logo

9. RUH BAĞI

Views 103443 Comments 7197

Keyifli Okumalar!

Şarkı: obscura, power-haus christian, reindl

Ruh, ait olduğunda huzur bulurdu, bu bir yer olabilirdi; belki çiçeklerle dolu bir orman, belki huzurlu bir göl kenarı, belki de masallarda anlatılan o güneşin teni yaktığı saraylar. Belki insan prenses gibi hissettiği yerde mutlu olamazdı da gidip en hor görüldüğü yerde huzur bulabilirdi çünkü ruh, en iyisini seçmezdi, kalbin sözünü dinlerdi.

Fakat ruhun ait olduğu bir saray, bir orman, bir göl kenarı değil de bir insan olursa o zaman ne olurdu? Tam da o vakit azap başlardı çünkü insan, birine ait olduğunda artık yerin bir önemi olmazdı. Ateşi de severdi, soğuğu da, işkenceye de boyun eğerdi, sessizliğe de. Sarayları elinin tersiyle reddedebilirdi, çiçekleri istemezdi. Zamanla ait olduğu kişi için bütün acıları çekmeyi göze alırdı çünkü iki ruh birbirine ait ise güzellikler bile görmezden gelinebilirdi.

Bütün bunları yaşadığım için değil, Elly’den dinlediğim masallardan yola çıkarak düşünüyordum. O masallarda elbette ki yolunu kaybetmiş bir kadın masalın sonunda prenses olabiliyordu ama Elly’nin anlattığı bir masalda bir kadın prenses değil de ruhunu birleştirdiği kişi için karanlığa, kötülüğe, soğuğa ve hatta savaşa bile boyun eğebiliyordu. Finalini hiçbir zaman anlatmamıştı ve her sorduğumda da finali benim istediğim gibi sonlandırabileceğimi söylüyordu.

Elimde tuttuğum Kızıl Kitap ve Adanmış olanın isminin Arthur olması beni hiçbir zaman finalini bilmediğim o masala götürmüştü çünkü Kızıl Kitap’ın finalinin nasıl bittiğinden de emin değildim.

Sanki henüz final vermemişti ve o finale ben karar verecektim; evet, aslında bir süredir böyle hissediyordum fakat şimdi bu açığa çıkıyordu. Thalron’daydım çünkü bir amacım vardı, öyle hissediyordum. Thalron’daydım çünkü Thalron’a aittim belki de. Bunu dile getirmesi çok zordu ama bir yanım Thalron’u öyle bir içselleştiriyordu ki, bu yanımı bazen susturabilmek imkansız olabiliyordu.

Veyn, elimde tuttuğum kağıt parçasına ve sonrasında yere düşmüş olan Kızıl Kitap’a doğru baktı; gözlerinden gerçekten öfkelendiğini anlayabiliyordum ama o öfkesinin bana mı yoksa az önce odasından çıkan Maris’e karşı mı olduğuna ise emin değildim. Tek bildiğim gözlerinden gerçek bir öfkenin okunduğuydu.

Öne doğru bir adım attığım anda o benden daha hızlı davrandı ve yere düşmüş olan Kızıl Kitap’ı eline aldı. Sayfalarını karıştırmadan oldukça sert bir şekilde kapatıp “Kızıl Kitap’tan uzak durman gerektiğini söylemiştim,” dedi oldukça temkinli bir sesle. O an öfkesinin Maris’ten ziyade bana karşı olduğunu anladım.

Kaşlarım çatıldığında onunla kavga etmekle etmemek arasında gidip geliyordum. Şimdi ona ne söylersem söyleyeyim odasından izinsiz bir şekilde kitabı aldığım için ben suçlu çıkacaktım, bu yüzden bambaşka bir noktaya değinip “Bu kitabı hiç okudun mu?” diye sordum.

Veyn, net ve kesin kuralmış gibi “Hayır,” dedi.

“Yasak diye mi?” diye sordum sakinlikle.

“Hiç merak etmedim.” Nedense bu söylediğine inanamıyordum. Thalron sınırları içerisinde yaşamış herkes Valenka Soyu’nu merak ederdi çünkü Veymor’un nefreti öyle büyüktü ki, kökünün neden kurutulduğu bilinmek isterdi.

Kaşlarımı inanamıyormuş gibi kaldırdım. “Adını annen koymuştu, öyle değil mi?” diye sorduğumda yüzündeki ifade öfkeli bir halden meraklı bir bakışa dönüştü.

“Evet,” dedi fakat evet derken bile devamını merak ediyor gibiydi.

Derin bir nefes verdim ve gözlerimi kapatıp kendime birkaç saniye düşünme payı verdim. Bunu ona söylemeyebilirdim, bu sırrı kendimle beraber gizleyebilirdim fakat öylesine şaşkın ve öylesine kafam karışıktı ki, birisinin bana ortak olmasını istiyordum.

Gözlerimi yeniden açtığımda elimde kalan kâğıt parçasını Veyn’e doğru uzattım. “Artık Valenka Soyu sadece beni ilgilendirmiyor, Veyn çünkü sen de burada varsın.”

Veyn, ne söylemek istediğimi anlamadığında kaşları çatıldı ve yeşil gözlerini kıstığında elimden kağıdı oldukça sakin bir şekilde aldı. Bakışları kağıdın üzerinde gezindi ve benim okuduğum yere geldiğinde ilk önce donuklaştı ardından bakışları yeniden bana döndü ardından bir kez daha kağıda doğru baktığında dudaklarının hafifçe aralandığını gördüm.

Morna Valenka’ya Adanmış:
ARTHUR THALRON
Doğum: 1 Şubat 1897

Yutkunduğunda benim gibi büyük bir tepki vermesini elbette ki beklemiyordum fakat buzdan bir heykelmiş gibi hareketsiz kaldığında şaşırdı mı, öfkelendi mi yoksa sorguladı mı, emin olamadım. Sanki onlarca defa o kelimeleri okudu. En sonunda bakışlarını bana çevirdiğinde kirpiklerinin arasından büyük bir dehşetle bakıyordu.

“Bu yüzden adım yasaktı,” dedi kendi kendine konuşuyormuş gibi. “Bu yüzden Veymor adımı sesli bir şekilde dile getirmemi istemiyordu.” Başını iki yana salladığında gözleri benim üzerimden boşluğa doğru döndü. “Bu yüzden annem…” duraksadı ve gözleri kısıldı, “bu yüzden annem adımın kaderim olduğunu söylüyordu.”

“Kaderin mi?” diye sordum inanmayarak. “Birine Adanmış olamayacağın konusunda çok emindin.”

İçimden bir ses, annesinin Arthur ismini koyarken bizim bile aklımızın ulaşamayacağı noktalardan düşündüğünü söylüyordu; Kızıl Kitap’ı okumuş olmalıydı ve ilerleyen zamanlarda bunun altından daha farklı bir şeyler çıkacaktı.

“Kastettiğim Adanmış olmak değildi, Veymor’un karşısında durmaktı,” dedi direkt kibirli bir sesle. “Bu kitabı hiçbir zaman okumadım ama Morna Valenka ve Adanmış’ının Veymor’un soyuna savaş açtığını biliyorum. Annem kalbimde yaşattığım savaşçının bir gün farklı bir şekilde ortaya çıkacağını söylerdi, kastettiği seneler önce yaşamış Arthur olmalı.”

Duraksadığımda ve bakışlarımı ondan ayıramadığımda hayatımda ilk defa hissettiğim bir duygu kalbimin üzerindeydi. Sanki ikimizin bir hikayesi vardı veya olmak zorundaydı çünkü onu tanıdım tanıyalı, en başından beri benim üzerimde bıraktığı etkiyi artık inkar edemezdim. Yollarımız durmaksızın kesişmiş, benim önümdeki karanlığı o yok etmek istemişti. Şimdi benim soyumun olduğu o kitapta Arthur ismi de geçiyordu, bu kadarı artık çok fazlaydı.

Bir adım daha attığımda dikkatinin dağılmasına sebep oldum. “Önceden yaşadığın hayatlarda ne olduğunu hatırlıyor musun?” diye sordum ve cevap vermesini beklemeden devam ettim. “Ben Thalron’a gelene kadar yani Svalbard’da yaşarken kendimi önceki hayatlarımda hiçbir zaman insan gibi hissetmemiştim.” Veyn’in yutkunduğunu gördüm. “Bazen kendimi bir kuş gibi hissedebiliyordum, bazen yıllarca yaşamış bir ağaç, bazen bir…” alayla güldüm, “böcek. Bazen bir köpek, bazen de ne olduğumu bilmiyorum ama hiçbir zaman kendimi insan gibi hissetmedim.” Omzumu indirip kaldırdım. “Korven, Tanya ve Elly, önceki hayatlarında insan olduklarını söylüyorlar ve bilirsin, Kuzeyde önceki hayat önemlidir.”

Veyn, ağır ağır başını aşağı yukarı salladı. “Onlarca hayat yaşamışsın, Liora. Ruhun hep gezinmiş, ta ki bu bedene kadar.”

Bana kendisini söylemeyi tercih etmemişti ve bu gözümden kaçmamıştı ama konuşmaya devam ettim. “Fakat Thalron’a geldikten sonra bir şeyler değişti,” dedim ve sesimin tonunun da sanki bana ait değilmiş gibi çıktığını fark ettim. “Çünkü buraya geldiğimin gecesinde kendimi ilk kez önceki hayatımda bir insan gibi hissettim ve bu, bu zamana kadar duyduğum en kuvvetli duyguydu. Ne olduğumu bilmiyorum, belki bir erkektim, belki bir çocuktum, hiçbir şey bilmiyorum, tek bildiğim benim insan olduğum bir hayatım varmış ve o hayatım Thalron’a ait, Veyn.” Bakışlarındaki ifade değişti, çenemle kitabı işaret ettim. “Belki Valenka Soyu’yla ilgisi vardır, belki de yoktur bilmiyorum ama artık bu kadarının rastlantı olmadığına eminim.”

Kaşları düz bir çizgi halini almıştı. Tekinsiz birisi olduğum için ne düşündüğümü anlayamıyor olabilirdi fakat ben artık ne istediğimi çok iyi biliyordum. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.

“Thalron’dan kurtulamayacağım,” dedim oldukça net bir sesle. “Thalron’dan kaçamayacağım.”

“Ve?” dedi sorgular gibi.

Derin bir nefes verdim, çenemi havaya kaldırdım ardından oldukça net bir sesle “Hislerimin peşinden gideceğim ve hislerim bana ne söylüyor biliyor musun?” diye sordum. Yüzümde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “Thalron’un sahibinin sahiden de ben olduğumu ve kaderimin burada başladığını.” Biraz daha yaklaştım ona fakat çenemi bir an bile olsun indirmedim. “Thalron’u istiyorum, Thalron’u alacağım ve Thalron’a istediğim her şeyi yapacağım.” Başımı iki yana salladım ağır ağır. “Ve karşımda kimsenin durmasına izin vermeyeceğim.”

Beni bu denli ciddiye almasını beklemiyordum ama yüzü öylesine ciddiydi ki, ne düşündüğünü duyabilmek için birçok şeyi feda edebilirdim. Uzun bir sessizlik oldu, bu sessizlikte gözlerimizi bir an bile olsun birbirimizden ayırmadık. Yemyeşil gözlerine sanki gölge düşmüştü ama bu artık öfkeden dolayı değildi. Daha önce beni bu konuda uyarmıştı, hiçbir zaman düşmanlık beslemediğini ama bir gün Thalron’a göz dikersem düşmanım olabileceğini…

“Sana bunu hislerin mi söylüyor, Valenka?” diye sordu. “Eğer hislerin söylüyorsa çok yanlış bir yolda yürüyorsun.”

