Keyifli Okumalar!
Şarkı: Nono, The 5th Season
Yaşamayı seviyordum.
Hatta yaşamayı öyle çok seviyordum ki buna Svalbard’da yaşayan herkes şaşırıyordu çünkü dünya büyük bir savaşın ortasındaydı ve savaş bittikten sonra kalıntıları insanı yok edebilecek kadar kuvvetliydi fakat hayata daima dört elle sarılıyordum.
Benim yaşama hevesim, en karanlığın ortasında bile yanan bir mum gibiydi. Bir gün büyük bir ateşe dönüşürse hayatım için herkesi yakabilirdim ve bir gün o mum sönecek olursa diğer elimde daima başka bir mum tutacağımı çok iyi biliyordum.
Çocukluğumdan, belli bir yaşıma kadar Svalbard halkı tarafından ötekileştirilerek büyümüştüm. Saçlarıma karşı duydukları nefret, bir gece vakti bulunduğumuz mahzenin taşlanması, Elly yokken ve ben henüz on bir yaşında bir çocukken beni kollarımdan, bacaklarımdan tutup buz gibi okyanusta boğmaya çalıştıklarını asla unutmayacaktım. Unutamayacağım ve aklımdan silinmeyecek onlarca daha anım vardı fakat hepsi biraz da beni güçlü kılandı.
Bütün bunların ortasında bile bir kez olsun hayattan vazgeçmemiştim. Boğduklarında çırpınmaya devam etmiştim, taşları attıklarında onlara taşlarla geri cevabını vermiştim, yüzüme tükürdüklerinde karşımdaki kim olursa olsun onunla savaşmaya hep hazırdım. Hiç vazgeçmediğimi gördüklerinde onlar benden vazgeçmişlerdi.
Şimdi Thalron’daydım. Svalbard’da yaşadıklarım adeta kötü bir masaldan fırlamış gibiydi ama burası, her şeyin çok daha kötü olduğu yerdi. Kimse tarafından sevilmiyor, istenmiyordum. Sadece bu kadarla da sınırlı değildi, liste bile yapabilirdim beni öldürmek isteyenler için ve işin en kötü tarafı, ölümle bir saniye sonra burun buruna gelebilmek mümkündü.
Veymor için bile.
Önümdeki masada oturan insanlardan birisinin Veymor’u zehirlediğini çok iyi biliyordum hatta bundan adımın Liora olduğu kadar da emindim ve o an, Veymor’u bir kalemde silebilen bu insanların omzumun arkasında ölümün nefesiyle yürümeme sebep olacağını o an idrak ediyordum.
Veyn’in cümleleri masaya ağır bir çekiç gibi indiğinde onda herhangi bir duygu belirtisi aradım. Artık kötü olanları değil de iyi olanları da aramaya başladığımda mutluluğu görmeyi bile umdum ama öylesine ifadesizdi ki, aklından neler geçtiğini anlaşılır gibi değildi. Ağzında yavaş yavaş yemeğini çiğnerken sanki az önce yaşananlara şahit olan sadece bizdik, o ise buna hiç şahit olmamış gibiydi.
İlk oturan kişi Alva olmuştu, hemen sonrasında ise herkes yavaş yavaş sandalyelerine oturmaya başladığında kimsede bir iştah kalmadığını görebiliyordum. Tek yemek yiyen kişi Veyn oldu, hem de öyle bir iştahla yedi ki, Veymor’a ait olan sandalyede otururken sanki zaten senelerdir o sandalyede oturuyormuşçasına rahattı fakat onun emrine yine de karşı gelememişlerdi. Hepsi tek tek sandalyelerine otururken rahatsızlıkları gözle görülüyordu fakat Veyn bir varisti, Veymor’un olmadığı her yerde sadece onun hükmü geçerdi; Thalron yasaları ilk kez Veyn’e gülümsüyordu.
Masanın üzerindeki hançere saplanmış kalp ise kaldırılmadı, üzerinde yazılı olan Valenka ismi adeta bana çığlık çığlığa bağırıyor gibiydi. Başımın döndüğünü hissediyordum, bir anda yaşanılanlar ve sonrası benim ne düşünmem gerektiğini bile sorgulatıyordu ama hâlâ buradaydım, herkes gözlerini benden bir an bile olsun ayırmıyorken olduğum yerde durmaya devam ediyordum.
“Bunu yapanın sorgulanması gerek.” Sessizliği en sonunda bölen kişi Maris olmuştu. Gözleri bir anda bana döndüğünde direkt suçladığı kişinin ben olduğumu gizlemiyordu. “Şu an burada oturup yemek yemek yerine bunu yapan kişinin sorgulanması gerekiyor, Veyn.” Maris masanın üzerinden Veyn’in olduğu yere doğru eğildiğinde Veyn, hâlâ yemeğini yemeye devam ediyordu. “Bir şeyler söylemelisin, bu kadar rahat olmamalısın.”
Veyn, yeni doldurulmuş temiz içki bardağından içtikten sonra tabağın önündeki mendille ağzını yavaşça sildi ve sonrasında ellerini önünde birleştirip direkt olarak Maris’e döndü. “Elbette sorgulayacağız, Maris ama sen de biliyorsun ki, şu an bu odada bulunan herkes bu zehirlenmeden dolayı suçlu sayılacaktır.” İşaret parmağını kaldırıp Maris’i işaret etti. “Sen bile.”
