Keyifli Okumalar!
Şarkı: Codec, Ambient Paganini
Artık kaçış yoktu. Artık korku yoktu. Artık teslimiyet yoktu. Sonuna kadar savaş, sonuna kadar direniş ve sonuna kadar başkaldırı vardı. Oyunu kurallara göre oynamak istiyorlarsa o kuralları kendi istediğim gibi ben belirleyebilirdim elbet.
Kaçmayı bıraktığım an, onların sonu başlamıştı aslında çünkü ben bu savaşta taraf seçmemiştim, sonu ben olmuştum.
Hayatımda ilk kez birini öldürmüştüm ve bunu yaparken gözümü bile kırpmamıştım, pişmanlığın ise zerresini hissetmiyordum çünkü ben öldürmesem o beni öldürecekti, bunu çok iyi biliyordum. Üstelik bu planı tek başına hazırlamamıştı Veymora, eşiyle yani Veymor’la ortak planıydı. Belki de tamamen Veymor’un planıydı.
Beni mi istiyorlardı? O halde gerçekten de öldürmeleri gerekecekti çünkü artık durmayacaktım. Yasakların üzerini çiğneyecektim, soyadımı yaşatacaktım ve yol beni nereye götürürse oraya gidecektim.
Tabutla beraber Veymora’nın cansız bedenini Thalron’un ortasında sergileme sebebim de aslında bütün bunlardı. Herkese, sadece Veymor’a değil, herkese benim kim olduğumu göstermek istiyordum, açık bir savaş ilanıysa bundan da kaçmayacaktım; buradaydım, ayakta dimdik duruyordum ve beni yok etmeye cesaretleri varsa edeceklerdi.
Üstelik şu an tam zamanıydı. Günler sonra çok daha güçlü olacağımın bilincindeydim çünkü Thalron’da yaşayan herkesi de yanıma çekecektim; bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.
Banyodan yeni çıkmıştım, üzerimde Köksüz kıyafetleri vardı ama bir gün bu kıyafetlerden de kurtulacağım günü iple çekiyordum. Elimdeki kalın telli tarakla saçlarımı yavaşça tararken gözlerim pencereden dışarıya bakıyordu. Tabutu, Thalron’un ortasında sergilediğimin üzerinden saatler geçmişti. İlk önce rahatlatıcı ve dakikalar süren bir banyo yapmıştım, hemen ardından hançer darbelerinden yara alan yerlerimi iyileştirmeye çalışmıştım ama öncesinde sıcak suyun verdiği o acıdan da keyif almıştım.
Kollarımda ve bacaklarımda çizikler vardı, boynum da çizilmişti ama hiçbirisi iz kalacak gibi görünmüyordu.
Saçımı yana doğru ayırdıktan sonra daha yavaş bir şekilde saçlarımı taramaya devam ettim ve dairemin kapısı sertçe çalındığında gülümsemeden edemedim. Derin bir nefes verdiğimde ve sonrasında sakin bir sesle “Evet,” dediğimde kapı açıldı ve başımı bile çevirmeden gelen kişinin Liten olduğunu anladım. “Veyn bekliyor öyle değil mi?” diye mırıldandım. “Hemen geliyorum.”
Tarağı yatağın üzerine bıraktığımda ve ayağa kalktığımda aynı gülümsemeyle kapıya doğru döndüm. Sahiden de Liten kapının önünde durmuş büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Ben konuşmadan anladın,” dediğinde kaşları çatıktı, onun yaraları benden daha kötü bir durumda gibi görünüyordu.
Liten’e olan sevgimin ölçüsü artık yoktu, canım pahasına onu korur ve hatta canım pahasına bir adı olması için her şeyi yapardım. Yapacaktım da.
“Anlamamak için aptal olmak gerekir, Liten,” dedim göz kırparak ardından ona doğru yürümeye başladım. “Hesap vakti.” Liten, başını sadece bir kez salladı ve önümü açarak kapıdan geçmemi bekledi. “Ona bir şeyler anlattın mı?” Dairenin kapısını arkamızdan kapattıktan sonra bakışlarımı Liten’e çevirdim. Bu kez olumsuz anlamda başını iki yana salladı. “Çok mu öfkeli?” Bilmiyorum anlamında dudaklarını büktü. Derin bir nefes verdiğimde merdivenlere doğru ilerledim. “Fazlasıyla tuhaf bir konuşma olacak.”
Liten bir anda bıçak gibi kesildi ve sonrasında koluma dokunup beni de durdurdu. Anlamayan gözlerle ona baktığımda “Ölmediğin için mutluyum,” dedi başını sallayarak. “Ama,” dedi sustu, doğru kelimeleri bulmaya çalıştı, “şimdi her şey daha kötü olacak, Veyn’in Liora’sı.”
Her şeye hazırlıklıydım, gözyaşları içinde uykumdan uyanıp Veyn’e sarıldığım o an benim dönüm noktam olmuştu. Liten bunu bilmiyordu ama Veyn’in bunu anlaması gerekirdi çünkü ruhumdan o gün bir şeyler kopmuştu; kopan parçalar merhametime ve vicdanıma aitti.
“Ölmediğin için mutluyum, Liten,” dedim elimi kaldırıp çakmasını beklerken. Sertçe elini elime çarptığında acıyla yüzümü buruşturdum. “Ve bilmeni isterim ki, orada benim muhafızım değil, arkadaşımdın. Beni korumak zorunda değildin ama korudun.”
Liten omuzlarını indirip kaldırdı. “Yüce Veyn canım pahasına seni korumam gerektiğini söylemişti.”
Kırılmıştım fakat ona belli etmemeye çalışarak tebessüm ettim. “Eğer böyle bir emir vermeseydi beni ölüme mi terk edecektin?” Liten yüzüme baktı fakat sonrasında hiçbir cevap vermeden merdivenlere doğru yürümeye devam etti. Bu kez anlamadığı için değil, cevap vermek istemediği için cevap vermediğini anladım. Ya olumsuz cevabına üzüleceğim için ya da olumlu cevabında ipin ucunu daha çok kaçıracağım içindi, bilinmez fakat zaman zaten her şeyi açığa çıkaracaktı, bunu biliyordum.
Veyn’in yemek odasının önüne geldiğimizde Liten kapının önündeki çanı çaldı ve saniyeler sonra içeriden Veyn’in onaylayan sesi yükseldi. Liten kapıyı açtığında ve geçmem için işaret verdiğinde rahat bir şekilde odadan içeriye girdim ve bakışlarım direkt çalışma masasının üzerine doğru koydu.
Valenka Soyu’na ait olan kitap orada yoktu.
İçeriye doğru birkaç adım attım ve Liten hemen ardımdan kapıyı kapattığında bakışlarım direkt Veyn’e döndü. Yemek masasının arkasında, sırtı bana dönük, pencereden dışarıya doğru bakıyordu. Elinde çelik bardağı vardı, içkinin keskin kokusu birkaç adım daha attığımda burnuma doldu. Ben de masanın diğer tarafına geçtiğimde Veyn’in dönmesini bekledim fakat herhangi bir hareketlenme olmadığında kendime ayırdığım birkaç saniyenin ardından boğazımı temizledim, hemen sonrasında “Buradayım,” dedim kısık bir sesle.
Hiç beklemiyorken “Yanıma gel, Liora,” dedi adımın üzerine baskı yaparak. “Sana bir şey göstereceğim.”
Kaşlarım çatıldı şüpheyle fakat ayaklarım benden izinsizmiş gibi ona doğru yürüdüğünde hemen yan tarafına geçtim. Omuz hizasında durduğumda bakışları sabit, yüzü sakindi. Ne düşündüğünü anlayamıyordum ne hissettiğini de öyle. Bakışları bir an bile olsun okyanustan ayrılmıyordu. Bana bakmasını bekledim ama bana dönüp bakmadı.
“Şuradaki gemiyi görüyor musun?” diye sordu elinde çelik bardak tuttuğu parmağıyla işaret ederek. “Tüccarlara ait olan.”
Gözlerimi kısıp işaret ettiği noktaya baktığımda açık kırmızı yelkeni olan, devasa gemiyi gördüm. Svalbard’a gelen gemiyle aynı gemi olmalıydı. “Evet,” diye mırıldandım. “Görüyorum.”
“O gemi bu akşam ticaret için Kuzey sularından yola çıkacak ve dünyanın başka bir ucuna gidecek,” diyerek açıklama yaptı. “Diğer birliklerle anlaşmamız için biz onlara tohum gönderiyoruz, onlar da bize silah, hayvan ve diğer yerlerden bilgi gönderiyor.” Derin bir nefes verdi ve bakışlarını bana çevirdiğinde yeşil gözlerinden anlayamadığım bir ifade geçti. “Bu akşam o gemiye bineceksin, arkadaşlarınla üstelik ve dilediğin her yere gidebileceksin. İster kasabana dönmenin bir yolunu bul, ister dünyanın başka bir yerinde yaşa ama artık Thalron’dan tam da istediğin gibi kurtulacaksın.”
Kalbime bir sancı girdiğinde farkında olmadan yüzümden acı bir dolu bir ifadenin geçtiğini hissettim. Belki de şaşkınlık beni tepetaklak etmişti bilmiyordum ama gözlerimin içine bakarak oldukça ciddi ve oldukça kendinden emin bir şekilde ‘gideceğimi’ söylüyordu. Günlerdir çabaladığım, kurtuluş için çıkış yolları aradığım o fırsat artık ellerimin ucundaydı ve bunu Veyn sağlıyordu.
Dudaklarım aralandığında gözlerim yeniden o gemiye doğru döndü. Buraya bir gemiyle getirilmiştim. Zorla. Ayaklarımı yere çarpmış, buradan kurtulabilmek için her yolu denemiştim fakat en sonunda ruhum burada kalmış, çabalarımın boşa gittiğini anlamıştım. “Bunu,” dedim kekeleyerek. “Bunu yapamayacağını söylemiştin.”
Veyn’in bakışları hâlâ üzerimdeydi fakat ben ona dönüp bakamıyordum çünkü gözlerimden ne hissettiğimi anlayacaktı, bunu biliyordum. “Yapamamak değildi, yapmak istememekti,” dediğinde sesi gözlerimin ona dönmesine sebep oldu. Bakışlarındaki ifade karanlık bir hal almıştı. “Artık gitmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum, Valenka.”
Yutkunduğumda kaşlarım daha fazla çatıldı. “Kafana göre beni buraya getirtip sonrasında burada tutup ardından buradan çıkmam gerektiğini söyleyemezsin,” dedim sert bir sesle. “Ben kendim gitmek istersem o zaman…”
“O halde git, Liora,” dedi Veyn tek kaşını kaldırarak. “Günlerdir yalvardığın o fırsatı sana veriyorum, bak isteğini yerine getirip bir de sana bu konuda boyun eğiyorum, kazandın görmüyor musun?”
Hem çok öfkeli hem de garip bir şekilde kırgın hissediyordum. Hatta o kadar çok kırılmıştım ki, ilk kez kırgınlıktan Veyn’in burnunu kırmayı hayal ediyordum. “Neden şimdi?” diye sordum tek nefeste. “Neden günler öncesinde değil de şimdi?”
Veyn kulaklarına inanamıyormuş gibi gözlerini açtı, sorum onu bozguna uğratmıştı. “Yaptığın hiçbir şeyin farkında değilsin, değil mi?” diye sordu sert bir sesle. “Bağırıyorsun ama sadece bağırmak istediğin için bağırıyorsun. Direniyorsun ama tek istediğin direnmek. Öldürüyorsun,” dedi üzerine basa basa. “Çünkü tek istediğin bunu yapmak. Önünü arkasını düşünmüyorsun, sadece karar veriyor ve onu yapıyorsun ama neyi unutuyorsun biliyor musun?” İşaret parmağını kaldırıp bana doğru eğildi. “Sadece tehlikenin içinde yüzdüğünü unutuyorsun, Valenka. Seni kimseden değil, kendinden korumak lazım çünkü kendi sonunu sadece sen getirebilirsin.”