“Evet,” dedim hızlı bir şekilde. “Ve ben daima hislerimi dinlerim; geri adım diye bir şey yoktur, yolun sonuna kadar hislerimin peşinden giderim ve gideceğim de.”

Kızıl Kitap’ı işaret etti ve gözlerini benden ayırarak “Bir kitap, bir soyad, öğrendiğin birkaç bilgiyle Thalron’u istemek…” dedi yarı alaylı yarı ciddi. “Ateş gibisin, Liora, çok çabuk harlanıyorsun ama o ateşi büyütmek asıl meseledir, sen ateşi nasıl büyüteceğini bile bilmiyorsun.”

“Ama ateşim,” dedim üstünlükle. “Ve hiçbir zaman sönmeyeceksem o ateşi büyütmeyi de öğrenirim.” İmayla ona baktım. “Yüce Veymor aşkına dua et de benim ateşim yandığında çevremde olma çünkü seni de yakmak istemem.”

Üst dudağı yukarıya doğru kıvrıldı, cümlelerimden keyif aldığı her halinden belliydi. “Farkında değil misin, Işık Veren, ben hep bir adım önündeyim; yakarsan yanarım fakat bulunduğum yerden ne bir adım geri giderim ne de ileri. Yansam da kalırım, yaksan da çünkü ateşi severim.”

“Fazla cesur konuşuyorsun,” dedim gülümseyerek.

“Hayır,” dedi o da aynı gülümsemeyle. “Sadece ateşin içinde değil, ateşle dans etmeyi öğrendim; dilersen bu dansı sana da öğretirim.”

Söylediği cümle aklıma kazınacak kadar fazla bir darbe bıraktığında ona belli etmemeye çalışarak “Dans etmeyi bilmediğini düşünüyordum,” dedim imayla. Dudaklarımı ıslattığımda bakışlarım yeniden elinde tuttuğu kitaba döndü. “Bana kitabı vermen gerekiyor.”

Gülmeye başladı, dişlerini göstererek üstelik. Eğlenceden uzaktı, daha çok kibirli gibiydi. Bu kez o bana yaklaştığında botlarının ucu, benim botlarımın ucuna değiyordu. Yüzüme doğru eğildiğinde alayla gülüp “Alabiliyorsan,” dedi heceleyerek. “Al.”

Dişlerimi sıktığımda “Suratının ortasına bir yumruk atıp burnunu kırmakla, yaranı iyileştirmek arasında gidip geliyorum, Veyn fakat beni tanımıyorsun,” dedim keskin bir sesle. “Seninle savaşmak istemiyorum, bana o kitabı ver.”

Kitabı havaya kaldırdı ve gülerek bakmaya devam etti. “Omzumu hançerleyip sonra omzumu iyileştiren sen değil misin?” diye sordu. “Buna alıştım fakat neye alışmadım ve alışmayacağım, biliyor musun? Seni tanımadığımı söylemene. Emin ol seni kişinden bile daha iyi tanıyorumdur.”

Yüzümü buruşturdum. “Kişimin konuyla ne ilgisi var?”

“Çünkü sana en yakın olan kişi o.” Cümleyi kurarken nefretini bir an bile olsun gizlemiyordu. “Fakat seni tanımayan kişi de o. Söylesene, Valenka, Thalron senin için yangın yerine dönüştüğünde kişin neredeydi?”

“Korven’in konusunu kapat,” dedim sadece.

“Alt köken,” diyerek düzeltti.

Derin bir nefes verdim ve teslimiyetle ellerimi kaldırdım. “Neden Korven konusunda bu kadar öfkelisin Veyn?”

Yüzündeki gülümseme direkt silindi ve çenesinin kasıldığını fark ettim. Korven’den nefret ediyordu ve altında bambaşka nedenler çıkacakmış gibi geliyordu. “Sen söyle, neden benim yanıma geldin bugün?”

“Sana söyledim, seni merak ettim.”

“Neden ettin?” dedi bu kez ve gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadı. Yutkunduğumda ve ne diyeceğimi bilemediğimde sessiz kaldım. Sahiden de buraya gelmemin asıl sebebi onu merak etmekti ama neden bu denli merak ediyordum, bilmiyordum. “Thalron’u isteyecek kadar cesursun fakat bana bir neden sunamayacak kadar da korkaksın,” dedi aşağılayarak. “Bir de bu yüzden kişinden biraz daha nefret edeceğim.”

“Neden sunmama sebebimin kişimle nasıl bir ilgisi olabilir?” dedim şaşkınlıkla.

“Bilmiyorum,” dedi öfkeyle. “Elbet bir noktada ilgisi vardır.”

İşaret parmağımı ona kaldırıp “Seni merak ettiğim için şimdiden pişman oldum,” dedim diklenerek fakat onun ciddiye almadığı her halinden belliydi. “Merak ettim çünkü…” İlk aklıma geleni söylemek istedim. “Sen defalarca hayatımı kurtardın ve bir karşılığı olsun istedim, bunun için…”

“Hayatını kurtaran adamın omzuna hançeri saplarken hiç de pişman gibi değildin ama,” dedi sırıtarak. “Hadi ama Valenka, yoksa o bahsettiğin masallardaki gibi bana aşık mı oldun, açık konuş.”

Ağzım kocaman açıldı ve karnımın içine sıcak bir sıvı dökülüyormuş gibi oldu. Kalbim hızlı atmaya başladığında “Sen,” diye mırıldandım fakat o bana gülümseyerek bakmaya devam etti. “Sen barbarsın,” dedim hiddetle. “Sen ruhsuzsun, sen düşüncesizsin, sen ne düşündüğü belli olmayan hadsiz birisin, sen o kadar pislik bir insansın ki…”

Veyn gür bir sesle kahkaha attığında kahkahası cümlelerimin yarıda kesilmesine sebep oldu. “Sakin ol, Valenka, neden bu kadar sinirleniyorsun sadece küçük bir şaka yaptım.”

“Berbat bir şaka,” dedim üzerine basa basa. “Sana aşık olacağıma gider Otso’yla bir gece geçiririm, daha iyi.”

Veyn’in yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silindiğinde ilk önce sessiz kaldı ve sonrasında oldukça derinden gelen bir sesle, “Bana aşık olmak, Otso’yla geçireceğin bir geceden daha mı korkunç?” diye sordu.

“Evet,” dedim başımı sallayarak.

“İki gece?”

“Evet.”

Gözleri açıldı. “Üç?”

Dik dik ona baktığımda “Bütün geceler,” diyerek son noktayı koydum. Veyn’in yüzündeki ifade öyle bir hal almıştı ki başka birisi olsa kırılabileceğini düşünürdüm fakat Veyn’in kırılabileceğine asla inanmıyordum.

“O zaman ben masallardaki o prensler gibi değilim senin için,” dedi daha çok kendisiyle yüzleşiyor gibi. “Öyle olsaydım bana aşık olur muydun?”

Afallamıştım çünkü bu açık sözlülüğünde konunun buralara geleceğini asla hesaba katmamıştım. “Neden bunu merak ediyorsun?” dediğimde kaşlarım çatıktı.

“Çünkü senin gözünde gerçek bir canavar olup olmadığımdan emin olmak istiyorum,” dedi net bir sesle. “Birinin beni sevebilmesi veya aşık olması bu kadar mı zor?”

Az önce Maris de aşık olduğunu söylememişti, belki de aklında o cümleler vardı. “Bu konuyu kapat,” dedim kekeleyerek ve geriye doğru hızlı bir adım attım. “Aşk gibi bir duygunun bizimle bir ilgisi yok, sen zaten duygulara fazlasıyla uzak bir adamsın, Veyn.”

Veyn, geriye doğru gittiğimi gördüğü anda hiç beklemiyorken hızlı bir şekilde kolunu belime attı ve beni kendisine öyle bir çekti ki, göğüs kafesim göğüs kafesine çarptı. Belime kolunu öyle sıkı doladı ki, kurtulabilmem imkansızdı ama kurtulmayı da zaten düşünmüyordum o an. Kalbim bir anda hızlı atmaya başladığında ve kulaklarım uğuldadığında yüzüyle yüzüm arasında bir karışlık bir mesafe vardı.

“Duyguları tanımıyor olmam o duyguları yaşamayacağım anlamına gelmez, Işık Veren.” Fısıldıyordu ama sanki sesi çığlık çığlığa bağırıyormuşçasına beni çepeçevre sarmıştı. “Aşk ne bilmem, bağlılık ne tanımadım ama kalbimde bu zamana kadar hangi duyguyu hissettiysem öyle bir yaşadım ve yaşattım ki yerle gök yer değiştirse bile kimse beni vazgeçiremedi. Thalron’un kalesinden yirmi dokuz sene çıkmamış olabilirim ama kalbimin duvarları yoktur, bunu da sen hiçbir zaman unutma.”

Onunla durmaksızın yakınlık kurmaya başlamıştım ve bu yakınlık, daha önce hayatımda hiç var olmamıştı. Elly bana elbette ki sarılıyordu, Tanya ve hatta Korven de ama hiçbirisi şu an hissettiklerim gibi hissettirmiyordu. Nefesini hissediyordum ve bu rahatsızlık vermiyordu, teni tenime dokunuyordu fakat bu sanki olması gerekendi. Başka birisi bir adım yakınıma bile yaklaşamazken Veyn’in bana her fırsatta hiç ummadığım anlarda dokunması hem canımı sıkıyor, hem de kendimi sorgulamama sebep oluyordu çünkü istesem geri çekilebilirdim ama çekilmiyordum.

“Rad9!” dedi gözlerimin içine bakarak.

“Liten,” dedim sadece dudaklarımı oynatarak.

“Rad9!” dedi bir kez daha ve alayla gülümsedi.

Birkaç saniye sonra kapı açıldığında ve içeriye Liten girdiğinde Veyn, bana doladığı kolunu uzaklaştırıp geriye doğru bir adım attı. “Liora Valenka’yı dairesine götürmeden önce yemek yediğinden emin ol çünkü kendisini zayıflamış gördüm.”

“Elbette Yüce Veyn,” dedi ve yolu açarak kapıdan geçmemi bekledi. Veyn ise çalışma masasının sandalyesine oturup bakışlarını benim üzerimden çekti. Bir anlık duraksadığımda ağzımı ona bir şeyler söylemek için açtım fakat sonrasında hızlı bir şekilde kapatıp Liten’in açtığı yola doğru yürüdüm, adımlarımı ise sertçe yere vuruyordum. Kızıl Kitap masanın üzerindeydi fakat onu son görüşüm bile olmayacaktı çünkü saklayacağını çok iyi biliyordum.

İçimden bir ses ise Arthur ismini gördükten sonra artık o kitabı okuyacağını söylüyordu: benden önce üstelik.

“Savaşçı bir askerdim.” Tam kapıdan çıkmadan önce Veyn’in sesini işittiğimde omzumun üzerinden ona baktım, o ise masanın üzerindeki birkaç kâğıdı karıştırıyordu. “Önceki hayatımda bir savaşçıydım ve senin gibi şanslı değildim, Liora. Benim tek bir hayatım oldu ve bu da ikincisi.” Ellerini masanın üzerime koydu ve bakışlarını bana çevirdi. “Nasıl öldüğümü hatırlamıyorum ama savaş izlerim ben doğduğumda bile hâlâ vücudumdaymış, dilersen bir gün sana gösteririm.”