“Ne?” Maris, dehşete düşmüş gibi gözlerini açtı. “Yüce Veymor’u ne kadar çok sevdiğimi herkes bilir, şu an onun için bu denli endişeleniyorken…” Maris, burnundan soluyarak elindeki mendili sertçe masaya koydu ve çenesiyle beni işaret etti. “Bıçağın üzerinde Valenka yazıyor, burada tek bir suçlu var, o da hemen yanında duran hizmetkarın.”
Bir şey söylemek için ağzımı açtığım sırada Veyn, elini kaldırıp beni susturdu. “Benim hizmetkarım, Valenka yazılı bir bıçağı masanın üzerine koyup bütün hedefleri de o an üzerine alacak kadar aptal değil.” Tek tek masadaki herkesin yüzüne baktı. “Fakat birisi, bütün suçu onun üzerine atacak kadar gözü dönmüş.”
Bu doğruydu, ne zehirlenmesinde ne de o bıçakta herhangi bir payım yoktu, birisi adeta beni ya hedef haline getirmeye çalışıyordu. Belki de Veymor’dan en açık şekilde ben nefret ettiğim için bunun daha kolay olabileceğini düşünmüştü yapan kişi ama Veyn, bunu benim yapmadığım konusunda öylesine emindi ki, hatta bir anlık kendisinden bile daha çok emin olabileceğini düşündüm.
Alva, başını sadece bir kez salladı ve sonrasında gözlerini Veyn’e çevirdi. “Herkesin birbirini suçlaması kolaydır,” dedi sakin bir sesle. “Şimdi tek yapmamız gereken o kişiyi bulmak ve cezasını vermek.” Gelişigüzel kurduğu cümlelerin ardından Veyn bakışlarını ona çevirip onayladı.
“Ya Yüce Veymor…” Nord’un sesi düşündüğümden daha kısık çıkıyordu. “Ya Yüce Veymor ölürse?”
Masaya düşen ağır sessizliği bölen kişi Maris’in babasıydı. “Umalım ki böyle bir şey gerçekleşmesin, Yüce Veymor fazlasıyla güçlü bir adamdır.”
“Ya ölürse?” diye sordu bir kez daha Nord üzerine basa basa. “Bu ihtimali düşünmek zorundayız.”
Veyn, sırtını sandalyeye yasladı ve masadaki insanların gözlerinin içine bakarak herkesi olduğu yerde sarsan cümleleri kurdu. “Yüce Veymor gözlerini açana kadar Thalron’u ben yöneteceğim,” dedi oldukça kendinden emin bir sesle. “Ve bir gün eğer gözlerini açmazsa o zaman Thalron sadece ve sadece bana ait olacak çünkü bildiğiniz gibi Yüce Veymor da bunu istediği için beni varisi olarak seçti.”
Öylesine rahat konuşuyordu ki, sanki planlanmış bir olayı yaşıyor gibiydi fakat Veyn’in babasını zehirleme ihtimalini düşünemiyordum çünkü eğer o zehirlediyse Valenka bıçağı ne demekti? İkisi birbirine bağlanmıyordu. Ona güvenmiyordum ama benim üzerime bir suç atacaksa şu an hâlâ onun yanında yerimi alıyor olmam kadar mantıksız hiçbir şey yoktu.
“Elbette ki Yüce Veymor gözlerini açana kadar birisinin Thalron’u yönetmesi gerekiyor,” dedi Veyn’in Amcası diye düşündüğüm o adam. Ama cümleyi kurarken bile bunu istemediği her halinden belli oluyordu.
Veyn de bunu hissetmiş olacak ki, ağzının ucuyla gülümseyip “Birisinin değil, Amca,” dedi üstün bir sesle. “Benim yönetmem gerekiyor.” Sırtını sandalyeye yaslayıp rahat bir şekilde başını salladı. “Yarın Thalash’ın kurucusu, Olaf gelecek; onunla olan görüşmeleri ben sağlayacağım ve bu masadaki kimse Veymor’un başına gelenlerden söz etmeyecek.”
“Olaf mı?” Masadakilerden yükselen sesler birbirine karıştığında herkesin bakışlarına çok büyük bir korkunun yerleştiğini görebiliyordum. Elbette ki Thalron gibi başka birlikler de vardı ve Thalash, Volkanik bir patlamanın ardından çevresine inşa edilen birliğe deniliyordu. Hatta bir rivayete gördü, Thalash’da yaşayanların ateşe duyarlılığı bizlerden daha azdı, bazılarının vücudunda yanmadık yer bile kalmamıştı ve en ürpertici birlik olarak Svalbard’da dilden dile dolaşıyordu.
Veyn, bir anda ayağa kalktığında ve içkisinden büyük yudumlar içip geri masaya sertçe bıraktığında “Yemek sona ermiştir,” dedi ve bir kez daha kimseyle göz göze gelmeden kapıya doğru yürümeye başladı. Hemen arkasından hızlı adımlarla yürümeye başladığımda yanından geçtiğim Tanya koluma dokunup dehşetle bana baktı, ben ise hiçbir şey söylemeden sadece kaşlarımı havaya kaldırdım.