Öfkeyle nefesimi verdiğimde işaret parmağına bakıp sonra sertçe elini itekledim, bu hareketimin ardından Veyn’in yüzündeki ifade çok az da olsa yumuşadı. “En azından senin gibi ecelin arkasına sığınmıyorum,” dedim hiddetle. “En azından senin gibi yasakları çiğneyip sanki o yasakları çiğneyen ben değilmişim gibi davranmıyorum.” Farkında olmadan işaret parmağımı ben de kaldırmıştım. “Sen korkak dövüşüyorsun, Veyn, ben ise açık açık savaşıyorum, sen bunu kaldıramıyorsun, öyle değil mi?”
Veyn, bana baktı, gözlerime, yüzüme ve sonra ona kaldırdığım parmağıma. Yüzünde bir gülümseme oluştuğunda “Senin yolunun daha doğru olduğunu düşünüyorsun,” dedi ve ellerini arkada birleştirip çenesini kaldırdı. “Sen Veymora’yı öldürdün,” dediğinde cümlenin ağırlığı tokat gibi yüzüme çarptı. “Veymor’un eşi, Veymora’yı öldürdün ve bunu açık açık gösterdin Veymor’a. Kafanda ne var bilmiyorum ama Veymor sandığın gibi birisi değil, o çok zeki bir adamdır.”
“Eğer onu öldürmeseydim, o beni öldürecekti,” dediğimde sesim beklediğimden daha yüksek çıkmıştı. “Hatta bunun Veymor’la bir planı olduğuna eminim çünkü sen de uzaklaştırıldın. Beni bir yere götürdüler, iki muhafız ve kendisi vardı. Açık açık beni aşağıladı ve sonrasında da ölmem gerektiğini söyledi,” alayla güldüm, “hatta benim çok kolay bir av olduğumu dile getirdi ama görüyorsun ya av olan sadece Veymora’ydı.” Başımı iki yana salladım. “Benden ne bekliyordun? O beni öldürmek isterken boyun eğip ölmeyi beklemeyi mi? Eğer böyle olsaydı şu an karşında ben duruyor olmayacaktım ve görüyorum ki bu seni daha mutlu edecekmiş.”
Veyn, son cümlemin ardından burnundan nefes verip alayla güldüğünde “İki muhafızı da Rad9 mı öldürdü?” diye sordu.
“Birini ben öldürdüm,” dedim dürüstçe.
Veyn’in bakışlarındaki ifade değiştiğinde “Sen mi?” dedi şaşkınlığını gizlemeyerek.
“Evet.” Ben de karşısında ellerimi arkada birleştirip çenemi kaldırdım. “Sandığınız kadar güçsüz değilim, Yüce Veyn. Pekala sizi bile yere devirebilirim.”
Ayak uçlarımdan başlayıp saçımın tepesine kadar beni süzdü ve sonrasında da “Bir muhafızı öldürebilmenden etkilenmediğimi söyleyemem,” dedi dürüstçe. “Ama kabul etmelisin ki Rad9 olmasaydı oradan sağ çıkamayacaktın, Liora.”
“Belki de öyle,” dedim dudaklarımı bükerek. “Fakat şans yüzüme güldü, sen ona beni koruması için emir verdin ve işte buradayım. Veymora ise her neredeyse artık bana o iğrenç bakışlarını gönderemeyecek.”
Veyn, ağır ağır başını salladığında “Ne kadar çok düşman kazandığını bilemezsin,” diye fısıldadı. “Bu yaptığın oldukça açık bir başkaldırıydı.”
“Ve bu başkaldırıdan ufacık bile pişman değilim,” dedim bir adım atıp ona doğru yaklaşarak. “Çünkü sen açık sözlüysen ben de düşmanlığımı açıkça gösteririm, Veyn. Gereken herkesin bilmesini istedim, ben buradayım, yaşıyorum, bir Valenka’yım ve yok edilmeyeceğim.” Gözlerimi kıstığımda gülümsedim. “Yok edebiliyorlarsa,” dedim dişlerimin arasından, “cesaretleri varsa yok etsinler, savaşsa iki taraflı bir savaş bu.”
Veyn şaşırmamıştı ama gözlerindeki ifadede tereddüt vardı. Boğazını temizledi, gözlerini kaçırdı ve sonrasında gemilerin olduğu yere doğru dönüp “Her neyse,” dedi net bir sesle. “Bunları konuşmak artık anlamsız, akşam gidiyorsun ve bir daha buraya dönmeyeceksin. Tam da istediğin gibi.”
Arkada birleştirdiğim ellerimle oynamaya başladığımda yutkundum ve sonrasında ben de yeniden o gemiye baktım. Gitmeyi istiyor muydum? Bir tarafım buradan kurtulacağım için mutlu hissediyordu ama bu tarafım öylesine küçük bir hisle dolmuştu ki geriye kalan hisler, o hissi öldürüyordu.
Gitmek istiyordum çünkü gidersem istediğim gibi yaşayabilecek, istediğim her şeyi yapabilecektim fakat… Fakat diyordum durmadan kendime. Fakat ve sonrasında gelen onlarca cümle.
Fakat ruhum artık buradan ayrılmak istemiyordu. Fakat kaderim sanki tam da burada, bu topraklarda yazılmıştı. Fakat Thalron’u bırakıp gidersem, ait olduğum yeri değil; kendimi terk edeceğimi hissediyordum.
“Hayır.” Dudaklarımdan çıkan tek kelime buydu. Bakışlarımız yeniden birbirine döndüğünde Veyn bu kez gerçekten de şaşırmış gibiydi. Her ne olursa olsun gitmeyi kabul edeceğime inanmış olmalıydı. “Hayır, gitmeyeceğim.”
Sorgulayan gözlerle bana bakarken “Buradan nefret ediyorsun,” dedi şaşkınlıkla.
“Evet, ediyorum,” dedim. “Ama gitmek istemiyorum.”
“Neden?” Tek soru, neden? Onlarca cevabı vardı ama hangi birini dile getireceğimi bile bilmiyordum.
Sorusuna cevap vermek yerine “Peki ya sen nasıl direkt beni gözden çıkarabiliyorsun?” diye sordum kendimi tutamayarak. “Hayatında renk olduğumu söylüyordun, artık o renge ihtiyacın mı kalmadı yoksa Veymora’nın ölümü seni bozguna mı uğrattı Yüce Veyn? Bunu beklemiyordun, öyle değil mi?” Alayla güldüm. “Belki de gözümün ne kadar kararabildiğini gördün ve uğruna her şeyi yapabileceğin Thalron’un ayaklarının altından kayıp gidebileceğiyle yüzleştin, kim bilir?” Ona doğru biraz daha yaklaştım ve parmaklarımın ucunda yükseldim. “Belki de benden korkmaya başlamışsındır, beni yenemeyeceğini anlamışsındır.”
Veyn’in yüzünde gülümseme oluştu ve dişlerini sıktığında bu öfkeden değildi. Dilini dudaklarının üzerinde gezdirdi ve keskin bir nefes verdiğinde yırtıcı bir hayvan gibi bana bakıyordu. “Bana,” dedi Veyn üzerine basa basa, hemen ardından çenemi baş parmağıyla kavrayıp kendisine doğru çekti, “Bana meydan okuma Liora.” Gözleri dudaklarıma doğru kaydı. “Bu beni çıldırtıyor.”
Ben de gülümsediğimde “Gitmeyeceğim,” diye fısıldadım ve gözlerim kan rengi olan dudaklarına doğru kaydı. “Burada kalmaya devam edeceğim, savaşımın sonuna kadar üstelik. İstersen şimdi Liten’e beni koruma emrini geri aldığını söyle, umurumda değil. Tek başıma yola devam ederim ama yine de geriye adım atmam, sen beni tanımıyorsun.” Yüzümü elinden kurtardım, çelik bardağı aldım ve içkiyi kafama diktikten sonra boş bardağı geri eline bıraktım. “Veymora’nın ruhuna, umuyorum ki hâlâ bir yerlerde acı çekiyordur. En yakın zamanda Otso Evi’ne gidip bunu kutlayacağım.”
Bakışlarına kibir yerleştiğinde gözlerimi ondan ayıramadım çünkü Thalron’da kibrin yakıştığını tek insan Veyn’di. “Peki senin gitmeme nedenin nedir, Işık Veren?” diye sordu Veyn. “Thalron’a sahip olmak mı, intikam mı, soyadın mı yoksa…” Gözleriyle beni süzdü. “Benden ayrılamıyor olman mı? Eğer sonuncusu ise açıkça bunu bana söyle, biliyorsun ben de çok açık biriyimdir.”
Yüzümü buruşturdum. “Konuyu kendine nasıl çevirebildin?” diye sordum. “Seninle hiçbir ilgisi yok.”
Veyn, kaşlarını kaldırıp birkaç saniye düşündü. “O halde artık hizmetkarım olmasan bunu da dert etmezsin, öyle değil mi?”
Yutkunduğumda “Beni tehdit mi ediyorsun?” diye sordum.
“Sadece soruyorum, Liora,” dedi çıldırtacak bir sakinlikle. “Sana arkadaşlarınla ve hatta o omurgası yamuk alt kökenle kaçma hakkı veriyorum ama sen yine ayaklarını yere çarpa çarpa gitmeyeceğim diyorsun, benim karşımda bana meydan okuyorsun ama benden de ayrılamıyorsun. Thalron’a büyük bir savaş açtın ama bana açamıyorsun değil mi?” Gözleri kısılana kadar gülümsedi. “Asıl sen beni hiç tanımıyorsun, her seferinde köşeye sıkıştığını göremiyorsun.”
Büyük bir öfkeyle ona baktığımda ve sonrasında onunla kavga etmek için dudaklarım aralandığında kapının çanı çalmaya başladı. Veyn, geriye doğru bir adım attığında ve bakışlarını kapıya doğru çevirdiğinde “Evet,” dedi gür bir sesle. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve ilk önce Liten’i, hemen yanında ise onu gördüm. Maris’i.
Gözleri ilk önce Veyn ile buluştu ama sonrasında bana döndüğünde nefretini ve hatta tiksintisini bakışlarından seçebildim. Sapsarı saçları dalga dalga omuzlarından karnına doğru dökülüyordu, üzerine giydiği bordo pelerini ve boynuna taktığı zümrüt kolyesi ben buradayım diye haykırıyordu. Yanakları kızarmıştı, dudakları pespembeydi ve öylesine güzeldi ki, ona bakarken gözlerimi ayırmakta zorlanmıştım.
Maris ikimize baktıktan sonra gözlerini Veyn’e çevirdi. “Veymora son yolculuğuna uğurlanacak, bütün hazırlıklar tamam, sen ve Veymor bekleniyor. Veymor gelmeden orada olman gerekir.”
Maris’in sesinde keder vardı, öldüren kişinin ben olduğumu anlamış mıydı yoksa henüz o aşamada değil miydi, çözemiyordum. Veymora için üzüldüğü her halinden belli oluyordu, onların bu kadar yakın olduğunu hiç düşünmemiştim.
Veyn, benim Maris’in güzelliğinden etkilendiğim kadar etkilenmiş baktığını hiç görmemiştim ama Maris’e karşı bir saygısı olduğu da aşikardı. Ona karşı, diğer insanlara gönderdiği üstün bakışlarını pek göndermiyordu, bir sınır vardı ama o sınırda saygısından da vazgeçmiyordu.
“Gidelim,” dedi Veyn ve sonrasında bakışlarını bana çevirdi. “Herkes gelmek zorunda.”
Maris’ten gizlemeyerek yüzümü ekşittim ve gitmek istemediğimi açıkça belli ettim fakat Veyn, sırtını dönüp kapıya doğru yürümeye başladığında benim de gitmekten başka hiçbir çarem kalmadığını görebiliyordum. Aslında benim için çok daha iyi olurdu, o an Veymor’un gözlerinin içine bakmak bana çok daha fazla keyif verebilirdi.
Veyn, Maris’le beraber kapıdan dışarıya çıktığında ben bir adım gerilerinde kaldım ve hemen yanıma Liten geldi. Dördümüz merdivenleri inerken Maris ve Veyn hiçbir şekilde konuşmuyordu, Veyn’in başı Maris’e doğru dönmüyordu bile ama Maris arada sırada Veyn’e bakıp bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat sonrasında da vazgeçiyordu.