Hiçbir şey söylemeden bir süre yüzüne bakmaya devam ettim ve sonrasında önüme dönüp kaşlarımı çattım. Neler hatırlıyordu, ne kadarını biliyordu? Kuzeydeki insanların çoğu önceki hayatını hatırlardı fakat ilk kez tek bir hayatı olanla karşılaşıyordum. Ruhu öylesine tazeydi ki, kendisi gibi hiçbir şey hakkında bir bilgisi yoktu.

Liten’le beraber odadan çıktığımızda ve merdivenlere yöneldiğimizde “Sessizlik Adası insanda kalıcı hasar bırakıyormuş öyle mi?” diye mırıldandım. “Yüce Veyn tatile gitmiş kadar rahat gördüğün gibi.”

“Yüce Veyn güçsüz görünmek istemez.” Liten’in keskin cümlesiyle bakışlarım ona döndü. Her ne olursa olsun Veyn’e asla kötü bir şey söylemiyor ve bana da izin vermiyordu.

Onunla tartışmaya girmek istemediğimden Liten’le beraber direkt mutfağa doğru yürüdük ve içeri girdiğimizde Kayze’nin olmadığını gördüm, büyük ihtimal uyuyordu. Veyn söyleyene kadar fark etmemiştim ama gerçekten de kendimi aç hissediyordum ve en son ne zaman tıka basa yemek yemiştim, hatırlamıyordum.

Liten, ayakta dikilmeye başladığında köşedeki sandalyeleri işaret edip “Otur, Liten,” dedim sert bir sesle. “Benim muhafızım değil, arkadaşımsın.”

Liten söylediğimin ardından şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı ve bir kez daha başımla işaret ettiğimde yavaş adımlarla o sandalyeye yürüdü. Oturduğunda sandalye ve masa ona o kadar küçük gelmişti ki, gülmeden edemedim.

Birkaç saniye sonra üzüm, domates ve salatalık çıkardığımda onları bir tabağa koyup masaya götürdüm. Liten ilk önce tabağa baktı sonrasında bana. “Yemek,” dedi işaret ederek. “Yemek nerede?”

Karşısındaki sandalyeye oturdum. “Thalron’da yemek yiyemem çünkü güvenmiyorum,” diye mırıldandım. “İnsanların üzerinde bazı etkileri olmalı, hafızalarını kaybetmek gibi mesela.”

“İnsanlar hafızalarını yemekler yüzünden kaybetmiyor,” dedi Liten fakat sonra bunu söylediğine pişman oldu. Kaşlarım havalandığında elimde tuttuğum üzüm neredeyse düşecekti, dolaptaki peyniri ve ekmeği yemek için canımı bile verirdim, Liten bunu bilmiyordu.

“Emin misin, bana sadece bunu söyle,” dedim. Başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladığında sandalyeden öyle bir fırladım ve ekmekle peyniri öyle bir çıkardım ki Liten’in bile gülümsediğini hissettim. Ekmeğin arasına koca peyniri koyduğumda ve ısırarak masaya yürüdüğümde diğer elimle de domatesimden ısırdım. Vahşi gibi Liten’in karşısında yemek yerken o sakince beni izlemeye devam etti.

Dakikalar sonra ekmeğin son parçasını ağzıma attıktan sonra gelişigüzel bir şekilde “Hiç aşık oldun mu?” diye sordum Liten’e.

Aşk ne demek, demesini bekliyordum veya hiç aşık olmadım demesini ama Liten “Oldum,” dediğinde ağzımda çiğnediğim ekmek duraksadı.

“Oldun mu?” diye sordum bir kez daha. “Kimdi?” Liten, ilk kez utançla bakışlarını benden ayırdığında başını önüne doğru eğdi. Elimde tuttuğum üzümü ona doğru atıp sandalyemi yakınına doğru çektim. “Kim olduğunu söylemezsen kendimi üzümlerle boğarım, Liten.”

Liten, gözlerini kocaman açarak “Hayır,” diyerek tepki verdi. “Boğulursan Yüce Veyn öfkelenir.”

“Yüce Veyn’in her şeye öfkeleniyor,” dedim yüzümü buruşturarak. “Kim, lütfen söyler misin?” Ellerimi birleştirdim ve merakla ona baktım. “Lütfen söyle, söz veriyorum bir daha konusunu bile açmayacağım.”

“Ama,” dedi Liten gözlerini kırparak. “Kimse bilmiyor.”

“Tamam, bana söyledikten sonra da kimse bilmeyecek,” dedim hevesle. “Açık konuşmak gerekirse aşkın ne olduğunu bilmediğini düşünüyordum Liten ama sen aşık olmuşsun, ben böyle hikayeleri çok severim, lütfen anlat.”

Liten, saçlarını kaşıdı ve açık kahverengi gözlerini benden kaçırdı. “Aşkı bana aşık olduğum kişi anlattı,” dedi, “ona aşık olduğumu bilmiyordu. O anlattığında ben de ona aşık olduğumu anladım.”

Kurduğu cümleleri anlamakta zorlansam da “Kim?” dedim bu kez üzerine basa basa.

Bakışlarını kaçırmaya devam etti, eli ensesine doğru gitti ve sonrasında “Alva,” diye mırıldandı. “Yüce Veymor’un kız kardeşi.” Yüce Veymor’un kız kardeşi Alva, bir cüceydi ve Liten ise bir dev…

“Ah,” dedim, dudaklarımdan çıkan tek kelime bu olabildi. Nasıl olmuştu, bilmiyordum ama ikisini yan yana düşündüğümde bile kendimi bir masalın içinde gibi hissetmiştim ve bu hoşuma gitmişti. “Alva iyi birisi gibi,” dedim emin olmayarak. Liten sessiz kaldı. “O bilmiyor değil mi?” Liten olumsuz anlamda başını iki yana salladı. “Söylemeyi düşündün mü?”

“Hayır.” Liten keskin bir cevap verdikten sonra korkuyla yutkundu. “Bunu sana söylememem gerekirdi.”

“Hayır,” dedim uzanıp kolunu sıvazlayarak. “Biz arkadaşız, Liten, unuttun mu?”

Tam o esnada kapının önünden ses geldiğinde başımı çevirdim ve Kayze’nin içeriye girdiğini gördüm. İkimize şöyle bir bakış attıktan sonra yüzünü ekşitti ve mutfak dolaplarına doğru yöneldi. Ben de Kayze’nin gelmesiyle beraber ayağa kalktığımda Liten de bana ayak uydurdu.

İkimiz beraber hiçbir şey söylemeden mutfaktan çıktık ve benim dairemin önüne gelene kadar ikimizin de ağzını bıçak açmadı. En sonunda kapının önüne geldiğimizde bakışlarımı ona çevirip elimi kaldırdım, elime çarpması için. Liten ilk önce anlamadı fakat hemen sonrasında hatırladığında elini elime öyle sert bir şekilde çarptı ki acıyla inleyip elimi ovuşturdum. Liten elbette ki ne yaptığını anlamadı ama yüzündeki gülümsemeden keyif aldığı belli oluyordu.

“İyi uykular, Liten,” dedim gülümseyerek.

“İyi uykular, Köksüz,” dedi karşılık olarak.

Kaşlarımı çatıp “Ben sana Liten diyorum, sen neden bana Liora demiyorsun?” diye sordum.

“Yasak,” dedi.

“Bana da yasak ama söylüyorum,” diyerek çıkıştım.

Bu kez Liten bir süre düşündü ve sonrasında “İyi uykular, Veyn’in Liora’sı,” dedi başını sallayarak. “Böyle yasak değil.”

Öyle akıllıca cevap vermişti ki, üzerine çıkabilecek veya karşı gelebilecek bir cümlem bile yoktu. Hiçbir şey söylemeden dairemden içeriye girdiğimde ve kapımı kapattığımda onun da uzaklaştığının adım seslerini işittim.

Şarkı: Neural Pantheon, The Merchant’s Last Coin

Şöyle bir odaya bakındıktan sonra adımlarım direkt yatağa doğru ilerledi. Günlerdir doğru düzgün uyuyamamıştım ve uyuyamama nedenimi inkar edemezdim: Veyn olmadığı içindi. Şimdi göz kapaklarıma baskı yapan uykunun ve içimdeki huzurun sebebi o geldi diye miydi? Bunları düşünmek bile istemiyordum hatta bu gece hiçbir şey düşünmek istemiyordum.

Üzerimdeki Köksüz pelerininden, botlarımdan, altımdaki kalın tayttan ve kazağımdan kurtulduğumda sadece iç çamaşırımla kalmıştım fakat bunu umursamadan yatağa o şekilde yattım çünkü odanın içi fazlasıyla sıcaktı. Pencereye dönük yan bir şekilde yattığımda bakışlarım karanlık gökyüzüne odaklandı, ne tek bir yıldız vardı, ne de gökyüzü açıktı. Karlar hâlâ yağmaya devam ediyor, rüzgarın sesi pencerenin aralarından kulaklarıma doluyordu.

Gözlerim ağır ağır kapanmaya başladığında ve kendimi tamamen uykunun kollarına bıraktığımda kapımın sert bir yumruk darbesiyle çalınmasıyla gözlerim yeniden açıldı. Sanki asırlardır uyumuş gibi yorgun hissettiğimde zorlukla uyuduğum yastıktan ayrılabildim ve yarı kapalı yarı açık gözlerle kapıya doğru ilerledim; üzerimde Köksüz pelerinim vardı, uyurken üşümüş olmalıydım.

Kapı bir kez daha sertçe çalındığında bulanık gören gözlerimi ovuşturdum ve kapıyı açtım. Hemen karşımda kocaman bir muhafızın durduğunu gördüğümde yüzünde demir zırhı vardı, onu daha önce hiç görmemiştim ya da gördüysem de tanımıyordum ama o bana bakarken tanıdığı her halinden belliydi.

Bir anda karşımda tek dizinin üzerine çöktüğünde ve başını önüne doğru eğdiğinde “Efendim,” dedi itaatle. “Arthur Thalron beni gönderdi, sizi kıyıda bekliyor.”

Arthur Thalron mu? Yeniden odaya dönüp baktım hatta kaç gün geçtiğini hesaplamaya bile çalıştım ama her şey aynı görünüyordu. Normalde onun adını söylemek yasakken muhafız Arthur diyordu, bu nasıl olabilirdi? “Şimdi mi?” diye sordum.

“Evet, efendim,” dedi başını bile kaldırmadan. “Savaş başlamadan sizinle vedalaşmak istiyor.” Muhafız öylesine akıcı konuşuyordu ki, onun gerçek bir muhafız olmadığını bile düşündüm. Liten’i sormalıydım belki de fakat ayaklarım dışarıya doğru çıktı, muhafız ise eliyle önden geçmemi buyurdu. Bana öyle bir saygı duyuyordu ki, bu saygıyı hak edecek ne yaptığımı kendi kendime sorgulamaya başladım.

Beni yürüttü… Hiç olmadığı kadar çok yürüttü hatta öyle çok yürüttü ki, Thalron’un hiç görmediğim noktalarına şahit oldum fakat dönüp de muhafıza nereye gittiğimizi soramadım bile. Sormak istemedim.

En sonunda beni okyanusun kenarına getirdiğinde kimsenin burada olmadığını fark ettim. Geceydi, hava buz gibiydi fakat karlar erimişti. Ayaklarıma sular çarpıyor, dalgalar taşları dövüyordu. Birkaç saniye sonra arkamı dönüp “Veyn nerede?” diye sorduğum sırada muhafızın artık burada olmadığını fark ettim; daha da kötüsü hemen sırtımın arkasında artık Thalron yoktu, daima rüyalarımda gördüğüm o kocaman orman vardı.