Kapıdan dışarıya çıktığımızda bizi bekleyen Liten, büyük bir dehşetle ikimize baktı fakat Veyn, onun yanından da rüzgar gibi geçtiğinde merdivenleri öyle hızlı iniyordu ki, ona yetişmekte zorlanıyordum.
Tam o esnada “Veyn!” diye bir ses yükseldi ve hepimiz arkamızı döndüğümüzde Maris’in peşimizden geldiğini gördük. Veyn, derin bir nefes verdiğinde Maris, hızlı adımlarla merdivenleri inip Veyn’in karşısına geçti. “Konuşmak istiyorum,” dedi ellerini kaldırarak. “Bu şekilde gidemezsin.”
“Ne hakkında konuşmak istiyorsun, Maris?” Soruyu sorarken Veyn’in ifadesi aynı sakinliğini koruyordu. “Az önce masada gereken her şeyi dile getirdim.”
Maris, sapsarı saçlarını geriye doğru itti ve merdivenin basamaklarında donakalmış bir şekilde ona bakmaya devam etti. “Bu kadar sakin olamazsın,” diye fısıldadı fakat sesi zaten duyuluyordu. Merdivenin basamaklarını inip hemen Veyn’in karşısına geçti. “Az önce baban zehirlendi, sonucunda ne olacağını bile bilmiyoruz ve sen…” Yüzünü buruşturdu. “Yemeğini yiyorsun, babanı umursamıyor gibisin, yani sen…” Maris doğru cümleleri seçmeye çalışıyordu. “Sorgulanacak kişiler listesinde olmadığını düşünmüyorsun, değil mi?”
Veyn ilk önce kaşlarını çattı ve sonrasında gülümsediğinde “Babamı zehirleyip öldürmek benim için en kolay seçenek olurdu, Maris çünkü onunla en fazla vakit geçiren kişi benim,” dedi başını sallayarak. “Fakat bunu bir akşam yemeğinde, herkesin ortasında yapmak yerine ikimiz baş başayken yapardım ve o ölene kadar da başından bir an bile olsun ayrılmazdım çünkü benim yarım bıraktığım bir iş olamaz, bu bir ölüm bile olsa. Sonrasında da eceliyle öldüğüne hanginiz inanmazdınız ki?”
Liten’le birbirimize dönüp baktığımızda ikimiz de onun cümlelerinin esiri olmuştuk. Doğru söylüyordu, eğer bunu yapacak olsaydı bir akşam yemeğini seçmezdi, fırsatları oldukça fazlaydı.
Maris yutkundu. “O halde neden bu kadar rahatsın?”
Veyn omzunu indirip kaldırdı. “Babamdan armağan bu tepkisizlik,” dedi kinayeli bir sesle. “Ben annemin öldüğünü öğrendim, Maris, bu hayatta en sevdiğim insanlardan birisiydi.” Kalbimin acıdığını hissettim, ona hâlâ bu sırrı vermemiştim. “Fakat sonra ne yaptım biliyor musun? Hayatıma devam ettim çünkü Yüce Veymor böyle istedi. Şimdi de hayatıma devam ediyorum çünkü babam da ölebilir.”
Maris inanmayarak “Öfkeli de değilsin,” diyerek çıkıştı ve annesinin detayını öyle bir görmezden geldi ki bu beni fazlasıyla sinirlendirdi. “Sorgulamıyorsun, peşine düşmüyorsun, hiçbir şey yapmıyorsun…”
Veyn, büyük bir nefes verip “Ne istiyorsun, Maris?” diye sordu baskın bir sesle. “Benden beklentin nedir?”
Maris, tokat yemiş gibi geriye doğru çekildiğinde ve sonrasında “Çok değiştin,” diye mırıldandı, bunun canını acıttığını fark ettim. Bakışları bana döndü, çenesiyle işaret etti. “Bu Köksüz hayatına dahil olduğundan beri fazlasıyla değiştin ve bu sadece senin kötülüğüne olacak, farkında bile değilsin. Valenkalar insanı zehirler, derlerdi, inanmıyordum ama şimdi sana baktığımda bunu görüyorum. Bir Valenka tarafından zehirleniyorsun fakat onun bir Köksüz hatta bir hizmetkar olduğunu bile unutuyorsun. Bir gün ondan sıkılıp arkanda bırakacağını biliyorum, şu an kendine farklı bir eğlence buldun ama…”
Veyn, elini kaldırıp Maris’i susturduğunda yüzünde yine o gülümsemesi oluştu ve sonrasında bakışlarını bana çevirdi. “Valenka,” dedi üzerine basa basa ardından başıyla yanını işaret etti. Duraksamadan yanına yürüdüm ve hemen bir adım gerisine geçtiğimde Maris’den gözlerimi bir an bile olsun ayıramıyordum, yüzümde ise belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Saygı, Thalron’un taşlarıdır, Maris,” dedi baskın bir sesle. “Ben sana nasıl saygı duyuyorsam, sen de bana ve benimle ilgili her şeye saygı duymak zorundasın. Buna hizmetkarım Liora Valenka da dahil.”