Kaleden tam çıkarken Maris, Veyn’e “Üzgün görünmüyorsun,” diye mırıldandı. “Veymora’yı çok sevdiğini düşünmüyordum ama ölümü seni hiç etkilememiş gibi.”
Veyn tekdüze bir sesle “Kendisiyle bir bağım yoktu,” diye açıklama yaptı. Bu kadardı, başka hiçbir şey söylemiyordu.
“Ama her ne olursa olsun Yüce Veymor’un eşiydi, kardeşlerinin annesiydi.” Maris biraz daha Veyn’e yaklaştı ve kısık bir sesle “Son zamanlarda çok fazla göze batıyorsun, Veyn,” diyerek çıkıştı. “Ayrıca hizmetkarın bu kadar göze batarken onu hiç yanından ayırmaman insanların senden yavaş yavaş nefret etmesine sebep olacak.”
Sanki ben burada değilmişim gibi benim hakkımda konuşmasının şaşkınlığıyla dudaklarım aralandığında kaleden çıkmıştık ve karlara bata çıka büyük alana doğru ilerliyorduk. Yel değirmeninin olduğu yere doğru.
Veyn, bakışlarını Maris’e çevirdiğinde adımları yavaşladı. “Bana bunları neden söylüyorsun, Maris?”
Maris’in kaşları çatıldı. “Eşim olacaksın, Veyn, neredeyse 1 ay kaldı fakat sen bunun farkında değilmişsin gibi hareket ediyorsun. Yaptığın her hata beni de etkiliyor, görmüyor musun? İnsanlar senden ne kadar çok nefret ederse bir o kadar benden de nefret edecek ve ben bunu istemiyorum.”
Veyn dudaklarından büyük bir nefes verdi. “Bana biraz da olsa bir varis, bir eş ya da Thalron’un geleceği olarak değil de normal bir insan olarak bakmaya ne dersin?” diye sordu hiç beklemediğim bir terslikte. “Çünkü senin tarafından aynı konuda uyarılmaktan artık çok sıkıldım.”
Maris böyle bir çıkış beklemediği için duraksadı ve Veyn’in yüzüne çok uzun bir zaman sadece baktı. En sonunda “Ben senin iyiliğin için konuşuyorum,” dedi ama sesinde bile o inanç yoktu.
“Hayır,” dedi Veyn hızlı bir şekilde. “Sen sadece bir varisle evleneceğin için kendi gururunu ve onurunu düşünüyorsun.”
Maris, önüne gelen saçını kulağının arkasına sıkıştırıp “Evet, bu da var,” dedi. “Ama bunun dışında seni de düşünüyorum.” Omzunun üzerinden bir anda bana dönüp baktı ve bakışlarındaki öfkeyi gördüm. Yeniden Veyn’e döndüğünde bu kez yüksek bir sesle “Ona güvenmiyorum,” dedi beni kastederek. “Arkamda yürürken bile tedirgin oluyorum.”
“Tam üzerine bastın,” diye fısıldadım ve Maris yeniden bana döndüğünde yapmacık bir şekilde gülümseyip yüzümü düzelttim.
Veyn, başını çevirip bana baktığında gülümsediğini çok açık bir şekilde gördüm. “Merak etme,” dedi benim gözlerimin içine bakarak. “O sırta hançer saplamaz, arkadan vurmak pek ona göre değildir.”
Maris, Veyn’in söylediğini elbette ki tam anlamıyla anlamadı ama ben anlamıştım. Düşmanlıksa açıkça düşmanlık, demiştim. Onun imasını yapıyordu, görebiliyordum.
Şarkı: Freya, Christian Reindl-Lucie Paradis
Yel değirmeninin olduğu büyük alana gittiğimizde Veyn ve Maris bizim olduğumuz yerden uzaklaştı; Asillerle Din İnsanları’nın bulunduğu noktaya doğru yürüdü. Ben Köksüzler sınıfının olduğu yere geçerken, Liten de muhafızların hemen arkamızda durduğu çembere doğru ilerledi. Sınıflar dörde ayrılmıştı, en arkada Köksüzler, onun önünde Tüccarlar vardı. Asiller ve Din İnsanları Tüccarların önünde iki parçaya ayrılmıştı fakat aynı hizadalardı. Veymora bir tahtanın üzerinde yatıyordu, üzerinde Din İnsanları’na özgü kıyafeti vardı, yüzündeki renk gitmişti, ellerini önünde birleştirmişlerdi, gözleri kapalıydı ve kalbinin bulunduğu yere bir hançer yatırmışlardı. Başının hemen tepesinde bir kadeh duruyordu, kadehin içindeki kırmızı sıvı kan olduğunu adeta haykırıyordu.
Birkaç dakika sonra yel değirmeninin arka tarafından Veymor’un muhafızları çıktığında ve hemen ardından Veymor da göründüğünde onun arkasında Veymora’nın çocukları vardı. Nord, sarışın bir kız ve Nord boylarında başka bir adam. Kuzeyde cenaze anlarında ağlamak ve konuşmak neredeyse yasaktı. Dile getirilen bir gerçek değildi ama Svalbard’da birisinin arkasından ağlandığında o kişinin ruhunun rahat etmeyeceği söylenirdi, Thalron için de aynı şey geçerli olur diye düşünüyordum fakat sarışın kızın gözlerinden sessiz gözyaşları dökülüyordu.
Bunu gördüğüm anda üzülmeyi bekledim ama üzgünlük bir yana dursun pişmanlığın zerresi bile bana uğramadı. Eğer şu an tam karşımda Veymora cansız bir şekilde yatmasaydı onun yerinde ben olacaktım. Canımı her şeyin önünde tutardım çünkü bu hayatı kolay elde etmemiştim, kolay da vazgeçemezdim.
Bir insanı öldürmüştüm ama kendimden hiçbir şey yitirmemiştim; Thalron’da asıl kayıp belki de buydu çünkü vicdanımın sesini işitemiyordum.
Veymor, yavaş adımlarla Veymora’nın başının ucuna gittiğinde gözlerim Nord’a kaydı. Gözleri mutsuz bakıyor, bir noktaya odaklanıyordu. Birisinin Veymora’yı öldürdüğü gerçekti ama kimin öldürdüğünü birçok insan anlamamıştı, bunu görebiliyordum. Nord da o anlamayanlardan birisi olmalıydı çünkü ben onun yerinde olsaydım bakışlarımı Köksüzlerden bir an bile ayırmaz, Liora Valenka’yı arardım.
Veymor, o kan dolu kadehi eline aldığında bakışlarını yavaşça kalabalığa doğru çevirdi. Veyn, Asillerin tam önünde ortada durmuş, ellerini arkada birleştirmiş babasını izliyordu. En başından beri bir kez olsun ellerini saygıyla önünde birleştirdiğini görmemiştim.
Kadehle herkesin yüzüne adeta tek tek baktı ve sıra bana geldiğinde tam gözlerimin içine bakarak “Şu an aramızda hâlâ nefes alan birisi tarafından Veymora’nın yaşam hakkı elinden alındı,” dedi ve açıkça bildiğini bana gösterdi. Mutsuz değildi, öfkeli değildi hatta öyle hissiz duruyordu ki insanların bile bunu sorgulamasını bekledim. Her ne olursa olsun Veymora onun eşiydi, bir duygu belirtisi göstermeliydi ama bu yoktu. “Onun güçlü bedeni artık bizimle değil fakat ruhu, Thalron topraklarında yaşamaya devam edecektir çünkü o sonsuz bir hayatla buraya bağlıydı.” Derin bir nefes verdi, bakışlarını kadehe çevirdi. “Onu kutsamak için çocuklarını buraya çağırıyorum, kan onların ruhunu daima birleştirecek ve yeniden dünyaya geldiklerinde yine aynı anneden doğmalarını sağlayacak.”
Cenazeleri Kuzey inanışlarından çok daha farklıydı fakat öylesine kutsal bir inanışla bunu gerçekleştiriyor gibilerdi ki, herkes gözünü ayırmadan onları izliyordu. Bakışlarım yanımdaki Köksüzlere kaydığında onların da gözünü bile kırpmadan izlediğini gördüm. Herkes ama herkes Thalron’un etkisi altındaydı. Ben dışında.
Nord ve diğer iki çocuğu Veymor’un yanına geçtiklerinde Veymor elindeki kadehi öne doğru uzattı ve çocuklarını bekledi. İlk başta sarışın kız öne çıktığında sakince gözünden akan yaşı sildi ve sonrasında parmaklarını kadehin içine batırdı. Neler olduğunu çözmeye çalıştığımda ürperdiğimi hissetmiştim ve tuhaf bir şekilde ilk kez Thalron’daki bir ritüel bana kalben yakın gelmişti.
Sarışın kız batırdığı parmaklarını çıkardı ve sonrasında işaret parmağını oldukça sakin bir şekilde Veymora’nın alnına dayadı. Bir süre öyle bekledikten sonra dudaklarını oynatarak oldukça sakin bir sesle “Seni yine bulacağım, anne,” diye fısıldadı. Parmağını geri çektiğinde diğer çocuğu da aynısını yaptı ve sıra Nord’a geldiğinde onun diğerlerinden daha güçlü durduğunu fark ettim.
“Bu ne demek?” diye sordum yanımdaki Köksüz’e dayanamayıp. “Ne yapıyorlar?”
Oldukça yaşlı olan Köksüz adam sakinlikle “Ruh bağı oluşturuyorlar,” diye fısıldadı. “Kader alın yazısıdır, parmak izlerini annelerinin kanıyla onun alnına bırakıyorlar ki yeniden dünyaya geldiğinde bu izle bir kez daha aynı çocukları bulabilsin.” Daha fazla ürperdiğimi hissettiğimde kollarımı kendime sarıp geriye doğru yarım adım attım.
Nord, parmağını kadehe batırdı ve sonrasında annesinin alnına koyarken “Beni bul, anne,” diye fısıldadı. “Ama bu kez daha farklı bir yerde olalım.” Nord’un bu cümlelerinin ardından dakikalar sonra ilk kez kalbimin sızladığını hissettim, Veymora’ya üzüldüğüm için değildi, Nord’u bir tarafım sevmeye başladığı içindi.
Son olarak Veymor öne doğru çıktı ve kadehe doğru baktı. “Eğer Yüce Veymor da aynı hareketi yaparsa bir sonraki hayatında eşinin yine Veymora olmasını istiyor demektir,” dedi yanımdaki Köksüz adam heyecanla. Gözlerini bile kırpmıyordu. “Veymora’nın ölüsünü gördüğümden beri aklımdan geçen tek soru buydu, Veymor bunu yapacak mı?”
“Yapmak zorunda mı?” diye sordum.
“Hayır,” dedi adam. “Ama Thalron’da, Yüce Veymor’un bir tek Nessa Thalron için bunu dilediği söylenir. Hiçbirimiz tam olarak emin değiliz fakat Nessa adının yasaklı olmasının sebebi kurallar değil, Veymor’un bu adı duyduğunda üzüldüğünden ötürü olduğu da dile getirilir. Yıllar sonra Yüce Veyn dile getirebildi ve Veymor’un yüzünü görmedin mi? Nessa Thalron onun için bambaşkaydı, Veymora da bunu biliyordu.”
“Ama,” dedim umursamaz görünmeye çalışarak fakat başaramayarak. “Yüce Veyn, Nessa Thalron’un öldürüldüğünü söyledi.”
Adam dudaklarını büktü bilmiyorum dermiş gibi. “Bunun cevabını sadece Yüce Veymor bilebilir.”
Yeniden bakışlarım o yöne doğru döndüğünde Veymor’un ne yapacağını merakla bekledim. Derin bir nefes verdi ve başını eğip kadehe bakmaya devam etti. Bu saniyeleri dakikalara çevirdiğinde herkes de nefesini tutmuş bir şekilde Veymor’un ne yapacağını bekliyordu.
En sonunda, oldukça uzun bir zaman sonra başını kaldırdığında ve kadehi yavaşça geri yerine bıraktığında onların dilinde ruh bağını oluşturmadı, Veymora’yı bir sonraki hayatında istemedi.