Bir anda güneş açtı, ağaçlar yemyeşil oldu, okyanus denizi dövmemeye başladı, hava ısındı ve benim üzerimdeki kıyafet kıpkırmızı bir elbiseye dönüştü. Neler olduğunu anlayamazken tam karşımda, ormanın içinden Veyn’in bana doğru yürüdüğünü gördüm, elinde ise dikenli bir taç tutuyordu. Her adımında sanki zamana meydan okuyacak kadar yavaştı ama birkaç saniye sonra tam karşıma geldiğinde gülümsedi; öyle bir gülümsemeydi ki sanki ben olmasam yüzü bir daha gülmeyecekti.

“Sen varsan varım,” dedi Veyn. “Sen yoksan zaten yokum ve sen var ol diye ben Thalron’u bile ayaklarının altına sererim.” Bir anda tek dizinin üzerine çöktüğünde ve tacı bana doğru uzattığında korkmam gerekirken mutlu olduğumu ve hatta heyecanlandığımı hissediyordum. “Bu tacı sana yaptırdım, her dikeni Thalron’u fakat güzelliği seni temsil ediyor.” Bakışlarını yerden kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. “Sadece bir kez bana gülümsemeni istiyorum, işte o zaman kim için yaşadığımı da bileceğim. Sadece bir kez gülümse, sana adanmış olmak ne demek bir kez daha hissedeceğim.”

Gülümsediğimde ve elim kalbime doğru gittiğinde “Neler oluyor?” diye mırıldandım fakat bu yaşanan her şeyin hoşuma gitmediği anlamına gelmezdi.

Veyn, çöktüğü yerden doğruldu elinde taçla bana doğru birkaç adım attı ve sonrasında tacı başımın tepesine yerleştirdiğinde dikenleri alnıma batıyordu ama umursamadım. Ellerinin benden uzaklaşmasını bekledim fakat öyle olmadı; çekinmeden ve bir an bile şüpheye düşmeden ellerini yüzüme yerleştirdiğinde dudaklarını ıslattı. Boy mesafemizi yok etmek isteyerek öne doğru eğildiğinde ve burnu burnuma dokunduğunda kalbim sanki son atışlarını gerçekleştiriyordu.

“İzninle,” dedi, kendisine hiç yakışmayan bir kibarlıkla, “ruh bağımı öpeceğim ve ateşle dans edeceğim.” Sonrasında bir cevap vermemi bile beklemeden dudakları dudaklarımın üzerine örtüldüğünde nefesimin kesildiğini hissettim. Öyle içten, öyle yürekten ve bir yandan da öyle kendinden ödün vererek dudaklarımdan öptü ki, nemli ve yumuşak dudaklarının hissi, dizlerimin titremesine sebep oldu; neredeyse dengemi kaybedecektim.

Dudaklarımdan çekildiğinde ağzımda tuzlu bir metal tadı kaldı; sanki dilimin altına görünmez bir bozuk para saklanmış gibiydi; sanki kan içmişim gibi.

Geriye çekildiğinde ve beni yeniden öpmeden önce “Güzeller güzeli, Morna’m,” dedi ve eli, karnıma dokundu. “Geri döndüğümde bebeğimiz kucağında olacak.” Kaskatı kesildiğimde ve geriye doğru bir adım attığımda sırtım bir şeye çarptı, Veyn ise bana şaşkınlıkla baktı.

Hızlı bir şekilde arkamı döndüm ve bir aynayla karşılaştım; o aynanın karşısında kırmızı elbiseli, başında taç olan ve karnı burnunda hamile bir kadın duruyordu fakat o ben değil, Morna Valenka’ydı. Heykelini gördüğüm kadındı.

Kendimi izledim, Morna’yı izledim, ruhunu hissettim, hemen arkamda duran Veyn’in ise aynaya doğru döndüğünü anladım ama yansımada yoktu, yansımada tek başımaydım. Dudaklarımda hâlâ dudaklarının hissi, nefesimde nefesi vardı.

Boğuluyormuş gibi olduğumda bunun bir rüya olduğunu anlamıştım fakat rüyadan sıçrayarak uyanmamı sağlayan anladıklarım değil, bir hançerin sertçe Veyn’in göğüs kafesine saplanmasıydı. Dudaklarımdan tiz bir çığlık koptuğunda kaçmak istedim ve kalbim hâlâ dudaklarının sıcaklığını hissederken, ellerimde bir ağırlık belirdi. Ne olduğunu bilmiyordum. Aşağı baktım.

Ve kan gördüm. Hançer elimdeydi. Göğsünde. Veyn’in.

“Veyn!” Haykırarak gözlerimi açtığımda ve yatakta doğrulduğumda birisinin ileriden bana baktığını fark ettim. Bir anda elim yastığın altına gittiğinde ve hançerimi elime aldığımda o kişiye fırlatmak için hazır bir şekilde bekledim.

Şarkı: Darkness of Light, Secession Studios

“Hey!” Bu sesi tanıyordum, Tanya’ya aitti. “Benim Tanya, kendine gel Liora!”

Hançer havada nefes nefese bakarken bilincim yavaş yavaş yerine gelmişti ve çıplak uyumama rağmen ter içinde kalmıştım. Gerçekten de tam karşımda küvetin orada Tanya duruyordu, etrafıma baktığımda başka kimsenin olmadığını gördüm ve yine bir rüya olmasından korktum. Kendime sert bir tokat indirdiğimde ve acıyı hissettiğimde büyük bir nefes vererek sırtüstü yeniden kendimi yatağa bıraktım. “Özür dilerim.”

“Rüya görüyordun veya kabus,” dedi Tanya bana doğru yürüyerek. “Veyn’in adını sayıkladın…” Tanya bu cümleyi kurarken devamını içinden dile getirmişti, çok emindim. “Ne gördüğünü anlatmak ister misin?”

Uzandığım yerde göz ucuyla ona baktım ve sonrasında bakışlarımı pencereye doğru çevirdim. “Sence kaç saattir uyuyorum?” diye sordum.

“Vakit öğleden sonra,” dedi Tanya. Saatlerdir uyuyordum. “Nord, Veyn’in yanına geldi, ben de senin yanına uğramak istedim.” Zorlukla uzandığım yerde doğruldum ve köşeye attığım Köksüz pelerinimi üzerime geçirdim. “Kabus mu gördün?”

“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Sonu kabus gibiydi ama başlangıcı…” Elim boynuma doğru gittiğinde gözlerimi kaçırdım.

“Liora,” dedi Tanya şaşkınlıkla. “Sen kızarıyorsun.”

Gördüğüm rüyanın etkisi hâlâ üzerimdeydi ve nasıl aşabileceğimi de bilmiyordum. Beni öpmüştü, bana o cümleleri kurmuştu; bu bir rüyaydı, biliyordum ama etkisi nasıl bu kadar kalbimin üzerinde kalabilirdi? O tacın verdiği hissiyat, Thalron’a sahip olabilmek… Hepsi nasıl da beni heyecanlandırmıştı, aklım almıyordu.

“İyi misin?” diye sordu bu kez Tanya daldığımı fark edince.

Kendimi silkeleyerek “Her neyse,” dedim ve bakışlarımı ona çevirdim. “Nord’la nasıl gidiyor, seni uzun zamandır görmedim.” Bir anda onu özlediğimi hissettiğimde omzundan çekip ona sıkıca sarıldım. “Aslında otuz gündür ben de bu kaleden hiç çıkmadım.”

“Biliyorum,” dedi Tanya ve o da bana sarıldı ardından geri çekilip ellerini omuzlarıma yerleştirdi. “Neler yaşıyorsun, Liora? Buraya geldiğimizden beri hiçbir şey konuşmamaya başladın.”

Hangi birini anlatacaktım ki? “Sadece kafam karışık,” dedim geçiştirerek. Elbette Tanya geçiştirdiğimi anladı ama aldırış etmedi. “Nord’la nasıl gidiyor?”

Tanya, gözlerini devirip “Berbat,” dedi hiddetle. “Tam otuz gündür beni odasına her çağırdığında sadece konuşuyor ve sonra da benimle bir şeyler içmek istediğini söylüyor. Reddettiğimde de hizmetkarımsın diyerek emir veriyor. Otuz gün boyunca Liora. Otuz gün boyunca aynı işkenceyi çektim ama neyse ki bugün toplantı varmış da buraya gelebildim.”

“Toplantı mı?” dedim kaşlarımı kaldırarak.

“Evet, Veymor çocuklarıyla yemek yiyecekmiş, her hafta Cuma günü yapılan bir gelenekmiş.” Tiksintiyle nefesimi verdiğimde Tanya kıkırdadı ve sonrasında gözleri kocaman açıldı. “Korven de burada,” dedi kapıyı işaret ederek. “Veymor onu yanından hiç ayırmıyor, kendisi mutfakta bir şeyler yiyordu ve benimle neredeyse hiç konuşmadı.”

“Ne?” dedim afallayarak. “Nasıl konuşmadı?”

“Konuşmadı,” dedi Tanya omzunu indirip kaldırarak. “Belki de yanımızda başka hizmetkarlar olduğu içindir, bilemiyorum.”

Bir süre onun yüzüne baktım ve sonrasında “Bana çok az müsaade ede misin?” diye sordum. Tanya başını olumlu anlamda salladığında ayağa kalkıp diğer tarafa geçtim ve ilk önce tuvalet ihtiyacımı giderdim ardından saçlarımı gelişigüzel bir şekilde tarayıp dişlerimi fırçaladım. En sonunda kıyafetlerimi yenilediğimde temiz olan Köksüz pelerinimi, kazağımı giydim.

Çok kısa bir zaman sonra hazır olduğumda Tanya’ya başımla “Gidelim,” hareketi yaptım.

Tanya ise yatakta oturmaya devam ederken “Bana ne rüya gördüğünü söyleyene kadar şuradan şuraya adım atmayacağım,” dedi baskın bir sesle. “Çünkü bu sessizlikten çok sıkıldım, Liora. Rüyanda Veyn diye sayıklıyordun, bu ne demek?”

Önceden Tanya’dan hiçbir şeyimi gizlemezken şimdilerde tamamen sessizliğe gömülmüştüm. Bunun ikimiz için de zararlı olacağını fark ettiğimde kapının eşiğinden yatağın olduğu yere doğru yürüdüm. Dürüst olmayı tercih edip fısıldayarak “Veyn beni öpüyordu,” dedim ve elim dudaklarıma doğru gittiğinde kızardığımı ben de fark ettim.

Tanya gözlerini bile kırpmadan bana bakmaya devam ettiğinde ne diyeceğini merak ediyordum fakat o çok uzun süre sessiz kaldı ve sonrasında da boğazını temizleyip ayağa kalkarak “Gidelim,” diye öne çıktı. İçinden geçen düşünceleri benimle paylaşmak istemedi.

“Hey,” dedim ellerimi kaldırıp onu engelleyerek. “Hiçbir yorum yapmayacak mısın?”

“Ne diyebilirim ki, Liora?” diye sordu. “Aranızda neler geçiyor bilmiyorum, yüzün neden kızarıyor anlamıyorum, hiçbir şeyi bilmiyorum. Tek bildiğim…” beni inceledi uzun uzun, “tek bildiğim senin artık eskisi gibi olmadığın. Gözlerin, Liora. Gözlerin artık eskisi gibi bakmıyor, sanki bambaşka birisine dönüştün. Sessizsin, kavgacısın, temkinlisin, heyecanlısın ve Veyn…” Beni işaret etti. “Sen farkında değilsin belki ama Veyn senin durmadan kaçıp gittiğin birisi haline gelmeye başladı.”

