve şimdi o üç saniye için bile hançeri kalbine saplamama izin verir gibi gözlerimin içine bakıyordu ama dudaklarımda hâlâ dudaklarının bıraktığı o his vardı.
Tek yapabildiğim yüksek bir sesle inlemek ve sonrasında yüzüne belki de en ağır yumruğumu geçirmek oldu. Yüzü yan bir şekilde döndüğünde dudağının kenarından hafifçe kan aktı, bakışlarını yeniden bana çevirdi ve baş parmağıyla dudağının kenarını sildi. Gülümseyişi geniş bir hal aldığında bundan haz mı duymuştu anlamıyordum ama o kesinlikle aklını kaçırmıştı.
“Teşekkür ederim beni öldürmediğin için,” dedi ve ikinci teşekkürü ona yumruk attığım için oldu. “Merak etme, bundan sonra sadece senin beni öpmek isteyeceğin o günü bekleyeceğim, Liora’m. ”
…
Liora'm demesinin bile altında yatan bazı sebepler var... Neyse...
Paragraf Yorumları