Gözlerini kapattı ve geri açtığında elini uzatıp yanındaki muhafızın meşaleyi vermesini bekledi. Birkaç saniye sonra meşale elinde olduğunda “Bu ateş ceza değil, bu bedenin kül oluşudur,” dedi Veymor gür bir sesle. “Bu ruh Thalron’a aittir ve hiçbir zaman kül olmayacaktır.” Meşaleyi Veymora’nın yattığı yerdeki tahtaya doğru attığında tahta bir anda harlanarak alev aldı ve Veymora’nın ölü bedeni cayır cayır yanmaya başladı.
Herkes gözünü bile kırpmadan buna şahit olduğunda bazı insanlar dizlerinin üzerine çöküp saygılarını belli etti, bazıları ise başlarını eğdi. Dimdik durdum, çenemi bir an bile olsun indirmedim ve her şeye rağmen yaptığımdan pişmanlık duymadığımı onlara gösterdim.
Veymora’nın bedeni kül olana kadar kimse yerinden bir adım bile olsun ayrılmadı ve en sonunda o ateş kendiliğinden söndüğünde geriye külleri kaldı; o küllerin ne olacağını merak ederken Veymor ve çocukları arkasını dönüp gittiler, hemen onların ardından Din İnsanları ve Asiller de ayrılmaya başladılar. Tüccarlar da yollarını ayırmaya başladığında kıvırcık sarı saçlı bir Tüccar’ın tam tersi istikamette ilerlediğini gördüm.
Tanya, Nord’un yanına gidiyordu.
Daha fazla yerimde duramayarak onun peşinden ilerlediğimde o bedenin yandığı yere yaklaşırken rüzgarın külleri savurduğunu fark ettim ve o an bedeni, rüzgara emanet ettiklerini anladım.
Tanya’nın hemen arkasına geçtiğimde ve neredeyse nefes nefese onu yakalayıp kolunu kavradığımda irkilerek arkasını döndü, beni gördüğünde ise gözleri kocaman açıldı. “Liora,” dedi hem heyecanla hem de tedirginlikle. Bakışları etrafı taradı ve sonrasında beni kolumdan tuttuğu gibi bir köşeye sürükledi. “Liora,” dedi yeniden nefes nefese o köşeye vardığımızda. “Yaşanılan her şey kabus gibi, Veymora resmen öldürüldü.” Sesi fısıltı gibi çıktığında gözleri kocaman açılmıştı. “Nord’un yanındaydım ve gördüğü an…” Tanya alt dudağını dişlerinin arasına aldı korkuyla. “Liora çok kötüydü, buna kim, nasıl cesaret edebilir? Bunu nasıl başarabilir?”
Ağzımdan kısa bir nefes çıktı ve sonrasında sadece “Korven’i gördün mü?” diye sordum.
Tanya, sorumu duyar duymaz tekledi ve söylediği hiçbir şeyin bende etkisinin olmadığını anladı. “Az önce gördüm fakat benimle konuşmuyor,” dedi Tanya sorgulayan bir ifadeyle. “Neden sordun?”
“Konuşmuyor mu?” Arkamı döndüm ve yeniden etrafıma baktım fakat Korven’i göremedim. “Nasıl görünüyordu?”
“Bilmiyorum,” dedi Tanya kekeleyerek. “Her zamanki Korven gibiydi fakat benimle konuşmadı.” Kollarını önünde bağladı ve imayla bana baktı. “Belki de son yaşananların ardından bizden tamamen uzaklaşmıştır.”
Tanya’yı son gördüğümde Korven’le bizi ruh bağı yapacaklardı ve sonrasında ben bir tabutun içine girmiştim… Gözlerimi sıkıca kapattım ve o anıyı yok etmek istedim ama hayatım boyunca da aklımdan çıkacak gibi değildi. Yeniden gözlerimi açtığımda bu kez Tanya’nın endişeyle beni izlediğini gördüm. Uzanıp çekinmeden koluma dokunduğunda ve sonrasında sıktığında “İyi misin Lily?” diye sordu. “Pek iyi görünmüyorsun.”
Nereden başlayacağımı, ne anlatacağımı bile bilmiyordum. Günler öncesinde aldığım nefese kadar anlattığım o arkadaşım, dostum ve hatta yol arkadaşıma şimdi kendimi anlatmak bile istemiyordum çünkü hem yargılanmaktan korkuyordum hem de ben de fark ediyordum ki çok değişmiştim. Tanya ve Korven belki de benim en masum tarafımdı.
“Otso Evi’ne gidelim mi?” diye sordum Tanya’ya.
“Otso Evi mi?” dedi gür bir sesle ve sonra ağzını kapattı. “Orası hâlâ duruyor olamaz ve dursa bile sence ben oraya adım atar mıyım?”
Gözlerimi devirdiğimde “Yapma Tanya,” diyerek inledim. “Bu kadar korkak olmamalısın.”
“Beni gaza getirmeye çalışıyorsun,” dedi öfkeyle.
“Hayır,” diyerek çıkıştım. “Sadece sana anlatacaklarım var ve burada anlatamam ayrıca Nord’un peşinden gidiyordun ama onun Otso Evi’ne gidip kafayı çekeceğine neredeyse eminim.” Tanya, ağırlığını tek ayağının üzerine verdiğinde kaşlarını çattı ve etrafına baktı. “Hadi,” dedim bir kez daha kolundan çekiştirerek. “Gerçekten anlatacaklarım çok önemli.”
Tanya en sonunda pes ediyormuş gibi derin bir nefes verdiğinde “Fakat o kutup ayısı yeniden ortaya çıkarsa senin yem olmanı izlerim,” dedi öfkeyle. “Gidelim ve başımı yine belaya sok, Liora. Her zaman yaptığın gibi üstelik.”
***
Otso Evi, sanki zaman ve yaşanılanlar ona dokunmamış gibi hâlâ yerli yerinde duruyordu. Büyük çadırın altında tabureler gelişigüzel dağılmış, kimsenin başında durmadığı hâlde ortadaki ateş gür bir şekilde yanmaya devam ediyordu. Alevler ne davetkârdı ne de sıcak; sadece oradaydı, susmuyordu.
Völva davulları bugün eskisi gibi neşeli ezgiler çalmıyordu. Ritmin içinde bir ağıt vardı, bastırılmış bir yas… Kuzey’in yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemediği her şey o davullara sinmişti.
Aralarına zaman zaman bir kadın sesi karışıyordu. Titremeyen, ağlamayan ama kırık bir ses. Bu ses Olga’ya aitti. Ne bir yas ilan ediyordu ne de teselli arıyordu; sadece Otso Evi’nin hatırladığı şeyleri dile getiriyordu.
“Hey,” dedi Olga neşeden uzak bir sesle bizi gördüğünde. Dudaklarının arasında mırıldandığı şarkısına ara vermişti. “Sizi yeniden burada görüyorum.” Şaşkınlığını gizleyemediğinde ikimizin de eline o keskin ve acı içkiyi tutuşturdu. “O günden sonra bir daha buraya uğramazsınız sanıyordum.”
Tanya, içine doğru çekildiğinde ben başımı kaldırıp “Neden uğramayalım?” diye sordum Olga’ya. “Sen de buradan ayrılmamışsın görüyorum ki.”
Olga, yüzüme baktı ve birkaç saniye sonra gülümsediğinde “Çok dik başlısın, genç kadın,” diye mırıldandı. “Fakat bu hoşuma gitti, bana zararın olmadığı sürece devam edebilirsin.” Öpücük attıktan sonra arkasını döndü ve diğer masalara doğru ilerledi, şarkıya ise eşlik etmeye devam etti.
“Senin neyin var?” dedi Tanya öne doğru eğilip elindeki bardağı yere bırakırken. “Buradaki herkesle kavga etmeye yemin mi ettin?”
“Hayır,” dedim ve sonra içkiden birkaç yudum aldım. “Sadece artık aşağılanmaktan çok sıkıldım.”
“Aşağılanıyoruz çünkü aşağıdayız,” dedi Tanya yarı alaylı yarı ciddi. “Her şeyi denedin Liora, o tapınağa bile girdin fakat görüyorsun, elinde hiçbir şey yok, neyle savaştığını bile bilmiyorsun ama senin adına çok endişeleniyorum.” Elini saçlarının arasına attı ve dağıttığında yerdeki içkiyi alıp birkaç yudum içti sonrasında da tiksintiyle yüzünü ekşitip geri bardağı yerine bıraktı. “Bu lanet olasıca yerden kurtulmanın bir yolu olsa keşke.”
Söylediği Veyn’le konuşmalarımızı aklıma getirdiğinde gözlerimi başka bir yere kaçırdım. Yalandan hoşlanmıyordum ve sevdiğim insanlardan sır saklamaktan da hazzetmiyordum. Elly bana sırların bir gün açığa çıktığında en çok beni yaralayacağını söylerdi, tam da bu yüzden sevdiğim kimseden sır saklamamaya çalışırdım.
“Veyn akşam yola çıkacak bir gemiyle üçümüzü buradan yollayabileceğini söyledi,” dedim tek nefeste.
Tanya, bir anda başını bana çevirdiğinde ve dudakları büyük bir şaşkınlıkla aralandığında “Ne?” diye haykırdı adeta ve sonrasında ağzını kapatıp öne doğru eğildi. “Ve sen bunu bana şimdi mi söylüyorsun?” Bir anda ayağa kalktı ve gülerek ellerini birbirine çarptı. “Liora, bu nasıl bir hediyeydi böyle?”
Oturduğum yerden ona bakarken yine büyük bir sakinlikle “Onu reddettim,” dedim. “Gitmeyeceğimi söyledim.”
Tanya’nın yüzündeki gülümseme soluklaştığında ve sonrasında kendisini geri tabureye bıraktığında “Doğru mu duydum?” diyerek elini kulaklarına bastırdı. “Gitmeyeceğini mi söyledin?”
“Evet.”
Öyle büyük bir bozguna uğramıştı ki, sanki ne diyeceğini bile bilmiyor gibiydi. “Sen,” dedi sustu. “Nasıl?” dedi yine sustu. İçkisinden büyük yudumlar içti ve sonrasında bana doğru eğildi. “Sen çıldırdın mı?” dedi büyük bir öfkeyle. “Bunu nasıl reddedersin?”
Söylediklerini duymazdan gelerek bu kez daha büyük bir rahatlıkla “Veymora’yı öldüren kişi benim,” dedim. Tanya donakaldı. Tam anlamıyla donakaldı. Hatta öyle hareketsiz kaldı ki, elimle onu dürtmek zorundaydım ama hareket etmiyordu. Gözlerini dikmiş bana bakarken nefes bile almıyor gibiydi. “Tanya,” dedim yüzüne doğru eğilerek. “Beni duyuyor musun?”
“Burada olacağınızı beklemiyordum.” Tanıdık bir sesle bakışlarımı yanıma çevirdiğimde Nord’un geldiğini gördüm, gözlerinin altı mosmordu ve uykusuz görünüyordu fakat yine de yüzünde bir gülümseme vardı.
“Nord,” dedim Tanya’ya dönüp bakarak fakat o hâlâ donakalmış bir şekilde beni izlemeye devam ediyordu. “Otursana.”
Nord, ikiletmeden benim işaret ettiğim yere oturdu ve bakışlarını Tanya’ya çevirdi ama Tanya aramızda değilmiş gibi olduğundan başıyla ne oluyor anlamında bir hareket yaptı. “Hiç,” dedim bozuntuya vermemeye çalışarak. “Sadece az önce yaşananların etkisinden çıkamamış olmalı.” En sonunda aşağıdan Tanya’nın bacağını sıkıştırdığımda irkilerek kendine geldi ve ağzından nefesler vermeye başladı. “Tanya,” dedim dişlerimin arasından. “Nord geldi.”
Tanya bakışlarını yavaşça Nord’a çevirdiğinde yutkundu ve sonrasında “Ben sanırım,” dedi ardından cümlesini tamamlayamadan öne doğru eğilip Nord’un bacağına kusmaya başladı. En azından birini başka bir zamanda söyleyebilirdim diyerek kendime kızmaya başladığımda Nord yerinden hareket bile etmeden Tanya’nın kusmasının bitmesini bekledi.