Tam da bu cümleleri duymak istemediğim için kimseye anlatmadığımı fark ettim çünkü beni anlamıyorlardı. İddialaşabilir, ayak diretebilirdim ama Tanya’ya karşı öyle hassastım ki bunu yapmak bana yanlış gelmişti. “Benim Veyn’le bir işim yok,” dedim Tanya’ya dikkatle bakarak. “Benim işim Thalron’la.”

“Bu da ne demek şimdi?” dedi bıkkınlıkla. “Ne istiyorsun Liora? Ne? Bana neden tamamen açık olmuyorsun?”

“Çünkü aklımı kaçırdığımı düşüneceksin,” diyerek karşı çıktım.

“Söz veriyorum düşünmeyeceğim,” dedi ve oturduğu yataktan kalkıp bana doğru yürüdü. “Sadece bana söyle, ne istiyorsun?”

Derin bir nefes verdim ve her tepkisini göze alarak “Thalron’u istiyorum,” diyerek dürüst davrandım. “Ve alacağım da.”

Tanya, pek de şaşırmış gibi görünmüyordu ama aklı karışmış gibi “Bunun Valenka Soyu’yla ilgisi var mı?” diye sordu.

“Sen nereden biliyorsun?”

“Thalron’da otuz gündür neyin konuşulduğunu sanıyorsun?” diyerek güldü Tanya. “Herkes Kızıl Kitap’ın Valenka Soyu’na ait olduğunu, o kitabı Veyn’in aldığını konuşuyor. Aynı şekilde herkes senin de bir Valenka olduğunu ve Veymor’u yok etme ihtimalini düşünüyor. Buna inanan kişi sayısı az ama konuşan kişi sayısı çok. Artık sadece saçlarınla değil, soyadınla da herkesin dilindesin ve bu aşamadan sonra kendini onlara sevdirmen gerekiyor.”

Gülümsediğimde “Bunu Veymor duymuş mudur?” diye sordum.

“Duymayan kimsenin olduğunu düşünmüyorum,” dedi Tanya. “Fakat Korven’e sorabiliriz.” Bulunduğu yerden ayrıldı ve bana doğru yürüdü. “Thalron’u istiyor olman ise…” Bu denli ciddiyetle yaklaşması gururumu okşamıştı. “Bunu hangi duygu sana söyletiyor bilmiyorum ama her ne yaparsan yap, ben yanındayım, Liora.” Önüme gelen saçımı arkaya doğru attı. “Çünkü artık gözlerinin içine baktığımda güçten başka hiçbir şey göremiyorum.”

Bir kez daha Tanya’yı kendime çekip sarıldığımda bu kez çok daha uzun sürdü. Sarıldım, bütün ruhumla ve saçlarını sevdim, bütün şefkatimle.

Saniyeler sonra birlikte dairemden çıktığımızda ve mutfağa geçtiğimizde Korven’i ne yazık ki orada bulamadım, Kayze ise yemeklerin başında duruyordu. İkimize bir bakış gönderip rahatsız bir şekilde önüne döndü. “Kayze,” dedim benden nefret ettiğini bile bile. Ben ise ondan bir türlü nefret edemiyordum. “Veymor’un Tüccar’ı buralarda mıydı?” Korven diyemiyordum çünkü anlaşılırdı.

“Yüce Veymor onu yukarıya çağırdı,” dedi Kayze tenceredeki yemeği karıştırırken. “Neden sordun?”

“Sadece merak,” dedim Tanya’ya bakışımı göndererek. “Neden çağırdığını biliyor musun?”

“Hizmetkarı olduğu için onu istediği her yere, her nedenden çağırabilir, Köksüz,” dedi Kayze sinirle. “Sorgulamak da hiçbirimize düşmez.”

“Hizmetkarı mı?” dedik aynı anda Tanya’yla. Kayze ikimize bir bakış attı ve sonra gözlerini devirip yeniden yemeklere odaklandı.

Tanya’yla ikimiz aynı anda mutfaktan çıktığımızda öyle büyük bir şaşkınlık içindeydik ki, bir yanım fazlasıyla mutlu hissediyordu çünkü Korven, tam da istediğim gibi Veymor’un inine girmişti fakat bir yanım da mutsuzdu çünkü Veymor’un Korven’e nasıl davranacağını kestiremiyordum.

Kapının önünde bir muhafız belirdiğinde aklıma rüyam geldiği için irkilmiştim çünkü hâlâ o gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Muhafız hem Tanya’ya hem bana baktı ve hemen sonrasında benim gözlerimin içine bakarak “Yüce Veymor seni yukarıda bekliyor,” dedi oldukça net bir sesle. Ürperdiğimi hissettiğimde Tanya beni koruma dürtüsüyle kolumu kavradı fakat ben öne doğru bir adım attım.

Veymor beni yukarıda bekliyordu ve bunun sonucunda ne olacaktı bilmiyordum ama içimden bir ses en başından beri buraya yemeğe gelmesinin sebebinin ben olduğumu söylüyordu. Bu çok fazla bir güven miydi yoksa belirsiz bir yolun sonunda hissettiklerim miydi emin değildim fakat muhafızın yanına geçtiğimde Tanya geride bana mutsuz bakışlarını gönderdi.

Muhafıza hiçbir cevap vermeden mutfaktan dışarı çıktım, Kayze bile korku dolu gözlerle beni izlemişti fakat onlara bir daha bakmak istememiştim.

Merdiven basamaklarını ben önde, muhafız arkamda çıkarken korkmayı, heyecanlanmayı ya da kapana kısılmış gibi hissetmeyi bekledim fakat hiçbir his benimle beraber değildi. Hatta öylesine hissizdim ki bunun da başka bir rüyam olabileceğini düşündüm. Belki de bu rüyanın sonu kabusla bitmez, hançeri Veymor’un kalbine geçirirdim.

Veyn’in yemek odasının önüne geldiğimizde yüzümde her şeyi anlamış bir gülümseme oluştu; çocuklarıyla yemeğini kendi kalesinde değil, Veyn’in kalesinde yemek istemişti çünkü asıl planını şu an hiç kimse bilmiyordu, ben de içeri girdikten sonra öğrenecektim.

Derin büyük bir nefes verdiğimde yanımdaki muhafız odanın kapısının hemen yanında duran çanı çaldı ve birkaç saniye sonra başka bir muhafız kapıyı açtı; o kapı açıldığı anda içerinin kasvetli havası sanki ciğerlerime dolmuştu, sadece o an geriye doğru gitmek ve daireme kendimi kapatmak istemiştim.

Fakat elbette ki bunu yapmadım.

Çenemi havaya kaldırdığımda her ne olursa olsun kurallara ayak uydurarak ellerimi önümde saygıyla birleştirdim ve içeriye doğru bir adım attım; tam o esnada ilk göz göze geldiğim kişi Korven oldu.

Veymor’un oturduğu sandalyenin hemen arkasında ayaktaydı ve bakışları direkt benim üzerimdeydi. Onun da gözlerinde bir duygu belirtisi aradım fakat herhangi bir duyguya ulaşamadım, sadece endişe içindeydi ama neye endişelendiğini de bilmiyordum.

Bakışlarım masaya doğru döndüğünde tam altı kişinin sandalyelerinde oturduğunu gördüm. Bir baş köşede Veymor oturuyordu, hemen yan tarafında Veymora ve diğer tarafında ise Veyn vardı, Veyn’in sırtı neyse ki bana dönüktü ve dönüp bakmıyordu ama sırtının oldukça gergin ve duruşunun sarsak olduğu her halinden belliydi.

Veyn’in hemen yanında Nord oturuyordu, Nord’un karşısında sarışın kız kardeşi olduklarını düşündüğüm kişi vardı, yan tarafında ise açık kahverengi saçlı başka bir kız. O kardeşlerin adını öğrenmemiştim ama içimden bir ses, şu an tanışmamın hiç de umduğum gibi olmayacağını söylüyordu.

“Yaklaş.” Veymor’un baskın sesiyle gözlerim ona döndüğünde siyah gözlerindeki ifadesizlik beni bozguna uğratmıştı. Nefretine hazırdım ama hissizliğine değildim, bu yüzden adımlarımı oldukça yavaş bir şekilde öne attım. Şu an burada hizmetkarların ne işi olduğunu öylesine merak ediyor ve bir yandan da öylesine merak etmiyordum ki, bu yüzleşmenin sebebi benim hayatımın dönüm noktası olacaktı.

Veymora yüzündeki o aşağılayıcı gülümsemeyle beni izlerken yutkundum ve çenemi biraz daha havaya kaldırdım. Korven’in hemen yanına geçtiğimde ikimiz de aynı duruyorduk, tek fark onun Tüccar kıyafeti ve benim Köksüz kıyafetimdi. Kapıdan içeriye girmeden önce kendimi bu denli kapana kısılmış gibi hissetmezken şimdi kimsenin yüzüne bakmak istemeyecek kadar gerilmiştim.

Kaderim sanki bu odanı içinde yeniden çizilecekti ve ben kendi ellerimle kaderimi kötü bir yola sürükleyecektim.

“Buraya neden geldiğini merak ediyorsun, değil mi, Köksüz?” diye sordu Veymor, sanki Valenka olduğumdan bile habersizmiş gibi. Hiçbir cevap vermeden öylece yüzüne bakmaya devam ettim. Veyn’in bakışları penceredeydi, buzdan bir heykel gibi yine hareket dahi etmiyordu ve sözleri duymuyor gibiydi. Her ne olacaksa bundan haberi olmalıydı, bu tepkisizliğinin tek sebebi buydu.

“Seninle tanışmamız ve sonrasında yaşananlar benden nefret etmene sebep oldu,” dedi Veymor ve sesindeki o ifadesizlik yok olup şefkatli bir adamın ses tonuna dönüştüğünde yüzümdeki tiksinti ifadesini gizlemekte zorlandım. “Fakat şimdi, bir Köksüz’ü mutlu etmek ve oğlumun gözde hizmetkarının yüzünü gülümsetmek için bir adım atmak istiyorum.”

Neler olduğunu anlayamadığımda bakışlarımı Nord’a çevirdim, Nord, dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana salladığı esnada Veyn’in nefes bile almadığını hissettim. “Ne gibi bir adım?” diye sordum solgun bir sesle. Merak etmemin tek sebebi, şimdi burada bir aile yemeğine konuk olmamdan ötürüydü yoksa umurumda bile olmazdı Veymor’un söylediği hiçbir şey.

Veymor, oturduğu sandalyeden yavaşça ayağa kalktığında üzerine giydiği bordo Din İnsanı pelerini yeri süpürdü. Ellerini birleştirdiğinde ve pelerinin arkasına gizlendiğinde bana ve Korven’e doğru yürüdü. Her adımında ikimize öyle bir baktı ki, bir anlık her şeyin açığa çıktığını bile düşündüm çünkü Korven başını hiçbir şekilde yerden kaldırmıyordu.

Otuz gün içinde neler olmuş olabilirdi? Nelerden geri kalmıştım?

“Öğrendiğime göre,” dedi Veymor ikimizin tam karşısında durduğunda. “Tüccar hizmetkarım senin kişin, eşinmiş.”

Dudaklarım aralandığı esnada Veyn, önündeki çelik bardağı havaya kaldırdı ve içindeki içkiyi tek dikişte bitirdikten sonra masaya sert bir şekilde geri koydu. Veymor buna aldırış etmeden benim gözlerimin içine bakmaya devam etti. Şaşkın bakışlarla Korven’e dönüp baktım fakat o hâlâ başını yerden kaldırmıyordu, bunu söyleyen kişi o muydu? Bana neden bakmıyordu? Veymor ne yapmaya çalışıyordu?