“O bir Köksüz,” dedi Maris hırsla. “Bunu nasıl söyleyebilirsin?”
“O benim Köksüz’üm,” dedi Veyn üzerine basa basa. “Benim yanımda.”
Maris, büyük bir nefretle bana bakarken “Onu neden bu kadar koruyorsun?” diye sordu. “Ona acıdığın için mi?” Başka bir ihtimal aklının ucundan bile geçmiyordu. “Seni senelerdir tanıyorum, Veyn, acımasızlığın kadar merhametini de biliyorum. Ona karşı merhamet besliyorsun ama bir gün Valenka olduğunu sana da gösterecek ve en büyük zararı verecek.” Maris bir anda uzandı ve Veyn’in kollarına ellerini yerleştirdiğinde ona doğru yaklaştı, bu içimde kaynar kazanların kaynamasına sebep olduğunda sanki yer ayağımın altından kayıyordu. “Kendine gel,” dedi, o güzelliğiyle insanı cezbedecek bir sakinlikle. “Eskiden olan Veyn’i özlüyorum.”
Veyn kaskatı kesildiğinde omuzlarını indirip kaldırdı ve Maris’in ellerinden kurtuldu. “Beni tanıyor musun ki Maris?” diye sordu. “Benim hakkımda ne biliyorsun, söylesene bana. Senelerdir ikimizin eş olması konuşuldu ve senin bunun dışında benim hakkımda bildiğin bir şey var mı?” Başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Hiçbir şey bilmiyorsun, hiçbir şey. Şimdi beni tanıyormuş gibi akıl vermekten vazgeç çünkü ben zaten kendimdeyim.” Her ne olursa olsun, bunları sorgulamasında benim payım olduğunu çok iyi biliyordum. Maris yutkundu ve saçını kulağının arkasına iteklediğinde Veyn’in gözlerinin içine baktı ama bir cevap veremedi. Veyn, başıyla yavaşça selam verip “İyi uykular, Maris,” dedi saygıyla.
Sonra arkasını dönüp yürümeye başladığında ben olduğum yerde kalıp Maris’in yüzüne uzun uzun baktım ve sonrasında başımla selam verdim fakat aynı saygıda değildim.
Maris, tam da düşündüğüm gibi arkasını dönüp gitmek yerine bana doğru bir adım attı ve kaşlarını kaldırdığında baştan aşağı beni süzdü. “Beni hafife alma, Köksüz,” dedi o masum yüzüne hiç yakışmayan bir kibirle. “Bir gün güvendiğin o güç ellerinden alındığında gözlerimin içine bile bakamayacak durumda olacaksın.”
Tehdidi karşısında gülümsediğimde ben de ona doğru yaklaştım. Normalde bir Köksüz’ün, bir Din İnsanı’na bu denli yaklaşması bile suçken bunu yapabiliyordum ve Maris de elbette ki bunun farkındaydı. “Veymora da tıpkı senin gibi konuşuyordu,” dedim rahat bir sesle. “Fakat görüyorsun ya, kibri onu yok etti. Onu öldüren kişi, büyük ihtimal kibrinden dolayı onu yok etmek istemiş olmalı.”
Maris’in çenesi kasıldığında öfkesini bir an bile olsun benden gizlemiyordu. Bir cevap vermesini beklemiyorken işaret parmağını kaldırıp “Kibir bir insanın gözünü ya kör eder ya da güçlendirir,” dediğinde sesinde gerçekten de güç vardı. “Veymora’yı kibri kör etti bunu kabul ediyorum ama bende gördüğün bu kibir, hiçbir zaman beni kör etmedi.” Gülümsediğinde biraz daha bana yaklaştı ve fısıldayarak devam etti. “Sana baktığımda asıl olanı görüyorum.”
“Gördüğünü sanıyorsun,” dedim fakat yüzümdeki gülümseme silinmişti çünkü Maris’i ilk kez bu kadar kartları açık görüyordum.
Maris, bakışlarını kapıya doğru çevirdi ve Veyn’in çıktığı yere doğru baktı sonrasında ise yeniden bana döndüğünde bakışlarında çok büyük bir ima vardı. Tek kaşını havaya kaldırdı, bir kez daha beni baştan aşağı süzdü ve sonrasında “Thalron’da hayallere yer yoktur,” dedi. “Uykularına dikkat et, Köksüz, yastığının altına ise daima bir hançer koy.” Gülümsedi ve geriye doğru bir adım attı. “Bunu sadece içini rahatlatsın diye söylüyorum, merak etme.”
Dik dik ona bakarken arkasını döndü ve merdivenlerden yeniden çıkmaya başladı. Arkasından bakarken öfkelendiğimi hissediyordum çünkü göründüğü kişiden tamamen farklı birisiydi. Ondan korktuğumu söyleyemezdim ama çoğu zaman kartlarını açık oynayan birisi de değildi. Masum ve güzel yüzünün aksine, içinden geçen düşüncelerin ucu bucağı yetişilmezdi, bir maske takıyordu ve o maske bir gün düşecekti, bunu çok iyi biliyordum. Veymora’nın nefreti açıkça okunurken Maris’in bir sonraki hamlesini kestirebilmek güçtü.