En sonunda Tanya geriye çekildiğinde ve eliyle ağzını sildiğinde gözlerini birkaç kez açıp kapattı. “Bir Asil’le konuşmak bile yasak öyle mi?” dedi Nord ciddiyetsiz bir sesle. “Asil’in bacağına kusuyorlar.”
Gülümsediğimde Tanya’yı görmezden gelerek Nord’a doğru döndüm. Kuzey’de insanlar acılarını göstermemek için çaba sarf ederdi evet ama Nord ya acısını çok iyi gizliyordu ya da annesinin ölümüne o kadar da şaşırmamıştı. “Sen nasılsın?” dedim sanki annesini öldüren kişi ben değilmişim gibi. Tanya, kendini tutamayıp öfkeyle gülmeye başladığında Nord, bir kez daha ona baktı fakat Tanya sonra gülüşünü düzeltip ellerini kaldırdı.
“Bunları konuşmaktan hoşlanmıyorum, Köksüz,” dedi Nord net bir sesle. “Nasıl olmam gerekiyorsa öyleyim.”
“Güçlü görünüyorsun,” dedim dürüstçe.
“Güçlüyüm,” dediğinde başını aşağı yukarı salladı. “Dürüst olmak gerekirse bir gün annemin başına böyle bir şey geleceğini biliyordum çünkü haddinden fazla sivriydi, haddinden fazla konuşuyordu ve haddinden fazla kibirlenmeye başlamıştı fakat bunu yapmaya kimin cesaret edebildiğini asla bulamıyorum fakat bulduğum zaman o kişinin leşini bile ayılara yem edeceğim.”
Tanya büyük bir nefes verdiğinde parmaklarını şakaklarına bastırdı. “Galiba deliriyorum.”
“Tanya,” dedim aşağıdan bacağına vurarak. “Kendine gelmelisin artık.”
“Hiçbir şeyden değil, ritüelden mi bu kadar etkilendin, Tanya?” Nord, inanmayan gözlerle Tanya’yı süzdü. “Sende farklı bir şeyler var.”
Tam o esnada, Nord’un arka tarafından tanıdık başka bir simanın geldiğini gördüm. Kısacık boyuyla Alva, Otso Evi’nden içeriye doğru giriyordu, yanında ise kocaman bir muhafızı vardı. Aklıma direkt Liten geldiğinde Alva’nın bakışları Otso’nun içinde dolaştı ve bizi gördüğünde yüzünde herhangi bir şaşkınlık belirtisi oluşmadı.
Veymor’un kardeşi bile Otso Evi’ne geliyordu, burası yasak olan ama yasallaşmış bir yer haline gelmişti. Veymor’un da haberi vardı artık bundan emindim ve kendi gözetiminde tutuyor olmalıydı, en azından insanların az da olsa kendi hayatlarını yaşamasına izin veriyordu.
Alva, gözlerini benden ayırmazken bizim masamıza doğru ilerlemeye başladı; gözlerini bile kırpmıyordu. Sanki o cüce kadın, bana bakarken kocaman bir deve dönüşmüştü çünkü gözleri tek bir şeyi haykırıyordu: Ne yaptığını biliyorum!
Hemen yanımıza geldiğinde bakışlarını benden ayırmayarak “Buradasınız,” diye mırıldandı.
Nord, arkasını döndüğünde kaşlarını kaldırdı. “Alva,” dedi büyük bir şaşkınlıkla ardından ayağa kalktı. “Seni burada gördüğüme çok şaşırdım.”
“Seni görmek istedim,” dedi Alva fakat bakışları hâlâ üzerimdeydi. Sanki o cümleyi bana söylüyordu. “Otso Evi’nde olduğuna emindim.”
Nord, ilk defa bu kadar masum bir şekilde etrafına bakıp “Herkesin beni sorması iyi hissettirdi,” dedi. “Fakat bu biraz da rahatsız edici olmaya başladı, kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyorum.”
Alva sadece tebessüm etti ve bakışları üzerimdeyken “Valenka,” dedi birçok insanın söylemekten çekindiği soyadımı dile getirerek. “Bana eşlik et, yürüyeceğim.”
Yutkunduğumda ve diğerlerine baktığımda Nord, umursamaz bir şekilde içkisinden birkaç yudum içti, Tanya ise büyük bir korkuyla bana baktı. Ne kadar oyalanırsam oyalanayım, o kadar dikkat çekeceğimden emin olduğum için oturduğum yerden kalktım ve Alva’nın yanına geçtim. Benden santimlerce kısa olmasına rağmen bakışlarındaki o üstünlük ve kibirle sanki bir muhafız kadar güçlü görünüyordu.
Eliyle işaret verdiğinde muhafızlar birkaç adım uzakta kaldı, Alva ise beni Otso’nun çıktığı yere doğru yavaş adımlarla yürütmeye başladı. Otso Evi’nin sesi yavaşça uzaklaştığında Alva, boğazını temizledi ve sonrasında “Senin yaptığını biliyorum,” dedi sadece. Elbette biliyordu çünkü Veyna ne demek hakimdi, Valenkalarla Veyna arasındaki bağı da biliyor olmalıydı. Hiçbir cevap vermediğimde devam etti. “Neden bunu yaptığını da çok iyi biliyorum.”
Çenem kasıldı. “Beni öldürmek istedi.”
“Ama sebebin bu değildi.” Alva’nın adımları durdu, Otso Evi uzakta kalmıştı, karanlık bizi adeta kucağına almıştı. “Asıl sebebin gücünü herkese kanıtlamak istemendi, öyle değil mi Valenka? Veymora’yı yok ettin çünkü asıl olanın Veyna olduğunu haykırmak istedin.”
Yutkunduğumda ve onun gözlerinin içine baktığımda “Veymor’un kardeşisin,” diye mırıldandım, “bir Din İnsanı’sın, Thalron’un yapı taşlarından birisin ama nedense sana karşı öfke duyamıyorum.” Alva’nın yüzünde gülümseme oluştu. “Çünkü beni anladığını hissediyorum ya da o kadar iyi rol yapıyorsun ki beni kendine inandırıyorsun.”
Alva, başını iki yana salladı ve sonrasında bakışlarını Thalron kalelerine doğru çevirdi. “Hiç birine neden cüce olduğumu sordun mu?”
“Hayır,” diye yanıtladım.
“Şaşırtıcı, halbuki bu bir sır değildir.” Ellerini önünde birleştirdi ve gözlerini kıstı. “Abim Veymor tarafından radyasyona maruz bırakıldım ve ne mutlu ki kemiklerim etkilendi, beynim değil. Abim yüzünden cüce kaldım.” Şaşkınlıkla ona baktığımda Alva devam etti. “Aynı şekilde abim Veymor, kendi oğlu Veyn’i de radyasyona maruz bıraktı ama nedense onda hiçbir şey olmadı.” Direkt bakışlarını bana çevirdi ve belki de hayatımın en iyi oyunculuğunu sergilediğimde hiçbir şey anlamayarak yeniden önüne döndü. “Bu bir sır değildir, Valenka. Thalron’da yaşayan herkes benim radyasyona maruz bırakıldığımı bilir çünkü aleni bir cezaydı.”
“Neden?” diye fısıldadım merakla. “Neden bunu yaptı?”
“Çünkü bu düzeni kabul etmedim.” Alva çok netti ama artık gözlerinde o kararlılık yok gibiydi. “Çünkü tıpkı senin gibi gözümü kararttım ve kendi abime başkaldırmak istedim ama dinle, Valenka, Veymor’u yenebilmen imkansızdır.” Öne doğru bir adım attı ve dik dik gözlerimin içine baktı. “Oğlu Veyn ise ondan daha fazlasıdır, zehir gibi bir aklı vardır.”
Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdığımda “Bana bunları neden anlatıyorsun?” diye sordum.
Alva, çok kısık bir sesle “Çünkü yalnızsın,” diyerek karşılık verdi. “Bu yalnızlıkla hiçbir savaşı kazanamazsın.”
Şaşkınlıkla “Benim yanımda mı duracaksın?” diye sordum.
Alva, şen bir kahkaha attıktan sonra “Hayır,” dedi gülüşünün arkasından. “Hayır, Valenka, şu an asla ama asla senin yanında durmam çünkü ben güç severim.” O halde dermiş gibi yüzüne baktım, söyledikleri öfkelenmeme sebep olmuştu. “Fakat,” dedi Alva, parmağını kaldırarak. “Seni yalnız bırakmayacak iki kişiyi tanıyorum.”
“İki kişi mi?” diye sorduğumda kafam karışmıştı.
Şarkı: Obscura, Power-Haus, Christian Reindl, Lucie Paradis
“Alva.” Veyn’in sesiyle aniden irkildiğimde ve bakışlarımı arkama doğru çevirdiğimde Liten’le onu gördüm. Hemen arkamda duruyorlardı ve Veyn’in gözlerinde büyük bir merak vardı. “Seni burada görmeyi beklemiyordum.” Gözleriyle beni süzdü. “Üstelik benim Köksüz’ümle beraber.”
Alva, sakinlikle “Sadece uğramak istedim,” dedi. “Ve senin bildiğini benim de bildiğimi Köksüz’üne söylemek istedim.” Veyn, bu söylediğine hiçbir cevap vermediğinde öylece Alva’nın yüzüne bakmaya devam etti. Alva ise sanki bütün bu yaşananları hesaba katmış gibi Veyn’i oldukça rahat bir şekilde izliyordu. En sonunda derin bir nefes verdi. “O halde ben Nord’un yanına gitmeliyim, Köksüz’e gereken her şeyi söylediğimi düşünüyorum.”
Arkasını dönüp yürümeye başladığında sorgulayan gözlerle onun arkasından baktım. Bana bir şeyler anlatmak istiyordu fakat ne olduğunu anlayamamıştım. Her adımında sanki sırlar vardı ve o sırlar açığa çıkacağı günü bekliyordu.
“Gerçekten de Otso Evi’ne kutlama yapmaya geldin ha?” dedi Veyn ciddiyetsiz bir sesle. Gözlerimi Alva’dan ayırıp ona baktığımda gözlerindeki o alaylı ifadeyi gördüm.
“Sen de burada olduğuna göre ikimizin de kutlayacak bir şeyleri olmalı,” dedim imayla.
Veyn, omzunu indirip kaldırdı. “Ben hep aynı gün buraya gelir, içerim,” dedi ve başıyla Liten’i gösterdi. “İstiyorsan Rad9’a sorabilirsin.”
“Liten,” dedim düzelterek. “Onun bir adı var.” Veyn, duymazdan geldi. “Buraya gelip öylece içip kalkıyor musun? İnsanlar tuhaf karşılamıyor mu?”
“Herkesin içtiği yerde olmuyorum,” dedi Veyn dürüst bir sesle. “Fakat buraya gelen herkes elbette ki benim de buralarda olduğumu bilir.” Başını çevirdi ve Otso Evi’ne doğru baktı. “Seni oraya, benim inime götürmemi ister misin yoksa korkar mısın?”
“Neden korkacakmışım?” diye sordum hiddetle. “Elbette ki gelirim.”
Veyn, alayla gülümsedi. “Otso her an ortaya çıkabilir, kutup ayım yani.” İşte buna hazırlıksız yakalandığım için tekledim fakat Veyn’e belli etmemeye çalıştım. “Görüyorum ki korktun, Valenka.”
“Asla.” Duruşumu düzelttim ve sonrasında çenemi havaya kaldırdım. “Elbette seninle geleceğim.”
“O zaman,” dedi Veyn, eliyle Otso’nun çıktığı tarafı işaret ederek. “Bu taraftan, Köksüz’üm.”
Bir anlık duraksadığımda bakışlarımı yeniden Otso Evi’ne doğru çevirdim ve sonrasında “Tanya’ya veda etmem gerekiyor,” diye mırıldandım. “Bana sadece birkaç dakika ver, olur mu?” Veyn hiçbir cevap vermedi ama omzunu indirip kaldırdığında bunun evet olduğunu anlamıştım.
Hızlı adımlarla arkamı dönüp Otso Evi’ne doğru ilerledim ve Tanya’nın orada hâlâ Nord ile oturduğunu gördüm, Alva ise ortalarda görünmüyordu. Sanki tek amacı benimle bu konuşmayı yapmaktı, sonrasında ise ortadan yok olmuştu.