“Köksüz,” dedi baskın bir sesle Veymor. “Duyduklarım doğru mu, değil mi?” Tek kaşını kaldırdı ve biraz daha bana yaklaştı. “Eğer doğru değilse,” gözleri Korven’e döndü, “Veymor’a yalan söylemiş mi oluyorsun, Tüccar?”

Bunu söyleyen kişi Korven’di fakat bunu neden yaptığını anlayamıyordum. Ya da anlıyor ama kabul etmek istemiyordum. Korven asla plansız konuşmazdı. Bir cümlesi bile hesaplanmadan ağzından çıkmazdı. Şimdi ise beni ateşin ortasına itmişti. Bakışlarımı ondan kaçırdım çünkü gözlerimin içine bakarsa her şeyi çözeceğinden korkuyordum.

Bu onun tarzıydı: beni korumak için beni yakmak. Bana zarar gelmesin diye beni zincirlemek. Özgürlüğümü keserek beni hayatta tutmak.
Beni kendine bağlarsan, bizi öldüremezler, diyordu bu yaptığı. Beni sahiplenirsen, bize dokunamazlar, diyordu ama anlamadığı bir şey vardı. Ben dokunulmaz olmak istemiyordum. Ben sahip olunmak istemiyordum.

Korven beni kurtarmıyordu. Beni saklıyordu. Ve saklanan her şey, er ya da geç çürürdü.

Eğer şimdi başımı kaldırıp hayır, dersem, bunun bedelini ben ödemeyecektim. Korven ödeyecekti. Veymor’un bakışları o kadar açıktı ki… Bu bir soru değildi. Bu bir tuzaktı.

Hayır dersen, o yanar.
Evet dersen, sen silinirsin.

Nefes alamıyordum. Göğsümde bir şey daralıyordu, sanki kalbim yerinden sökülüp başka bir bedene konulmak üzere hazırlanıyordu. Hangisi daha az kanlıydı?

Dişlerimi sıktım. Tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. İçimde bir şey haykırıyordu ama sesim çıkmıyordu. “Doğru,” dedim en sonunda kısık bir sesle. “Korven benim senelerdir kişim.”

Veymor gülümsediğinde mutluluktan fazlasıyla uzaktı, aksine zafer kazanmış bir edayla gülümsüyordu. Göz ucuyla Veyn’e şöyle bir dönüp baktıktan sonra “Bunu benden nasıl gizlersin, oğlum?” diye mırıldandı Veymor. “Senin bilmediğini düşünmek bile istemiyorum.”

Veyn, başını bile çevirmedi, uzanıp bardağına içkisini doldurmaya başladığında bir cevap vermesini bekledim ama Veymor’u tamamen cevapsız bıraktı.

Veymor, bizim bulunduğumuz yere biraz daha yaklaştığında ikimize de üstün bakışlarını gönderdi, Korven en sonunda başını yerden kaldırdığında Veymor’un yüzüne baktı. Dizlerimin titrediğini hissedebiliyordum ama bu titreme sanki daha çok öfkeden gibiydi.

“Tüccar ile bir Köksüz’ün evlenmesi,” dedi Veymor, sanki basit bir kuraldan söz ediyormuş gibi, “kanın melezlenmesine yol açacağı için kesinlikle yasaktır.” Sözleri biter bitmez dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı; o gülümseme bir çözüm değil, bir hüküm sunuyordu. “Ancak,” diye devam etti, sesi yumuşarken gözlerindeki soğukluk daha da keskinleşti, “seni geleneksel ritüelimizle Tüccar’a ait kıldığımızda, eş bağınız resmiyet kazanır.” Bir adım daha yaklaştı. “Ve o andan itibaren,” dedi, sesi neredeyse bir müjde verir gibiydi, “sen artık kendine değil, tamamen Tüccar’a ait olursun.”

Anlamayarak ona baktığımda “Bu ne demek?” diye sordum endişeyle. O sırada Veyn ikinci bardağını da içtikten sonra masaya daha sert bir şekilde koydu fakat Veymor dönüp o tarafa bile bakmadı.

Direkt gözlerimin içine baktığında, Veymor’un yüzündeki o yapmacık gülümseme silindi. Yerini çıplak bir üstünlük, dizginlenmemiş bir kibir aldı. Çenesini havaya kaldırdı; sanki bana değil, üstümden bir yere bakıyordu. “Sen,” dedi ve işaret parmağıyla beni gösterdi. “Bir Valenka’sın.” Soyadımı tükürür gibi söylemişti. “Fakat bu eş bağıyla,” diye devam etti, sesi keskin ve sakindi, “aidiyetini eşine devredeceğim ve artık Thalron halkı tarafından sen tanınmayacaksın.” Kalbim göğsümde tekledi. “Bir kalede yalnızca eşinin hizmetkârı olacaksın, Oğlum Veyn’in hizmetinden ise düşeceksin.” İrkilerek Veyn’in sırtına baktım. O ise başını bile çevirmedi. “Sadece kalende kalacaksın,” dedi Veymor, beni baştan aşağı süzerek. “Bir Köksüz gibi derslerini görecek, sonra da yalnızca kişine hizmet edeceksin.”
Gözlerini kıstı. “İşte o zaman bir Valenka olmanın da hiçbir anlamı kalmayacak.” Kısa bir duraksayışın ardından sesinde zafer kazanmış bir nida vardı. “Öyle değil mi, Köksüz?”

Ayaklarımı yere çarpmak, masayı dağıtmak ve çığlık çığlığa bağırmak istiyordum fakat her ne yaparsam yapayım bütün bunlar sadece Korven’e zarar verecekti; bir kez daha ona dönüp baktığımda gözlerini Veymor’dan ayırmadığını gördüm. Beni resmen Korven’in kişisi yapacaktı resmi bir şekilde ve Veyn’in hizmetkarlığından düşürüp bir kaleye beni kilitleyecekti. Thalron halkının gözünde ise kişisi için yaşayan ve aidiyeti bir adamla sınırlı olan bir kadına dönüşecektim.

“Öyle değil mi, Köksüz?” diye sordu bir kez daha Veymor baskın bir sesle. Sessizliğim öyle derindi ki, ne söyleyeceğimi bilmiyordum ama kabul etmekten başka hiçbir çarem olmadığını da görebiliyordum. Gözlerimi sıkıca yumduğumda tek görebildiğim rüyamda beni öpen Veyn’di ve gözlerimi yeniden açtığımda sırtı dönük, gözleri bir kez bile bana uğramayan Veyn’i gördüm. Sessizlik Adası’ndan sonra değişmediğini düşünüyordum ama değişmişti veya Thalron’un kurallarına karşı gelmek istemiyordu artık benim için. Belki de bu kesin bir kuraldı ve karşı çıktığında sorgulanacak cinstendi, yapabileceği hiçbir şey yoktu.

“Ben kimseye ait değilim,” dedim fakat ruhum sanki aksini haykırıyordu; sanki ben birine aittim ve birisi de bana aitti ama bu aidiyet kesinlikle Korven’e karşı değildi.

“Thalron’dasın,” dedi Veymor üzerine basa basa. “Ve burada aidiyet vardır, sen de eşine ait olmak zorundasın, Köksüz, diğer türlü insanlar benim adaletimi sorgular.”

Adaletini sorgulamaları için birçok sebep varken bunda mı sorgulanacağını düşünüyordu, bu nasıl bir akıl tutulmasıydı? Ellerimi sıkı bir yumruk yaptığımda birleştirdiğim yerden ayrılmadı ve son kez Veyn’in sırtına baktım. Bakışları hâlâ penceredeydi, ondan vazgeçmeme göz yumuyordu.

Yeniden Veymor’a döndüğümde “Tamam,” döküldü dudaklarımdan. “Her ne gerekiyorsa yapılsın.”

Bu cümlemin ardından Veyn, omzunun üzerinden öyle bir dönüp bana baktı ki, gözlerinden hangi duyguların geçtiğini tam olarak anlayamadım. Sanki bir yabancı bana bakıyordu ya da bu yabancı duyguyu gözlerinden hiç görmemiştim, bilmiyordum. Öfke, nefret, şefkat, merhamet, hırs… Bütün duygular sanki onunla beraberdi.

Veymor, masaya geçti ve sonrasında ayaktayken çelik bardağını havaya kaldırdı. “O halde bir aidiyetimizi daha kutlayacağız yarın sabah, Thalron halkının gözleri önünde gerçekleşecek,” dedi ve masadakiler tek tek bardaklarını kaldırdı. Son kişi Veyn olduğunda bakışlarını benden ayırmadan kadehini kaldırdı ve sanki kadehi daha çok bana yönelik gibiydi. O an, Veyn’in de Korven’i kişim olarak bildiği aklıma geldi, elbette ki buna karşı çıkamazdı.

Tamamen köşeye sıkışmıştım; Korven’in aylar önce söylediği bir kişim yalanı şimdi ayaklarıma dolanıyordu, belki de Veyn, bunun bir yalan olduğunu bilse bana yardım edebilirdi ama şu an onun gözünde de kişisine ait olan birisinden başka hiçbir şey değildim; hiç mi hissetmemişti yalan söylediğimi? Birinin bana bir el uzatması gerekiyordu, kendimi yapayalnız hissediyordum.

Herkes içkilerini içtiğinde içkisini içmeyip bana bakmaya devam eden tek kişi Veyn’di. En sonunda ayağa kalktığında ve bana doğru yürüdüğünde “Ben içkimi kısa bir sürede göz bebeğim haline gelen hizmetkarıma sunmak istiyorum, ona son iyiliğim de bu olmalı,” dedi çelik bardağı bana uzatarak. Aramızdaki boy farkı sanki daha fazla belirginleşmişti ama bunun dışında ruhlarımız arasında da artık büyük bir mesafe var gibiydi. “Bunu kutlamak isteyeceğine çok eminim.”

Elindeki içki bardağına baktıktan sonra yeşil gözlerine dönüp beni anlamasını istedim fakat o sanki beni görmüyor gibiydi hatta sarhoş olabileceğini bile düşündüm çünkü gözlerinin içi kıpkırmızıydı. Veyn, biraz daha bana yaklaştığında aramızdaki mesafe bir adımlığa dönüşmüştü. Bardağı biraz daha önümde tuttuğunda gözlerim yeniden masaya döndü ve herkesin bizi izlediğini gördüm, Veymor ise oldukça keyif alıyor gibiydi.

Elimi kaldırıp çelik bardağı ondan aldığımda titrediğimi Veyn de gördü fakat aldırış etmedim. Tek dikişte hatta tek nefeste bardağı kafama diktiğimde eskisi kadar yakmadığını ve hatta bir bardağa daha ihtiyacım olduğunu hissettim. Rüyamda gördüğüm adam dizlerinin üzerini çöküyordu fakat Veyn, beni kutluyordu. O rüyamdaki ben değildim, artık emindim. Sadece konuştuklarımızın bir sanrısıydı.

Boş bardağı Veyn’e uzattığımda “Sizin hizmetkarınız olmak bir şerefti, Yüce Veyn,” dedim imayla. “Fakat bu andan sonra artık eşi için yaşayan bir kadına dönüşeceğim, bir daha görüşemeyebiliriz, kendinize iyi bakın.”

Veyn, yutkunduğunda gözleri gözlerimde gezindi ardından yüzümün her zerresini arşınladığında bir kez daha yutkundu, sonrasında bakışları yanımdaki Korven’e döndüğünde nefreti açık seçik gördüm. Düşündüğümden daha uzun süre izledi onu ve sonrasında yeniden bana döndüğünde “Kendine iyi bak, Işık Veren,” dedi gerçek bir vedayla. “Çünkü artık ben sana iyi bakamayacağım.”