Kapının önünde Liten belirdiğinde bakışlarıyla adeta beni yanına çağırdı. Büyük bir nefes verip ağzımın içinde “Hayaller zihnimizdedir,” diye mırıldandım Liten’e doğru yürürken. “Ve zihnime yasak koyamazsınız.” Ne dediğimi anlamadı ama sorgular gibi baktığında elimle onu geçiştirip Veymor’un kalesinden dışarıya çıktım.
Veyn, biraz ileride başını kaldırmış kaleye doğru bakıyordu, gözlerinden ne düşündüğü anlaşılmıyordu ama az önce masada olduğu kadar da rahat değildi. Hızlı adımlarla onun yanına doğru gittiğimde gözlerini kaleden ayırmadan “Benden şüpheleniyor musun?” diye sordu sadece.
Bir süre sessiz kaldığımda verebileceğim o yanıtı düşündüm. Evet diyemezdim ama hayır diyebilmek için de ona sonsuz bir şekilde güvenmem gerektiğinin farkındaydım. “Bilmiyorum,” döküldü dudaklarımdan sadece. “Bazen aklından geçenleri tahmin etmesi güç oluyor.”
Ağzının kenarıyla gülümsediğinde bakışlarını yavaşça bana çevirdi ve yemyeşil gözleri adeta beni kendi alanının içine aldı. Derin bir nefes verdiğinde “Peki ben senden şüpheleniyor muyum?” diye sordu.
Yüzümü buruşturdum. “Ben yapmadım.”
Bu hızlı yanıtımın ardından gülümsemesi genişlediğinde hiçbir yanıt vermeden arkasını döndü ve kendi kalesinin olduğu yere doğru yürümeye başladı. Bir adım arkasında Liten’le beraber onu takip ederken karlar yağmayı durdurmuştu ama hava demir kadar soğuktu. Kendi kendime sokulup kollarımı önümde bağladığımda “Veymor’u görmeye gitmeyecek misin?” diye sordum dayanamayıp.
“Uyumak istiyorum.” Yine sesi fazlasıyla rahattı, bundan başka verecek hiçbir cevabı ise yoktu. Her adım atışında sarsılmayacakmış gibi duran gücünü hissedebiliyordum fakat bir noktada kendimi suçlu hissettiğim için içim hiç rahat değildi. Nessa Thalron’un yaşadığını herkesin önünde öğrenmişti, tam tersi olsaydı bunun için çok büyük bir tepki verebileceğimi biliyordum.
Şarkı: Tommee Profitt-Fleurie, Shallow
Veyn’in kalesine girdiğimizde adımları direkt olarak merdivenlere doğru yöneldi, benim ise daireme dönmem gerektiğini anlamıştım ama kendimi tutamayarak “Veyn,” diye seslendim ona. Son basamaktayken yukarıdan bana dönüp baktı sorgular gibi. “Biraz konuşalım.”
Veyn, eliyle beni yanına çağırdığında ve sonrasında yemek odası yerine yatak odasına yöneldiğinde hızlı adımlarla merdivenleri tırmanıp yanına ulaştım. Keşke yemek odasında konuşsaydık diye düşünürken yatak odasının kilitli kapısını elindeki büyük anahtarla açıp girdi ve sonrasında benim de geçmem için alan açtı. Hemen aşağıdan bizi izleyen Liten aslında çok büyük bir sırdaştı ama Veyn’in ona güvendiği her halinden belli oluyordu.
İkimiz de yatak odasına girdiğimizde saatler önce bu yatak odasında beni dudaklarımdan öpmüştü; bu düşünce zihnime dolduğunda unutmaya çalıştım çünkü ellerim direkt terlemeye başlamıştı ve düşüncelerim odağını kaybetmişti.
Kapıyı kapattığında ben odada değilmişim gibi üzerindeki uzun Asil pelerinini çıkardı ve sonrasında üzerindeki siyah gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Bakışlarımı ondan kaçırdığımda kapının eşiğinde tek ayağımın üzerinde durdum, sonra diğerine ağırlığımı verdiğimde Veyn, bana bakmadan ağzının ucuyla “Seni bu kadar kısa sürede, bu denli tanıyor olabilmem bence çok tuhaf,” dedi ve gömleğinin son düğmesini açıp üzerinden çıkardı. Karşımda yarı çıplak kaldığında altında sadece siyah pantolonu vardı. Vücudunu tamamen bana çevirdiğinde ona bakmamak için ne kadar çok çaba sarf ettiğimin acaba farkında mıydı?
“Bu da ne demek?”
“Ne düşündüğünü ve ne için kıvrandığını sen daha söylemeden biliyorum.” Omzunu indirip kaldırdığını hissettim. “Önemli değil.” Önemli değil. Tek diyebileceği bu muydu? O anda, Veyn’in kalbinin kırılmaya da fazlasıyla alışık olduğunu fark ettim. Belki de artık kalbi bile kırılmıyordu çünkü bana karşı hiç bu yönünü göstermemişti.
“Ben,” dedim pencereden dışarıya doğru bakarak. “Nessa Thalron’un yaşadığını ilk sana söylemeliydim.” Yüzünü göremiyordum ama hareketlendiğinde ve altındaki pantolonu da çıkarmak için hamle yaptığında “Hey,” dedim yüzümü diğer tarafa çevirerek. “Ben de buradayım.”