Tanya, beni gördüğünde elini kaldırdı, az önceki o şaşkınlığı az da olsa düzelmişti. Yanlarına vardığımda ve ikisinin gözünün içine baktığımda “Benim gitmem gerekiyor,” diye mırıldandım.
“Nereye?” diye sordu Tanya kaşlarını çatarak.
Benim yerime Nord cevap verdi. “Veyn bekliyor,” dedi arkamı göstererek. “Onun yanına gidiyor olmalı.”
Tanya da arkasına doğru baktığında Veyn’i görmüş olmalıydı; çünkü bakışlarını yeniden bana çevirdiğinde gözlerinde beliren şey meraktan çok sorguydu. Hiçbir şey söylemeden ellerimi iki yana açtım. Ardından arkamı dönmek istedim. “Liora,” dedi Tanya ve ayağa kalktı. Bana doğru birkaç adım attı. Kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar sakin, kaçamayacak kadar kararlıydı. Bir anda bana sıkıca sarıldığında hazırlıksız yakalandım. İlk anda bunun yalnızca bir vedalaşma olduğunu düşündüm. Ta ki elini karnımın üzerinde hissettiğim ana kadar. Kulağıma doğru eğildi ve sesi neredeyse ateşin çıtırtısına karıştı. “Alva bunu sana vermemi söyledi,” dedi, beni biraz daha itekleyerek. Nord’a belli etmemeye çalışarak avucuna sıkıştırdığı kâğıdı aldım ve tek bir hareketle pelerinimin cebine yerleştirdim. Kalbim hızlandı ama yüzümde hiçbir şey değişmedi. Tanya geri çekildiğinde yüzüme baktı. Bu kez gözlerinde korku vardı; kendisi için değil, benim için. Nord’un duyamayacağı bir mesafeden fısıldadı. “Senin için çok endişeleniyorum, Liora.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Lütfen seni kaybetmeme sebep olma.”
“Tanya,” dediğimde kalbimin acıdığını hissettim; son sözleri içimde yankılanmıştı. Bu kez onu çekip sarılan bendim. Bu defa bir gerekçe yoktu. Ne bir plan, ne bir saklama ihtiyacı. Sadece sarılmak istiyordum. Bana karşılık verdiğinde, kulağına doğru eğilip fısıldadım: “Ne yaptığımı ben de bilmiyorum.” Sesim sandığımdan daha alçaktı. “Sadece doğru yolda ilerlediğimi hissediyorum, hepsi bu.”
Geri çekildiğimde ve omuzlarını kavradığımda, söylediklerimin Tanya’yı rahatlatmadığını biliyordum. Ama aynı zamanda şunu da biliyordum: Onun içini rahatlatabilecek hiçbir cümlem yoktu. Çünkü ben artık teselli veren tarafta değildim; yürüdüğüm yol, ardımda kalanları kaçınılmaz olarak yaralı bırakıyordu.
Geriye döndüğümde Veyn’e doğru ilerledim ve o an bunun yalnızca bir yürüyüş değil, kaderimin yön değiştirdiği an olduğunu fark ettim. Svalbard’daki hayatım, Tanya, verdiğim ve veremediğim tüm kararlar hemen arkamda kalmıştı; ben ise Veyn’e doğru gidiyordum.
Bunu yapmamam gerekiyordu ama yapıyordum. Gitmem gerekiyordu ama kalıyordum. Şu an Veyn’in yanına gitmemem gerekiyordu ama gidiyordum. Öldürmemem gerekiyordu ama öldürmüştüm.
Karşısında durduğumda Liten ortalarda yoktu. Veyn yalnızdı. Tek bir baş hareketiyle beni yürütmeye başladığında, Otso Evi’nin yukarısına doğru ilerledik. Şarkıların sesi adım adım geride kaldı; davullar boğuklaştı, sesler silindi. Bir tepeyi aştık. Aşağıya indiğimizde küçük bir çadır gördüm. Üstü kapalı, yanları açıktı. Önünde bir ateş yanıyordu; bir tabure, küçük bir masa… Sanki orası kimseye ait değilmiş, sadece bekliyormuş gibiydi. Öylesine yalnızdı, öylesine terk edilmişti ki içim acıdı. Çünkü ilk kez bir yer, bana bu kadar tanıdık gelmişti.
“Burada tek başına ne yapıyorsun?” diye sordum kendimi tutamayarak.
“Benim küçük Otso Evi’m,” dedi Veyn çenesiyle işaret ederek. “Diğer insanlarla beraber oturamayacağım için kendime böyle bir yer yaptım.” Bir anlık afalladığında gözlerinden çocuksu bir hüznün geçtiğini gördüm. “Sevmedin mi?”
“Ama bu…” Sustum ve elim enseme doğru gitti.
“Çok mu yalnız?” dedi gülümseyerek, hemen ardından köşedeki kırılmış ağaç dalını o küçük taburenin yanına doğru getirdi. “Artık değil, bak yalnızlığımdan beni sen kurtardın, kendi yerimi sana veriyorum, Liora.”
Derin bir nefes verdiğimde o yöne doğru ilerledim, Otso Evi’nden gelen sesler o kadar geride kalmıştı ki adeta bir fısıltı gibiydi ama müziğin ve Olga’nın sesi rahatlatıcı geliyordu. Hatta tuhaf bir şekilde burayı da sevmiştim. Tek ışık ateşin ışığıydı, bir de gökyüzü vardı. Hemen önümüzde okyanusun dalgaları kıyıya vuruyordu, gerimizde bir tepe vardı ve o tepede Otso yaşıyor olmalıydı. Gökyüzünde ayın ışığı geceyi güzelleştiriyordu, karlar yağmıyordu ama bulunduğumuz yerde karlar yerde buz tutmuştu. Her dalga bir kar tanesini uçuruyor gibiydi.
Veyn, tabureyi bana doğru iteklediğinde ve kendisi o odunun üzerine oturduğunda elindeki küçük çubukla ateşli harlamaya çalıştı, bacaklarını öne doğru uzattı ve rahat bir oturuşa geçti. Masanın üzerinde yine o sert içkiden duruyordu, tek bir bardak. Sakince tabureye oturduğumda ateşin ısısı vücudumu sardı, dalgaların ve geriden gelen müziğin sesi ise gülümsememe sebep oldu. “İtiraf etmek gerekirse burası güzelmiş,” dedim başımı sallayarak. “Ama Otso Evi değil, başka bir adı olmalı.”
Veyn, ateşe harlamaya devam ederken “Neden?” diye sordu.
“Çünkü Otso Evi’nin taşıdığı ruhla burasının ruhu daha farklı,” diye mırıldandım. “Burası sana benziyor fakat orası başka dünyalara.”
Başıyla hemen hemen hareketi yaptıktan sonra “İsim bulmak konusunda kötüyümdür,” dedi omuz silkerek. “Sadece Otso’ya ismini verdim, onu da biliyorsun, bir efsaneden geliyor.”
“Ama isim vermek istemişsin,” dedim şaşkınlıkla. “Normalde ona sadece kutup ayısı der geçerdin.”
Veyn’in gözleri kısıldı ve elindeki çubuğu yere bırakıp ellerini dizlerinin önünde birleştirdi. Ateşin kızıl rengi yemyeşil gözlerini parlatıyor, dalgalı saçları artık daha çekici görünüyordu. “Otso’yla tanıştığımda çok küçüktüm,” dedi sesindeki sevgiyi gizlemeyerek. “Veymor beni…” duraksadı ve sonrasında yavaşça devam etti, “bir yere kapatmıştı, neresi olduğu önemsiz fakat o kapattığı yerde Otso her gece gelip bana baktı ama hiçbir zarar vermedi. Bilirsin, kutup ayıları elbette ki evcilleştirilemez, onun da evcil olduğunu söylemiyorum ama benim dışımda herkese zarar verebilecekken bana karşı ayrı bir sevgisi var.” Veyn gülümsedi. “Belki de bir gün beni de yiyecek bilmiyorum ama ölümüm bu şekilde olursa hiç üzülmem çünkü Otso beni hiç yalnız hissettirmedi.”
“Ya,” dedim şefkat dolu bir sesle. “Bu çok garip, Svalbard’da herkes silahla gezer ve gördükleri yerde vururlar. Normalde bunu yapmamaları gerekir inançlarından ötürü ama korku her şeyi yeniyor.”
“Otso’yu da öldürmek isteyen oldu,” dedi Veyn kaşlarını çatarak. “Ve sonrasında kendileri,” bana bakıp göz kırptı, “ecelleriyle öldüler.”
Ben de gülümsediğimde ateşe doğru döndüm. “Şimdi buraya Otso gelse beni yer mi?”
Veyn, gülmeye başladığında gerçek bir kahkahaydı. Bembeyaz dişleri ortaya çıkmış, yüzünün güzelliğine sanki daha fazla güzellik katılmıştı. “Büyük ihtimalle seni birlikte yeriz.” Tiksintiyle nefesimi verdiğimde daha fazla güldü. Az önce onun dairesindeyken durmaksızın kavga edebilecek durumdayken şimdi gülebiliyorduk. Bu çok garipti, normal şartlarda ben de böyle bir insan değildim ama sanki konu Veyn olduğunda aklım bazı noktalarda duruyordu.
“Arthur Evi.” Tek nefeste kurduğum cümleden sonra direkt gözleri bana doğru döndü. “Buraya bu ismi vermelisin çünkü burası Arthur’a benziyor.”
Veyn’in nefesini tuttuğunu hissettiğimde “Arthur Evi,” dedi ve sonra yeniden bakışlarını ateşe doğru çevirdi. “En azından senin ağzından kendi adımı duydum, dolaylı yoldan da olsa.”
Ona neden adını söyleyemediğimi birçok farklı şekilde anlatabilirdim ama her sebebim onun için geçerli olmazdı çünkü bu benim kalbimle alakalıydı, onunla ilgili değildi. Onun Arthur olduğunu elbette ki biliyordum fakat o adı kabulleneceğim bir zamanım varmış gibi hissediyordum; sanki ben kabullenirsem bütün dünya da kabullenirdi.
Veyn, çelik bardağındaki içkisini kafasına dikti ve sonrasında ikinci bardağını doldururken bana ikram etmedi. En sonunda daha fazla dayanamayarak “Buraya hep yalnız geliyordun ama şimdi burada beni de istedin,” dedim dürüstlükle. “Neden?”
Veyn, ikinci bardağını kafasına dikmeden önce “Çünkü bugün yalnız kalmak istemedim,” diye açıklama yaptı. Tek bir cevap ama bu kadarla sınırlı olmadığını elbette ki biliyordum.
“Maris’i de getirebilirdin.” Gözlerimi ateşe çevirdim ve kollarımı önümde birleştirdim. “Çünkü o benden fazlasıyla rahatsızlık duyuyor.”
“Ama ben duymuyorum,” dedi cevap olarak. “Ve benim ne istediğim, bütün dünyamın ne istediğinden çok daha önemlidir. Ben seni yanımda istiyorsam,” dedi baskın bir sesle, “bütün dünya uğraşsa seni yanımdan bir adım bile uzaklaştıramaz, gerekirse zincirlerim seni kendime.”
Nedense bu söylediği bir şaka gibi gelmemişti çünkü Veyn, gerçekten de birisini kendisine zincirleyebilecek kadar gözü dönmüş bir adam olabilirdi.
“Onunla neden evleniyorsun?” Bu soruyla beraber Veyn, bakışlarını bana öyle bir çevirdi ki bunu hissettim ama ben ona bakmadım bile. Bir cevap vermesini bekledim ama yanıtsız kaldığında hızlı bir şekilde devam ettim. “Ona karşı hiçbir şey hissetmiyorsan onunla evlenmemelisin, Veyn. Bu senin için işkence olur.”
Şarkı: Lana Del Rey, Salvatore
Söylediğime bir cevap vermek yerine, “Birine bir şeyler hissettiğini nasıl anlarsın?” diye sordu.