***

Şarkı: Dark Academia, Gabriel Saban

Gururum dizlerinin üzerine çökmüş, Thalron’a itaat ediyordu. Bu benim için ölüm demekti çünkü ben en çok gururum için yaşardım. Bir insan her şeyini kaybedebilirdi; adını, evini, bedenini ama gururunu kaybettiği an artık hayatta sayılmazdı.

Ve ben, şu an, bunu izliyordum.

Korven için boyun eğdiğim bu aidiyet belki de yolumun sonunu getiriyordu. Ama kalbim, kalbim başka hiçbir şey istemiyordu. Mantığım bağırıyordu, bedenim titriyordu, ama kalbim sadece şunu fısıldıyordu: Onu koru, Korven’i korumalısın.

Kendimden vazgeçmek pahasına bile olsa çünkü Elly beni böyle büyütmüştü, kimseyi yarı yolda bırakmamalısın, derdi daima. Çünkü bir gün yolun ortasında sen yalnız kaldığında kurtarmaya da kimse gelmez, Liora.

Korven beni bir gün kurtaracak mıydı?

Veyn’in yemek odasından ayrıldıktan sonra daireme geçtiğimde zaman akmayı bırakmış gibiydi. Gece boyunca bir kez bile uyumamış, gözlerimi kapattığım her an, bir şeyin üzerime doğru geldiğini hissetmiştim. Şekli yoktu. Adı yoktu. Ama ağırlığı vardı. Göğsümün tam ortasına çöken, nefesimi kısan bir ağırlık.

Artık rüyalarımdan korkuyordum çünkü hisler, beni ele geçiriyordu ve ben, hissettiğim her şeyin bir kehanet gibi üstüme çöktüğünü fark ediyordum.

Sabah olduğunda, Veymor’a ait iki muhafız kapımda belirdi. Ne sordular, ne açıkladılar. Sadece geldiler. Ve ben, sanki çoktan hazırlanmışım gibi, ayakkabılarımı giyip peşlerinden yürüdüm. Yanımda Korven vardı. İkimiz yan yana yürüyorduk ama aramızda mesafe vardı. O yere bakıyordu. Ben ileriye.

Nereye götürüldüğümü bilmiyordum ama nereye götürüldüğümü hissediyordum. Burası bir oda değildi. Burası bir yer değildi. Bu bir eşikti. İnsanların geri dönmediği türden.

Her adımda içimde bir şey eksiliyordu. Sanki yürüdüğüm yol beni bir yere değil, benden uzağa götürüyordu. Adım attıkça, adımım hafifliyordu. Ben hafiflemiyordum, siliniyordum. Veyn neredeydi, bilmiyordum. Ama biliyordum ki eğer burada olsaydı, bu kadar kolay yürüyemezdim. Ve belki de en korkuncu buydu çünkü ben artık Thalron’un benim için belirlediği kadere yürüyordum.

“Liora,” diye fısıldadı Korven hemen yanıma gelerek. Bakışlarımı ona çevirmedim bile ama onu dinlediğimin farkındaydı. “Bunu seni düşündüğüm için yaptım çünkü Veymor seni yok edeceğini söyledi.” Korven endişe ve pişmanlıkla adeta çırpınıyordu. “Seni korumak için yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu ve senin benim kişim olup olmadığını bana soran kişi zaten Veymor’du, eğer hayır deseydim, bu senin zararına olacaktı.”

Hızlı bir şekilde bakışlarımı ona çevirdiğimde “Kişim olduğunu bilen birisi yok,” dedim Veyn’i görmezden gelerek. Onun Veymor’a gidip bunu söyleyeceğini asla düşünmüyordum.

“Veyn biliyor,” dedi Korven mavi gözlerini açarak. “O söylemiş olmalı.”

“Hayır.” Başımı yola doğru çevirdiğimde ayaklarım karlara batıp geri çıkıyor, soğuk rüzgar beni üşütüyordu fakat ileride bütün Thalron halkının dizildiğini gördüğümde nefesimin kesildiğini işittim.

“Liora,” diye fısıldadı bir kez daha muhafızların duyamayacağı şekilde. “Her şey adına yemin ederim ki seni korumak için yaptım.”

“Hayır, Korven,” dedim dişlerimin arasından. “Veymor sana bir oyun oynadı ve sen de o oyuna düştün, hepsi bu.”

Korven derin bir nefes verdiğinde sesindeki pişmanlığı duyabiliyordum. Ama ben kalabalığa yaklaştıkça pişmanlık değil, öfke büyüyordu içimde. Damarlarımda dolaşan bir şey vardı; kan değildi, ateşti.

Bir kadın olarak aidiyetimi sunmak… eşimin hizmetkârı olmak… Bu ne demekti? Ben bir isimdim. Bir soyadım vardı. Bir geçmişim, bir iradem, bir sesim. Şimdi ise hepsinin üzerini çiziyorlardı. Bir Valenka’nın üstünü bir eş bağıyla kapatmak; beni silmekti bu. Ve ben hiçbir şey yapamıyordum.

Bu nasıl bir lanetti? İnsan kendi hayatında başrolken bir anda bir yabancı olmaya nasıl razı olurdu?

Adımlarım ilerledikçe kalabalık büyüdü. Sonra büyümedi, tam tersine üzerime çöktü. Herkes oradaydı. Ama gerçekten herkes. Din İnsanları. Asiller. Tüccarlar. Köksüzler. Bu bir tören değildi. Bu bir seyirdi. Beni izlemek için toplanmışlardı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Bu kadar gözün önünde olmak, bu kadar açıkta olmak, bir insanın böyle çıplak bırakılması mümkündü demek. Ben onların bakışlarında bir kadın değil, bir karar görüyordum. Bir hüküm.

Ve ben bu hükmün ortasına yürüyordum.

Okyanusun hemen önüne iki taş koymuşlardı, yatsı şeklinde. Soğuk ve sertti bakışlarım gibi. İki taşın ortasında bir Din İnsanı duruyordu; sanki beni değil, kaderimi bekliyordu. Fısıltılar yükseldi. Önce tek tek, sonra dalga gibi. İsimlerim söylendi. Köksüz. Valenka. Kadın. Eş. Sahiplik ama ben başka bir şey arıyordum. Gözlerim Asillerin arasında Veyn’i aradı.

Yoktu.
Gelmemiş miydi?

Kalbim bu soruya cevap vermek istemedi hatta cevap vermeye cesaret edemedi.

Kalabalığın önüne geldiğimizde Tanya’yı gördüm. Yüzündeki ifade, kelimelerden daha ağırdı. Şaşkınlık. Hüzün. Korku. Beni gerçekten gören tek kişi oydu ve belki de en kötüsü buydu: Beni görüyordu ama kurtaramıyordu.

Din İnsanı elini kaldırdığında völva davulları sertçe çalmaya başladı. Sesleri göğsümün içine vuruyordu; kalbimle aynı ritmi yakalamaya zorlar gibiydi. Din İnsanları ellerini kalplerine koydu. Bir ayin gibi. Bir yemin gibi. Veymor en öndeydi. Sessizdi. Ama o sessizlik beni çıldırtıyordu çünkü bu, bir konuşma değildi. Bu, bir kararın yankısıydı ve ben, kendi kaderimin konuşulmadığı bir karara doğru yürüyordum.

Dizlerimin üzerine çöktüğümde okyanusun uğultusu arkamdan değil, içimden yükseliyormuş gibi hissettirdi; rüzgâr saçlarımı yüzüme vuruyor, tuz kokusu ciğerlerime doluyor, ayaklarımın altındaki taşlar soğuk ama başımın içi yanıyordu, volva davulları çalmaya başladığında sesleri kalbimin atışına karıştı, derinden, kemiklerimin içinden gelen bir ritim gibiydi, sanki okyanusla aynı anda nefes alıp veriyorduk, dalgalar kıyıya vurdukça davullar cevap veriyor, davullar sustuğunda dalgalar bağırıyordu.

Halk yarım daire halinde etrafımızı sarmıştı, yüzlerinde merak değil açlık vardı, izlemek istiyorlardı, yutkunmamı, titrememi, kırılmamı, Volva’nın sesi rüzgârın içinden süzülerek yükseldiğinde kelimeler değil, yankılar duyuyordum; “aidiyet”, “kan”, “bağ” sözcükleri taşların, suyun, gökyüzünün arasından geçip kulaklarıma değil, doğrudan ruhuma çarpıyordu, dizlerim artık bana ait değilmiş gibi hissizdi ama kalbim göğsümü parçalayacak kadar hızlı atıyordu, başımı kaldırıp geriye doğru baktığımda okyanusun karanlık yüzeyinde kendi yansımamı silik bir şekilde gördüm ayın ışığıyla ve o an anladım ki bu bir birleşme değil, bu bir silinmeydi, ben burada birine ait olmak için değil, bir şey olmaktan vazgeçmek için diz çökmüştüm.

Völva davullarının sesi yükselmeye devam ettiğinde ileriden bir Asil’in bizim olduğumuz yere doğru geldiğini gördüm. Veyn. O geliyordu. Her adımında gözlerimi ondan ayıramazken o, hemen babasının bir adım gerisine geçti, ellerini arkada birleştirdi ve çenesini kaldırıp gözlerimin içine baktı.

Öfkeden olsa gerek gözlerim dolduğunda kapatıp bunun geçmesini bekledim çünkü kaldıramıyordum. Bu zamana kadar birine ait olabileceğime inanmadığım gibi çocukluğumdan beri tanıdığım Korven’e ait tutuluyordum; titreyen ellerimi gizlemek için çaba sarf ettim fakat vücudumu gizlemem bile imkansızdı. İnsanlar soğuktan olduğunu düşünebilirdi ama soğuktan değildi.

Bakışlarım ellerime doğru kaydığında Veyn’in hizmetkarı olduğum bilekliğimi gördüm. Tam o esnada völva davulları sustu ve Din İnsanı, Korven ve benim aramızda ayaktayken elini öne doğru uzattı. İlk başta neden uzattığını anlamadım ama sonrasında yeniden bilekliğime baktığımda Din İnsanı’nın başını salladığına şahit oldum. Benden bilekliği bekliyordu.

Son bir kez daha Veyn’e döndüğümde tepkisiz bir şekilde olanları izliyordu. Onun yeşil gözlerinin içine bakıp hırsla bilekliği söküp çıkardığımda Din İnsanı’nın avcunun içine koydum. Sanki bileğimdeki eksiklik, kalbimdeki bir eksiklikle eş değerdi. Neye kırılıyor, neye öfkeleniyor, ne bekliyordum? Bu benim yolumdu ve fazlasıyla çaresizdim.

Bir muhafız üç tane çelik bardağı hepimize uzattığında ne olduğunu anlamayarak sol elime aldım ve etrafıma baktım. Herkesin fısıldaşması susmuş, bakışlar sadece benim üzerimdeydi. Kimse Valenka diyemiyordu ama belki de benim tarafımı bilebileceklerken bu şekilde itibarım tamamen ayaklar altına alınıyordu. Valenka’yı yok etmek istiyorlardı.

Orta yaşlarda ve simsiyah saçları olan Din İnsanı, bir anda bir hançer çıkarttığında dehşetle ona baktım fakat o adam, bir an bile şüpheye düşmeden bardağı yanındaki muhafıza tutturdu ve sonrasında avcunun içini gözünü bile kırpmadan kesti. Halktan insanlardan alkışlar yükselmeye başladığında midemin bulandığını hissediyordum, lanet olsun ki bileğim acıyordu ve nefes alamıyordum.