Veyn, dediğimi duymazdan geldi ve pantolonu çıkarıp adeta önüme attı ve sonrasında yatağa doğru ilerleyip kendisini yatağa bıraktı. Sonrasında neyse ki üzerine battaniyeyi attığını hissettiğimde göz ucuyla ona dönebildim, belinden aşağısında battaniye vardı ama o da her an düşecek gibi duruyordu. “Uyuyacağımı söylemiştim.”
Bakışlarımı ona tamamen çevirdiğimde “Söylediğimi duydun mu?” diye sordum.
“Evet,” dedi elini saçlarına geçirip ve biraz daha yatakta yayıldı; gözleri ise gözlerimdeydi. “Söylemedin çünkü belki de bunu hak etmediğimi düşündün.” Gözlerim açıldı. “Bu şekilde büyütüldüm, Liora, eğer bu hayatta bir şey bana geç kalıyorsa onu hak etmediğim içindir. Merak etme, seni suçlayacak değilim.”
“Hayır,” dedim öne doğru bir adım atıp vicdan azabıyla. “Sadece…” Doğru kelimeleri bulmaya çalıştım. “Annen, senin için çok önemli ve böyle bir haberi kanıtlanmadan sana söylemek kötülük gibi geliyordu.” Dudaklarımı ıslattım. “Fakat bugün o masada bunu söylemem gerekiyormuş gibi hissettim çünkü Veymor seni hep iki zaafından vuruyor.” Yutkunduğumda ne kadar söylemek istemesem de “Renkler,” diye fısıldadım. “Ve annen. Bunu yapmasını istemedim.”
Gözleri kısıldı ve yüzüme uzun uzun baktı; her ne düşünüyorsa bu düşündüğü ona rahatsızlık vermiş olacak ki bakışlarını kaçırdı ve sonrasında “Bazen sen konuşurken ne dediğini duyamıyor gibi hissediyorum,” dedi bir anda. “Çünkü sana bakarken bütün sesler susuyor gibi sanki. Bazen de bir tek senin sesini duyabiliyorum, başka sesler kesiliyor. Bunun dünyada bir karşılığı var mıdır?”
Kalbimin teklediğini hissettiğimde ne diyeceğimi bilemeyerek ona bakmaya devam ettim. “Az önce söylediklerimi duymadığını söyleyemezsin,” dedim ama sesimdeki heyecanı gizleyemiyordum.
“Ben genel konuştum,” dediğinde başını salladı. “Ve az önce söylediklerini dinledim.” Düşünceli bir şekilde dudaklarını büktü. “Bana söylemediğin için sana öfkeli değilim.” Sesinden de gerçekten öfkeli olmadığı belli oluyordu. Sahiden de kalbi kırılmıyordu artık veya kalbinin neye kırılması gerektiğini bile bilmiyordu.
Duraksadım, ona baktım ve dudaklarımı dişlerimin arasına aldım. Sessizlik aramızda gezinmeye başladığında şöyle bir dönüp odada gözümü gezdirdim ve sonrasında “Pekala,” diye mırıldandım geriye doğru adım atarak. “İyi uykular, Veyn.”
Arkamı dönüp kapıya doğru yürümeye başladığımda “Valenka,” diyerek seslendi. Omzumun üzerinden ona dönüp baktığımda “Hiç birisiyle uyudun mu?” diye sordu.
Gözlerimi devirerek “Mahzende on beş kişi yattığımız bile oluyordu,” dedim rahatsız bir sesle. “Svalbard’da yaşarken ve burada da Köksüzlerle tam otuz kişi aynı yerde yatıyoruz.”
“Hayır,” dedi Veyn kaşlarını çatarak. “Kastettiğim bu değildi.”
“Tanya’yla uyudum,” dedim gözlerimi kısarak. “Ve Korven’le,” dediğim anda yüzündeki ifade öyle bir değişti ki söylediğime çoktan pişman olmuştum. “Yani biz genelde aynı mahzende uyurduk, Tanya, ben ve Korven yan yana uyuduğumuz da oldu, Korven’le benim…”
Veyn büyük bir nefes verdiğinde o nefes cümlelerimi yutmama sebep oldu. “O alt kökenle benim olmadığım dünyanda neler yaptığını sormadım,” dediğinde sesindeki öfke gizlenebilecek gibi değildi. Benim olmadığım dünyanda.
Öfkesini görmezden gelip “Neden sordun?” diye sordum.
Hâlâ aynı öfkeyle bana bakıyordu. “Alt köken seni hiç öptü mü?”
Gözlerim irice açılıp “Bu fazlasıyla özel bir soru,” diye çıkıştım. “Ne hakla bunu sorabilirsin?”
“Sen mi cevap vereceksin yoksa alt kökene kulak kemiğinden kemanıma yay yaparken mi sorayım?” Sorusu karşısında dehşete düştüğümde bakışları oldukça ciddiydi.
“Korven’den bu denli nefret etmen oldukça mantıksız,” diyerek tepki verdim. “Onu tanımıyorsun bile.”