Elim saçlarıma gittiğinde “Bilmiyorum,” diyerek afalladım. “Elly’nin anlattığı kadarıyla onu gördüğünde heyecanlanman lazım, bütün masallarda baş karakter onu yapman lazım, sadece onu görmek ve onunla konuşmayı istemen lazım. Elly, birine aşık olduğunda kalbin artık sadece senin için değil, ikiniz için de atar, derdi. Ne zaman kalbinin başka birisi için de attığını hissedersen, o zaman o kişiye aşıksın demektir.” Veyn, beni öyle dikkatli dinliyordu ki sanki bir bilmeceyi çözüyor gibiydi. Dünya hakkında her şey onu o kadar çok heyecanlandırıyordu ki çok daha fazlası dermiş gibi yüzüme bakıyordu. “Bilmiyorum,” dedim bir kez daha. “Aşık olduğunda bunun nasıl olduğunu öğrenmen gerekmez bence. Zaten aşık olduğunu biliyorsundur.”
Veyn, yarı alaylı yarı ciddi, “Aşık olmak ister miydin?” diye sordu.
“Çok.” Derin bir nefes verdim ve yıldızsız gökyüzüne baktım. “Svalbard’dayken her gün aşkı hayal ediyordum, o masallardaki prensleri bekliyordum.”
Veyn, yüzünü buruşturdu. “En büyük hayalin bu muydu?”
“Hayır,” dedim başımı sallayarak. “En büyük hayalim dünyayı gezmekti.” Artık bu hayalin gerçekleşmeyeceğine neredeyse emindim. “Buradan başka yerler de var, Veyn. Düşünsene, başka insanlar, başka ruhlar, başka yaşantılar var. Belki de onlar için de biz çok tuhaf insanlarızdır, kim bilir?”
Veyn, gülümsedi ve gözlerimin içine baktığında ateş sanki gözlerinde yanıyordu. “Küçükken, yani hayal kurmak ne demek biliyorken ben de dünyayı gezmek istiyordum.” Bakışlarını okyanusa doğru çevirdi, gözleri ıssız bakıyordu. “Sonrasında bu hayalimden vazgeçtim.”
“Neden?”
“Çünkü korkutucu.” Bu cevabı beklemediğim için kaşlarım havalandı. “Buradan başka bir yere gitsem orada nasıl yaşayabileceğim? Orada insanlar bana nasıl bakacak?” Sorgulayarak dudaklarını büktü. “Bilmiyorum,” dedi kendi kendiyle konuşuyormuş gibi. “Çocukken daha cesurdum, şimdi sadece kafesimde mutluymuşum gibi hissediyorum. İnsanlar bana fiziksel olarak bir zarar veremez fakat ruhumu zedelediklerine kime dönüşeceğimi bilmiyorum.” Aslında bir yanı küçük bir çocuk gibi ürkekti ve bunu gizlemek bile istemiyordu. “Bir keresinde buraya gelen bir Köksüz Kuzeyli değildi ve benden sanki yırtıcı bir hayvanmışım gibi kaçıyor, korkuyordu. Her ne olursa olsun bana karşı o yüksek korkusu hiç geçmedi, en sonunda da bana “İnsan mısın?” diye sordu. Bu gerçek bir soruydu Liora, ona göre normal bir insan bile değildim.”
Şefkatle ona baktığımda kalbimin acıdığını hissettim “Sen sadece sınırlarının dışına çıkmayan bir adamsın,” diyerek karşılık verdim ona cesaret vermek isteyerek. “Her şeyi fazlasıyla merak ediyorsun ama hiçbirisi için bir adım atmıyorsun çünkü yabancılık çekiyorsun. Çok zor kahkaha atıyorsun ama güldüğünde de gerçekten neşeli oluyorsun. Dünyadan korkuyorsun ama bu dünyanın dışına çıksan karşılaşacağın her şey seni çok mutlu edecek. Keman çalıyorsun Veyn ama tek bir müzikten başka bir şey çalmıyorsun, halbuki çalsan bu sana iyi hissettirecek. Dans etmek ne demek onu bile bilmiyorsun, eğer bir gün çılgıncasına dans etsen buna ihtiyacın olduğunu da bilirdin.”
Veyn’in direkt karşı çıkmasını bekledim ama o “Yabancılık çektiğim her duygu, her olay, her yer bana geri adım attırır, Işık Veren,” diye mırıldandı. “Çünkü kendi sınırlarımdan dışarı çıkarım, bir yabancıya dönüşürüm ve o yabancıyı görmek bile istemezsin.”
Üçüncü bardak içkisini de içtiğinde ve dördüncüyü doldurmaya başladığında “Bugün bir sınırının üzerini çizmeye ne dersin?” diye sordum kalbimden gelen sesi dinleyerek.
“Ne gibi?”
“Dans,” dedim bir anda. “Dans edebiliriz, hem de çılgıncasına.”
Veyn, bana sanki ona küfretmişim gibi baktığında “Çılgıncasına dans etmek ne demek biliyorum,” diye açıklama yaptı. “Ben etmedim ama Nord’a çok şahit oldum, içip içip sadece zıplıyor.” Yüzünü buruşturdu. “Ben bunu yapamam.” Duraksadı ve bir anda gözlerini ateşten ayırdığında gözlerime odaklandı. “Fakat sadece çılgıncasına dans yoktur ki, Liora,” diye açıklamada bulundu. “Bir kadın ve bir erkek birlikte de dans edebiliyormuş, Nord öyle söyledi.”
“Sen benim söylediğim her şeyi Nord’a mı soruyorsun?” diye çıkıştım. “Masalları da ona sormuştun.”
Veyn çocuk gibi omzunu silktiğinde “Çünkü Nord, dünya hakkında ikimizden daha fazlasını biliyor,” dedi. “Sürekli seyahat ediyor ve bana bir kadınla erkeğin birlikte dans edebileceğini de söyledi. Bunu sen biliyor muydun?”
“Elbette biliyorum,” dedim saçımı arkaya doğru atarak. “Bütün masallarda prensler ve prensesler en sonunda dans eder, hatta Kül Kedisi dans ederken prense aşık oldu.”
Veyn’in yeşil gözleri kısıldı ve sonrasında bir anda ayağa kalkıp elini bana doğru uzattı, dansa davetin böyle olduğunu bilmeden üstelik. “Bana dans etmeyi öğret.”
“Ne?” dedim etrafıma bakarak. “Şimdi mi?”
Veyn, hazırlıksız yakalandığım o anda, beni kolumdan tuttuğu gibi ayağa kaldırdı ve ellerini kollarıma bastırarak dans etmemizi bekledi. Kendimi tutamayıp kahkaha attığımda Otso Evi’nden gelen o müzik hâlâ kulaklarımdaydı, völva davulları yavaş yavaş vuruyordu. Tam olarak dans edilebilecek bir müzik değildi ama en azından ritmine ayak uydurabilirdik.
“Tamam,” dedim ellerimi kaldırarak. “Ama ben ne dersem onu yapacaksın, tamam mı?” Başını hevesle salladı ve o da ellerini kaldırdı. Sakince bir kolunu tutup belime doğru yerleştirdim ardından sol elimi omzuna koyduktan sonra sağ elimle boştaki elini tuttum. Yüzüm çenesinin altına denk gelirken aramızdaki mesafe oldukça açıktı ama bu da yeterliydi. “Şimdi,” dedim öne doğru bir adım atarak. “Bu şekilde adımlar atacaksın.”
Veyn’in kaşları çatıldı. “Bu dans değil, bu sarılmak,” dedi ciddiyetle. “Sen bana sarılmak için bahane üretiyorsun gibi geldi.” Gözlerimi devirdiğimde ve geriye doğru çekilmek istediğimde Veyn, bir anda belimden tutup beni kendine çekti ve aramızdaki mesafeyi sıfıra indirgedi. Vücuduyla vücudum tek bir beden halini aldığında eliyle elimi daha sıkı kavradı, belime ise kolunu tamamen doladı. Çenesi alnıma dokunurken öne doğru bir adım attı ve bacaklarımız birbirine geçti. Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda o da güldü; birkaç saniye o şekilde birbirimizle savaştık fakat sonrasında her şey çok daha farklı bir hal aldı.
Veyn, beni yavaşça kucaklayıp kendi ayaklarının üzerine koyduğunda “Artık adımlarımız karışmayacak,” dedi rahat bir sesle. “Ben dans edeceğim ve sen de bana ayak uyduracaksın.”
“Ama bu bir dans değil,” dediğimde Veyn öne doğru bir adım attı ve ben de onunla beraber hareket ettim.
“Bu bizim dansımız çünkü,” dediğinde nefesi yüzümü yalayıp geçti, gözleri ise gözlerimden bir an bile olsun ayrılmadı. Soğuğa rağmen teni sıcacıktı ve belimdeki kolu sanki her adım attığında biraz daha sıkılaşıyordu. Arkadan gelen müzikle beraber Veyn’in adımlarıyla dans ederken ilk başta kendimi özgür bırakmak istememiştim fakat sonrasında Veyn’in yeşil gözlerine baktığımda ben de tamamen kendimi onun kollarına bıraktım ve bir anda, öyle bir bütün olduk ki sanki ikimiz de dans etmeyi biliyorduk.
Veyn, belimde sarılı olan elini yavaşça sırtımda gezdirmeye başladığında ürperdiğimi hissettim, omzundaki elim ise daha çok sıkılaştı. Durmadı, diğer eliyle tuttuğum elimi yavaşça çevirdi, parmak uçları avcumun içini okşadı ve sonrasında parmakları tek tek parmak uçlarıma dokundu. Bunu yaparken gözlerini gözlerimden ayırmıyordu, oldukça sakin bir şekilde parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdiğinde ve sonrasında bir anda elimi omzuna doğru götürdüğünde kasıklarımdan sıcak bir sıvı aktı sanki, bedeni bedenimi okşayıp geçti. Artık yüzüyle yüzüm arasında bir karışlık mesafe kaldığında iki elim de omzundaydı, Veyn’in ise bir eli sırtımda dolaşıyor, diğer eli ensemden tutuyordu. Kalbim, hızlı atmaya başladığında ve soğuğa rağmen vücudum cayır cayır yandığında yutkunmakta zorlandım ama gözlerimi ondan bir an bile olsun ayıramadım.
Her adımında onunla beraber adımlamak zorunda kalıyordum ve her hareketinde vücudum vücuduna biraz daha sürtünüyordu. Otso Evi’nden gelen müziğin sesi sanki bizim dans ritmimize ayak uydurmaya başlamıştı veya ben kafayı yemiştim, bilmiyordum ama kalbim öyle bir hızlı atıyordu ki kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.
Ellerim omuzlarından yavaşça boynuna ve sonrasında da ensesine doğru ilerlediğinde parmak uçlarım yavaşça saçlarına dokundu; bunu yaptığım an, Veyn, ensemdeki elini sıkılaştırdı. “Beni kendi etrafımda döndürmen gerekiyor,” dedim utançla ardından ayaklarının üzerinden indim, tek elini tutup kendi etrafımda döndüm ve yeniden ona tutundum. “Bu şekilde.” Veyn, yeniden kendi isteğiyle bunu yaptığında beni kendi etrafımda döndürdü fakat sonrasında beni kendisine çekmek yerine belimden tutup beni havaya kaldırdı ve bir de o şekilde kucağında döndürdüğünde dudaklarımdan tiz bir çığlık koptu, Veyn ise gülmeye başladı.
En sonunda ayaklarım yeniden ayaklarının üzerine yerleştiğinde “Şimdi de beni belimden tutup geriye doğru yatırmalısın,” dedim en basit dans taktiklerini ona verirken. Tam göstereceğim sırada, Veyn, hafifçe beni öne doğru eğdi ve belimden sıkıca kavrarken üzerime doğru eğildiğinde saçlarım aşağıya doğru sarkıyor, belim kıvrımlı bir şekilde onun kolunun çevresinde şekilleniyordu.
O şekilde bana doğru eğildiğinde ve dudakları tam boynumun hizasına denk geldiğinde yutkundum, beni kaldırmasını bekledim fakat Veyn, burnunu yavaşça boynuma doğru sürttüğünde ve sonrasında da yüzüme doğru ilerlediğinde derin bir nefes verdi. Bunu birkaç kez daha yaptığında nefesini boynuma doğru verdiğinde başımın döndüğünü hissettim; hava soğuktu, hava buz gibiydi fakat ben sanki cayır cayır yanıyordum.