Din İnsanı avcunun içindeki kanı her damlasıyla önündeki bardağa döktüğünde elimle ağzımı kapattım ve boş bardağa doğru baktım. Tam o anda, hançeri Korven’e uzattı Din İnsanı. “Kan, unutmaz,” dedi, “Kan, ait olduğu yeri bilir. Ruh yalan söyleyebilir, beden kaçabilir ama kan her zaman geri döner.” Hançeri Korven’e uzattığında yüzünde merhamet yoktu, sadece hüküm vardı. “Bugün burada iki kişi değil, iki kader diz çöktü. Bu kanlar karışmayacak, çünkü bu bir eşitlik bağı değil, bu bir sahipliktir. Birinin kanı diğerine mühür olacak. Birinin adı diğerinin kaderine yazılacak.” Rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken o konuşmaya devam etti: “Bu andan sonra biri çağrıldığında diğeri cevap verecek. Biri düşerse diğeri de düşecek. Biri itaat ettiğinde diğeri hatırlanacak. Çünkü kan, yalnızca yaşamı değil, boyun eğmeyi de taşır.” Sonra gözlerini Korven’e dikti. “Kes,” dedi. “Ve onun adını kanına yazdır.” Sonrasında hiç ummadığım o cümleyi kurdu. “Kes ve Köksüz’ü kendine adanmış yap, ona kanını içir.”

Beni, Korven’in adanmışı yapıyorlardı.

Bakışlarım sert bir şekilde Veyn’e döndüğünde yüzünde şaşkınlık belirtisi yoktu, bunu bildiği fazlasıyla açıktı. Aidiyet, kan, bağ… Evlilik olmadan eş… Adanmış olmaktı, elbette adanmış olmaktı ve ben bir erkeğe adanacaktım.

Korven, elini öne doğru uzatıp hançeri aldığında ve sonra bardağı yere koyup avcunu bardağa doğru çevirdiğinde hançerin keskin yüzeyini de avcuna yaklaştırdı. Durmuyordu, kimse durmuyordu ve durmayacaktı da. Boğuluyordum, nefes alamıyordum ve kapana kısılmıştım. Beni artık kurtaracak kimse yoktu, Thalron’un kurallarına boyun eğiyordum.

Gözümden bir damla yaş aktığında ve hızlı bir şekilde elimin tersiyle sildiğimde Veyn’le son kez göz göze geldik; ağladığımı gördü, gördüğü anda bakışlarındaki ifade değişti, duruşunun bile sarsıldığını fark ettim.

Korven, hızlı bir şekilde avcunu kestiğinde ve kanı bardağa damla damla akmaya başladığında bütün soğuğa rağmen öyle bir terlemeye başlamıştım ki burnuma kanın kokusu geldikçe daha fazla boğuluyordum. Sanki rüyamda hissettiğim o kanın tadı damağımdaydı, bunu hissetmiş olabilir miydim?

En sonunda Korven bardağı eline alıp havaya kaldırdığında Din İnsanı’na doğru baktı; völva davulları yeniden çalmaya başladığında ve Din İnsanı bardağını havaya kaldırdığında ilk önce Din İnsanı’nın hemen ardından benim Korven’in kanını içeceğimi anladım. Bu nasıl bir ayindi? Kana inanıyorlardı ve kan için yaşıyorlardı. Şimdi ben Tüccar kanını içtiğimde ona Adanmış sayılacak, onu kanıyla kendimi kutsayacaktım. Her şeyden önce ben Thalron sınırları içerisinde Adanmış olacaktım.

Din İnsanı Veymor’a doğru baktı ve Veymor onay verdiğinde gözlerini kapatıp kendi kanından birkaç yudum içti. Kendinden uzaklaştırdığında dudaklarındaki o silik kanın rengi ve gözlerini kapatışı öğürme ihtiyacımı bastırmama sebep oluyordu.

Hayır, yapamazdım; hayır benden her şeye boyun eğmemi, birine ait olmamı ve kendimi yok etmemi bekleyemezlerdi.

Din İnsanı Korven’e başıyla onay verdiğinde Thalron halkı alkışlamaya başladı ve büyük bir heyecanla Korven’in bana bardağı uzatışını izlediler. Titreyen elimi havaya kaldırdığımda ve zorlukla bardağı elime aldığımda kanın kokusu artık daha yakındı; bakışlarım Korven’e döndü ve silik bir şekilde başımı iki yana salladım fakat o, onaylarmış gibi başını salladığında başka hiçbir çarem kalmadığının farkındaydım.

Öfke, kabullenişe dönüşmemişti ama kabullenmekten başka da bir çarem yoktu.

Derin bir nefes aldım ve sonra gözlerimi kapatıp bardağı dudaklarıma doğru yaklaştırdığımda gözümden bir damla yaş daha aktı. Bardak dudaklarımın arasına yerleştiğinde ve tuttuğum nefesimle gözümden art arda yaşlar dökülmeye başlandığında kendimi düşürdüğüm bu hal için hiçbir zaman affetmeyecektim.

İçimden tam üçe kadar saydım fakat henüz ikinci saniyedeyken kulaklarıma birinin art arda öksürme sesi doldu, tam o esnada gözlerimi yavaşça açtığımda bize kanlarımızı içiren Din İnsanı’nın eli kalbinde öksürmeye başladığını gördüm. Öyle bir öksürüyordu ki gitgide artıyor, nefes alamıyormuş gibi göğsüne art arda vuruyordu. Herkes birbirine baktığında bir anda Din İnsanı dizlerinin üzerine çöktü ve içtiği kanı kusmaya başladı. Herkes geriye doğru kaçıştığında ve Köksüzlerden birisi benim için “Lanetli!” diye bağırdığında neler olduğunu anlayamıyordum.

Gözlerim ilk önce Veymor’a döndü fakat onun da Din İnsanı’nı izlediğini gördüm hemen ardından Veyn’e baktığımda bütün o taşlar sanki tek tek yerine oturdu.

Veyn’in yemyeşil gözleri bendeydi, dudaklarında acı verici ve zafer kazanmış bir gülümseme vardı; benimle göz göze geldiği anda ise göz kırpıp bana kendisini bizim dilimizde belli etti.

Veyn, Din İnsanı’nı zehirlemişti.

Bu sanki son damla olduğunda yüksek bir sesle haykırıp Din İnsanı’na doğru saldırdığımda içimde biriken öfkem öyle bir dışa vurdu ki, Din İnsanı’nın üzerine oturmuş, art arda yumruklarımı yüzüne indiriyordum. Her şey silik gibiydi, sesler, görüntüler hatta rüzgar bile… Sanki aklımı kaçırmıştım ve artık bu benim için son çıkış kapısıydı. Din İnsanı ise bir yandan öksürüp, bir yandan da kendisini benden kurtarmaya çalışıyordu.

Durmadan, sanki bir canavarmış gibi hançere doğru uzandığımda muhafızlar öne doğru bir adım attı fakat sonra durdular çünkü onları durduran kişi Veymor’du. Gür bir sesle bir daha haykırdığımda ve hançeri Din İnsanı’nın boynuna dayadığımda yüzüne doğru yaklaşıp “Ben kimseye adanmam,” diye fısıldadım. “Çünkü kanım buna izin vermez, siz daha iyi bilirsiniz. Ben Liora Valenka’yım. Ben Valenka’yım.”

Sesim sanki gecenin içinde çınladı, tek bir hamleyle onun boğazını kesebilirdim ve beni engelleyen kimse yoktu. Ölüm Thalron’da yasaktı ama benim için değildi, bunu herkesin görmesi gerekiyordu. Dışarıdan nasıl görünüyordum umurumda değildi, tek bildiğim gözümün tamamen döndüğüydü.

Birilerinin bana taş attığını hissettim, birileri sanki tükürüyordu ve çığlık sesleri her yerdeydi ama ben gözlerimi bir an bile olsun Din İnsanı’ndan ayırmıyordum. İlk taşı nereden geldiğini görmedim. Sadece omzuma çarptığını hissettim. Ardından bir tane daha. Sonra bir tane daha. “Lanetli!” diye bağırdı biri. “Bu kız lanetli!” “Valenka!” Sesler çoğaldı. Büyüdü. Dalga gibi yayıldı. Artık bana bakmıyorlardı, beni işaret ediyorlardı. Taşlar ayaklarımın dibine düşüyordu. Bazıları sırtıma, bazıları kollarıma çarpıyordu. Kimse yaklaşmıyordu. Kimse dokunmuyordu ama herkes hedef gösteriyordu.

“Yok edin!”
“Bu kan uğursuz!”
“Bu kız lanet!”

Her kelime bir taş gibiydi. Her bağırış bir darbe. Ben onların ortasında değil, karşısındaydım ve onlar bana saldırmıyordu; beni damgalıyorlardı. Bir taş hemen alnıma çarptığında acıyı bile hissetmedim, Thalron halkı artık benden nefret ediyordu, tek hissettiğim buydu.

Bir anda elimdeki hançer alındığında ve başımı kaldırdığımda hançeri alan kişinin Veyn olduğunu gördüm. Beni bileğimden tuttuğu gibi ayağa öyle bir kaldırdı ki, gücünün karşısında dengede durmakta bile zorlandı. Hiç düşünmeden veya şüpheye düşmeden çıkardığım o bilekliği, bileğime taktı ardından Thalron halkı öyle bir sessizliğe gömüldü ki, sanki benden nefret eden onlar değilmiş gibiydi.

Yerde yatan Din İnsanı art arda nefesler almaya başladı ve dudağının kenarından kan aktığında son bir kez Veyn’e doğru baktığında gözleri Veyn’in üzerinde takılı kaldı, nefesini verirken ise başı yana doğru düştü. Gözleri ölüme kucak açmıştı, Din İnsanı artık aramızda değildi. Thalron’da bir kişi daha öldürülmüştü.

Fakat Veyn, Thalron halkına doğru baktı ve özellikle Veymor’un gözünün içine bakıp “Adanma ritüeli geçersizdir,” dedi baskın bir sesle. “Çünkü Din İnsanı,” sesindeki kibir bir hal almıştı ki, Veymor’un karşısında dimdik duruyordu. ““Eceliyle öldü,” dedi. “Kan onu reddetti ve reddedilen bir beden, artık hiçbir şeye hükmedemez.” Birisini hançerleyip o kişiyi Otso'nun önüne attıktan sonra öldüren kişinin Otso olduğunu söylemişti, şimdi de Din İnsanı'nı zehirleyip eceliyle öldüğünü dile getiriyordu. Veyn, hayatımda tanıdığım en kurnaz insanlardan birisiydi.

Veyn’in sözleri meydanın üzerine bir mühür gibi indi. Kimse konuşmadı. Kimse hareket etmedi. Taşlar yavaşça yere düştü ama bakışlar hâlâ bendeydi ve o an anladım: Bu gece bir ritüel bitmişti fakat başlayan çok başka şeyler vardı. Ben, halkın gözünde artık bir Köksüz değil, bir tehdit olmuştum; Valenkalardan artık gerçekten korkuyorlar, lanetli buluyorlardı.

Bu gece bir hikâye başlamıştı. Bu gece, Thalron bir yasa bozmamış, bir kader yaratmıştı ve bu kaderin içinde yalnız değildim. Veyn de oradaydı. Kaçınılmaz, sessiz ve tehlikeli bir şekilde. Üstelik şimdi değil, bütün zamanlarımda benimle kaderi ortakmış gibi hissediyordum.

Bir Aslı Arslan gurmesi bilir ki, bu bölümler aslında kurgunun bel kemiğidir, başlangıçtır ama sonrasında bambaşka noktalara ulaşır. Bunu hiiççç unutmayın eheheheje

En sevdiğiniz kısım efenim?

Thalron’u yönetmek mi, yıkmak mı isterdiniz?