“Sana söyledim,” dedi dik dik bakarak. “Ben herkesten ilk önce nefret ederim ve sonra daha çok nefret ederim. Ve bu zamana kadar daha çok nefret ettiğim kimse boşa değildi, o alt köken de buna dahil.”
Derin bir nefes verdiğimde başımı iki yana sallayarak “Öpmedi,” dedim net bir sesle ve sonrasında hızlıca devam ettim. “Beni bu dünyada öpen tek kişi sensin.”
Veyn, gülümsediğinde gözlerinin içi de adeta gülümsedi. “Bir daha söyle, yine sana bakarken duyamadım.”
Ona çıkışmak istedim ama gözlerinin içi öyle bir gülüyordu ki bunu yapmaya o an kıyamadım. “İyi uykular, Yüce Veyn,” dedim imayla.
Ama o devam ederek “Bugün benimle uyu,” dedi, sanki yemeğe davet ediyormuşçasına rahat bir şekilde.
Kendimi tutamayıp güldüğümde gözlerine baktım fakat son derece ciddi görünüyordu. “Bunu yapmayacağımı çok iyi biliyorsun.”
“Neden?” diye sordu ısrarla. “Mahzen’de on beş kişi yatabiliyorken benimle uyumak neden seni rahatsız ediyor?”
“Çünkü beni öptün,” dedim hiddetle. “Çünkü aklımla oynuyorsun ve sana güvenmiyorum. Belki bu gece burada uyuyacağım ve yarın sabah kendimi gemide bulacağım. Belki de bu gece seninle uyuyacağım ve yarın…”
“Ve yarın, benim beraber uyuduğum tek kişi olacaksın,” dedi lafımı yarıda bölerek. Sessiz kaldı, sonra sesi yumuşamadı, daha da sertleşti. “Güven istemiyorum.”
“Ne istiyorsun?”
Veyn gözlerini gözlerime kilitledi. “Yanımda kalmanı.”
“Uyurken bile mi?”
“ Uyurken özellikle. ”
Hizmetkarım daima yanımda olacak demişti yemekteyken fakat bu kadarını da isteyebileceğini ya da kastettiğini hiçbir şekilde düşünmemiştim. Öyle ki, Veyn’e baktığımda kastettiğinin her şeyi kapsadığını görebiliyordum.
Kendi içimde tarifi olmayan bir savaş verdiğimde aslında onu direkt reddetmem gerektiğini çok iyi biliyordum ama onu reddetmek kendi içimde neden bu denli zordu, anlayamıyordum. Ondan etkilenmediğimi söylemek artık aptallık olurdu ama başka bir aptallık da ondan etkilenmekti, bunun bilincindeydim.
“Neden bunu istiyorsun?” diye sordum dayanamayarak.
Gülümsedi, gamzesi ortaya çıktığında sağ yanağındaki o büyük kesik izi gerildi. Gözünün altından dudağının kenarına doğru geliyordu, gözlerimin önünde oluşan bu yara izi güzelliğinden hiçbir şey kaybettirmemişti. Bir cevap vermedi bana, aksine ne cevap vereceğimi büyük bir merakla bekledi.
Aksini iddia edemezdim, kendimden kaçamazdım, düşüncelerimden kaçsam kalbim gerçeği bana söylerdi: Onunla uyumak için can atıyordum.
Fakat bu, zincirleri kendi ellerimle ona teslim etmek demekti ve bunun fazlasıyla farkındaydım. Korktuğum şey o değildi; kendimdim. Ona her geçen gün bu denli çekiliyorken, birlikte geçirdiğimiz her an içimde daha ağır, daha tehlikeli duygular uyandırıyorken, o kapıyı aralamak, buna izin vermek, kendimi yavaşça silmekle eş anlamlı olabilirdi. Ona kanıyordum, üstelik kanmak istemediğimi bile bile.
Kendimi korumaktı, bunun adı. Veyn’den değil, Veyn’e karşı duyabileceğim hislerden. Bir yerlerde kalbim, aklımın sesini susturursa kime dönüşeceğimi bilmiyordum.
“İyi uykular,” dedim sadece ve sonrasında arkamı dönüp kapıyı açtım, geri kapıyı kapatırken bakışlarım kapının aralığından onun bakışlarına takıldı ve bana bakmaya devam ettiğini gördüm.
“O halde bana dünya hakkında bir şeyler söyle,” dedi hevesle ben kapının aralığından ona bakarken. “Şaşırt beni.”
Elim kapının topuzunda duraksadım ve kaşlarım düz bir çizgi halini aldı. Dünyayı merak ediyordu, okyanusun ilerisini, başka insanları, yaşamları, gökyüzünü, yeryüzünü… Veyn’e en üzüldüğüm nokta da buydu; Thalron’dan başka hiçbir dünyası olmamıştı ve ben onun başka dünyaları bulduğu yoluydum.
Yüksek bir nefes verip “Yıldız kaydığında insanlar dilek diler,” dedim ilk aklıma geleni söyleyerek.
Veyn’in gözleri küçücük bir çocuk gibi kocaman açıldı. “Neden?”
“Dileklerinin kabul olacağını düşünüyorlar çünkü bir yıldızın kaydığını görebilmek zordur.” Onu işaret ettim. “Hiç yıldız kayarken gördün mü?”