Yeniden duruşumu düzelttiğinde ve göğüslerim göğüs kafesine sertçe çarptığında saçlarım önüme doğru geldi. “Benim ne kadar açık sözlü bir adam olduğumu biliyorsun, değil mi Liora?” diye sordu bana, tam gözlerimin içine bakarak. Artık adımlamıyordu fakat benim ayaklarım hala ayaklarının üzerindeydi.
“Evet,” dediğimde eli ensemdeki saçlarımdan yüzüme doğru ilerledi ve sonrasında o büyük eli, yüzümü kavradı.
“Hayatımda senden daha güzel bir şeye hiç şahit olmadım,” dedi sanki kendisi de buna şaşırıyormuş gibi. “Ne bir insan, ne bir hayvan, ne bir bitki. Güneş bile senden daha güzel değil, gökyüzü de öyle. Şu okyanus bile senden daha güzel değil hatta sana baktığımda sanki hepsinin güzelliğini sende görüyorum. Güneşten, gökyüzünden, okyanustan güzelliğini almışsın da sanki sende bir bütün olmuşlar, kastettiğim bir insanın güzelliği değil, bir doğanın güzelliği. Bir manzaranın nefes kesiciliği gibi.”
Daha fazla ateşin içine düştüğümü hissettiğimde Veyn, sırtımda dolaşan eliyle sert bir baskı yaptı ve beni kendisine tamamen yasladı. Gülümsemeye çalıştım ama bu çok zordu çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. “Belki de dünyan sadece Thalron’la sınırlı olduğu içindir, eminim diğer yerlerde benden çok daha güzel kadınlar vardır, Veyn.”
“Hayır, anlamadın,” dedi Veyn yüzümde baş parmağı yavaşça gezerken. “Kastettiğim güzel bir kadın olduğun değildi, kastettiğim,” baş parmağı gözlerime dokundu, “sanki dünyadaki bütün güzellikleri senin taşıdığındı. Çok garip bir his ama sana baktığımda gökyüzünü, okyanusu ve hatta güneşi görmeye ihtiyacım yokmuş gibi hissediyorum. Belki seni ilk başta bir rüyayla tanıdığım içindir, belki de renksiz gören gözlerimin sana baktığımda sanki bütün renkleri görüyormuşum gibi hissettirdiğindendir, bilmiyorum.”
Yanaklarımın kızardığını hissettiğimde başımı eğmek istedim fakat çenemi tutup başımı kaldırdı. “Masallardan fırlamış gibi konuşuyorsun,” dedim utançla. “Ve bu beni utandırdı.”
Veyn, gülümsediğinde gözlerimin içine, ta derinlere öyle bir baktı ki bir anlık bakışlarından kederin bile geçtiğini gördüm. Yutkunduğunda ve sonrasında “Yine açık sözlü olmamı ister misin?” diye sordu.
“Evet,” dedim başımı sallayarak.
“Bu güzelliğin kendi kendisini ziyan etmesine asla izin vermeyeceğim.”
“Bu ne demek?”
Beni yavaşça ayaklarının üzerinden indirdiğinde ve vücudunu da benden uzaklaştırdığında anlamayan gözlerle ona baktım. “Bu güzelliği kendime düşman etmeyeceğim.”
Kaskatı kesildiğimde yüzündeki gülümseme kum taneleri gibi dağılmıştı ve sanki şimdi asıl olanı gerçekleştiriyor gibiydi. Yutkunduğumda “Anlamıyorum,” diye mırıldandım.
Tam o esnada arkamda adım sesleri işittim ve geriye dönüp bakacağım sırada başıma bir çuvalın geçirildiğini fark ettim. “Bu güzelliği,” dedi üzerine basa basa boğuk bir sesle. “Kendi ellerimle özgür bırakacağım ve renksiz hayatıma geri döneceğim çünkü başka türlüsü ikimizi de mahveder, Liora Valenka.”
“Veyn!” Ellerimi kaldırıp beni tutan kişiye saldırmak istediğimde bir anda ellerim arkada birleştirildi ve gafil avlandım. Bileklerimden sıkıca iple bağlandığımda ve bir kez daha “Veyn!” diye haykırdığımda birisinin beni omzuna attığını hissettim.
“Rad9,” dedi Veyn’in o sesi. “Onu gemiye bırak ve gemi hareket edene kadar da oradan sakın ayrılma.”
Liten. Liten ortak oluyordu. “Hayır!” diye bağırdığımda sesim gecenin içine düştü fakat sanki artık beni duymuyor gibilerdi. Çuvalın içi sıcak ve boğucuydu, nefesim kendi yankıma çarpıp geri dönüyordu. Bileklerimdeki ipler her çırpınışımda biraz daha derime gömülüyordu. “Bırak!” diye haykırdım ama sesim sanki kuma çarpıp dağıldı. Tekme savurdum. Dizimi kaldırmaya çalıştım. Liten’in omzuna vurdum, sırtına, koluna… Hiçbiri işe yaramadı. O kadar sağlamdı ki, sanki ben bir beden değil de ağırlıksız bir yükmüşüm gibi taşıyordu beni. “Liten!” dedim bu kez. Sesimde öfke yoktu artık, sadece tanıdıklık vardı. Bir an duracağını sandım.
Durmadı.
Adımları düzenliydi. Karın üzerinde yürürken çıkan o boğuk sesleri saymaya başladım istemsizce. Bir, iki, üç… Her adım beni biraz daha uzaklaştırıyordu. Ayaklarının yere her değdiği an, içimde bir şey daha kopuyordu. Başımın içinden hâlâ ateşin sıcaklığı geçiyordu. Belimdeki el. Nefesi. Gözleri. “Veyn!” diye bağırdım bir kez daha. Bu kez sesim çatladı. Cevap gelmedi. Beni kendi Otso Evi’ne getirme sebebi, beni kaçırmak içindi. Bunu nasıl görmezdim?
Yürüyüş uzundu. Kaleden çıktığımızı, rüzgârın yön değiştirmesinden anladım. Okyanus kokusu daha keskin gelmeye başlamıştı. Tuz, yosun ve soğuk… Gemi yakındı. Herkesin sustuğu o gecede, sadece rüzgâr ve benim boğazımdan kaçan hırıltılar vardı. Çırpındım. Son bir kez. Bütün gücümle.
Liten’in omzu bir an sendeledi ama düşmedi. Elini daha sıkı geçirdi bacaklarımın arkasından. İpler gerildi. Bileklerimde yanma başladı; acıdan çok çaresizlikti bu. “Yapma,” dedim. Bu bir emir değildi. Bir ricaydı. Cevap vermedi. Gemiye giden yol taşlıydı. Omzum bir yere çarptı. Canım yandı ama sesim çıkmadı. Acının artık önemi yoktu; içimde büyüyen şey acıdan daha ağırdı. Anlaşılamamak. Yanlış yerde bırakılmak. Yanlış zamanda.
Adımlar yavaşladı.
Bir an, çuvalın içinden ay ışığını gördüm. Liten durmuştu. Omzundaki ağırlığı ayarladı. O anda arkamızda kalan her şeyi hissettim. Kalenin silueti. Ateşin yeri. Otso’nun olduğu tepe. Ve… Veyn.
Gemi çok yakındı artık. Halatların gıcırtısını duydum. Tahtanın suya sürtünme sesini. İnsan fısıltılarını… Kimse adımı söylemiyordu. Kimse bakmıyordu. Ben bir isim değildim artık; bir talimattım.
Liten durdu. Beni omzundan indirirken dizlerim yere çarptı, ayaklarım tutmadı. Yere yığıldım. Çuval yüzümden çekildiğinde gözlerim bir anlığına karanlıkta kaldı sonra ay ışığı vurdu. Gemi karşımdaydı. Geriye döndüm. O an çırpınmadım. Bağırmadım. Kaçmaya çalışmadım. Sadece baktım. Hayal kırıklığı böyle bir şeydi demek. Öfke değil. Acı değil. İçinden çekilen, sessiz bir ip gibi. İnsanı ayakta tutan her şeyi söküp alan bir şey.
Liten kollarımdan tuttu. Gemiye doğru çevirdi beni. Bir adım attım. Sonra bir tane daha. Ayaklarım kendi irademle hareket etmiyordu artık. Teslimiyet, böyle bir şeydi: direnecek gücün bitmesi değil, direncin anlamını yitirmesi. Gemide henüz kimse yoktu, ben yapayalnızdım. Beni geminin kamarasına yürütürken artık ağzımı bıçak açmıyordu çünkü yaşadığım hayal kırıklığının tarifi bile yoktu.
En sonunda bir kamaranın içine beni soktuğunda ve sonrasında kapının eşiğinden son kez yüzüme baktığında onunla göz göze geldik. Liten’le. “Hoşça kal Veyn’in Liora’sı,” dedi Liten bana. Yine hiçbir cevap vermedim, sanki artık dilim tutulmuştu. Bir cevap vermemi de beklemedi zaten, tek bir hançer darbesiyle ellerime bağlı olan ipi açtıktan sonra kamaranın kapısını öyle bir kapattı ve üzerine kilitledi ki artık orada tek başımaydım.
Ellerimle bileklerimi ovuştururken boğazımı acıtan keskin bir nefes verdim ve bakışlarımı kamaranın küçük penceresinden gecenin karanlığına doğru çevirdim. Zorla getirildiğim yerden, zorla gönderiliyordum ve Veyn’in sebepleri her ne olursa olsun, bu yaptığının öfkeden daha çok kalbimi kırmasına ben de hazırlıksız yakalanmıştım. Vedamız bir dansla olmuştu, hiçbir şeyden haberim yoktu ve dakikalar önce belki de hayatımın en neşeli ve en özel anlarından birisini yaşarken şimdi burada bir geminin içine zorla getirilmiştim.
Avazım çıktığı kadar bağırsam ne faydası vardı? Hem kimse yoktu hem de bunu yapmaya halim çünkü ben öfkeliyken dünyayı ateşe verebilirdim fakat kırgınken tek bir adım dahi atamıyordum ve Veyn’i tanıdım tanıyalı ilk kez ona bu denli kırgın hissediyordum.
Veyn’le dans ettiğimi sanıyorken aslında kaderle dans ediyordum ve artık yolum Thalron’dan ayrılmıştı, bu buradaki son günümdü.
Asıl kırgınlığımın sebebi beni gafil avlaması da değildi; beni bu denli kolayca gözden çıkarabilmesini beklemiyordum. Kendi için mi yapıyordu bunu, Thalron için mi yoksa benim için mi? Hiçbirinden emin değildim ama gözlerim kırgınlıkla dolduğunda sırtımı kamaranın duvarına yaslayıp yutkundum. Hayır, ağlamayacaktım; beni bunlar ağlatamazdı, yapmayacaktım.
Fakat kendi kendimi telkin etmeye çalışırken bile gözümden bir damla yaş aktığında elimin tersiyle hızlıca sildim ve duvara sürtünerek yere oturdum. Gözlerimi sıkıca kapattığımda sanki beynim artık durmuş gibiydi, bir şeyler yapmalıydım fakat şu an bunun için bile gücüm yoktu. Sadece Veyn değil, Liten de beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Neden onun benim yanımda durabileceğini düşünmüştüm ki?
Gözlerimi yeniden açtığımda ellerimi cebime yerleştirdim ve derin bir nefes aldım. Tam o esnada, Alva’nın, Tanya’ya verdiği o kağıt parçası parmaklarımın arasına tutundu. Kaşlarım çatıldığında ve kağıdı ortaya çıkardığımda büyük bir nefes vererek ikiye katlanmış kağıdı açtım.
Alva’nın güzel ve okunaklı diliyle iki cümle yazıyordu fakat bu iki cümle, birçok şeyi değiştirecekti:
“Nessa Thalron ve annen Ravna Valenka, Thalron sınırları içerisinde birlikte yaşamaya devam ediyorlar. Onları bul, sana yardım edeceklerdir.”
…
Ya Aslı Arslan sen gerçektne kapatıl artık ya… Her güzel anın içine etmek zorunda mısın...
Siz Liora’nın yerinde olsanız gider miydiniz?
Paragraf Yorumları