Veyn, başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Uzun zamandır gökyüzüne bakmıyorum, Işık Veren çünkü yıldızları sizin kadar parlak göremiyorum.”
Yutkunduğumda kalbimde çok büyük bir acı hissettim. “Ama görebiliyorsun, Veyn ve gökyüzü sonsuz güzelliktedir. Ben küçükken gökyüzüne bakar hep yıldızın kaymasını beklerdim. Bir kez şahit oldum, dilek diledim ve harika bir andı benim için.”
Veyn duraksadıktan sonra “Dileğin gerçekleşti mi?” diye sordu.
Dileğim öylesine aptalca ve öylesine komikti ki, bunu ona söylemek istemedim çünkü bir cevabım yoktu. Çok küçüktüm, Elly’nin masallarından başka güzelliklerim olmamıştı ve o çocuk aklımla kendime bir prens dilemiştim, beni bu dünyadan kurtarabilecek ve kendi sarayında yaşatacak. “Maalesef gerçekleşme şansı olmayan bir dilekti,” dedim başımı iki yana sallayarak.
Veyn, merakla bana baktı ama sorgulamak yerine gözlerini yavaşça pencereye doğru çevirdi. Hemen sonrasında ayaklandığında belinde duran battaniye kayıp yere düştü, gözlerim sırtına takıldığında altında sadece kısa bir şort vardı. Pencerenin kenarına gitti hızlı adımlarla ve sonra gökyüzüne doğru baktı. Hevesle, yine bir çocuk gibi dönüp bana gülümsediğinde “Gökyüzünde yıldızlar var şu an,” dedi bana doğru. “Benimle yıldız kaymasını bekle, nasıl olduğunu çok merak ediyorum.”
Elim hâlâ kapının topuzunda dururken ona nasıl reddedeceğimi artık bilemiyordum. Gözlerindeki heves, o heyecanı ve her ne olursa olsun dünyaya karşı hissettiği o büyük merak içeriye yeniden girmeme sebep oldu. “Tamam,” dedim duraksayarak. “Fakat gökyüzünü tamamen görmemiz gerekiyor, nereden izleyeceğiz?”
Veyn, hızlı bir şekilde yeniden yatağın oraya döndü ve sonrasında üzerinden çıkardığı kıyafetleri bir kez daha giyindi. Kendi üzerine pelerinini geçirmeden önce yatağın üzerindeki battaniyeyi aldı ve benim omuzlarıma attığında “Beni takip et,” dedi kesin bir emir gibi. Battaniyeye sokulup onun adımlarını takip ettiğimde yatak odasının kapalı olan ve belki de hiç kullanılmadığını düşündüğüm sağdaki kapısına doğru ilerledi ve sonrasında o kapıyı açtığında devasa büyüklükte bir balkonla karşılaştım. Neredeyse otuz insanın sığabileceği kadar büyüktü, kalıplı bir koltuk balkonun tam ortasındaydı ve gökyüzü hemen karşımızdaydı.
Eliyle beni yanına çağırdığında küçük adımlarla onun yanına ilerledim ve sonrasında koltuğa oturduğumda benim çekimser oturuşumun yanında o adeta kendini koltuğa bıraktı. “Burası çok güzelmiş,” dedim dayanamayarak. “Neden hiç balkona çıkmıyorsun?”
“Çünkü görmek isteyeceğim hiçbir şey yok,” dedi ve sonrasında bakışlarını bana çevirdi. “Yoktu.” Sırtını siyah, yünden yapılmış koltuğa yasladığında ben de onunla beraber aynı şeyi yaptım. Omzu neredeyse omzuma dokunuyordu, üzerine pelerinini giymemişti, sadece gömlekleydi ve bu şekilde üşüyeceğini biliyordum. “Buraya en son çocukken geldim ve şimdi de seninle.”
Kendimi tutamayarak battaniyenin diğer tarafını açtım ve içeriye girmesini bekledim. Veyn, afallayarak bir bana bir de battaniyeye baktı fakat reddetmek yerine o battaniyeyi omzuna attığında artık vücutlarımız birbirine dokunuyordu. Teni hemen yanımdaydı, nefes seslerini işitebiliyordum, kokusu çam ormanlarından fırlamış gibiydi. Bacaklarını öne doğru uzatıp yayvan bir şekilde başını koltuğun arkasına yasladı ve gözlerini gökyüzüne çevirdi.
En sonunda ben de gökyüzüne baktığımda çok olmasa da yıldızlar gökyüzünde yerini almıştı ve Veyn ne kadar parlak olduklarını göremese de benim gözlerimi alıyorlardı. “Nasıl anlayacağım bir yıldızın kaydığını?” diye sordu merakla.
Gülümsedim. “Anlamana gerek kalmayacak çünkü göreceksin,” diye mırıldandım. “Sadece bak, belki bugün şanslı günündesindir.”
Veyn büyük bir merakla gökyüzüne bakarken neredeyse gözlerini bile kırpmıyordu. Yorgun görüntüsünün aksine şimdi fazlasıyla hevesli, heyecanlıydı. “Peki dileğimin sınırları yok mu?”
“Elbette yok,” dedim kaşlarımı çatarak. “İstediğin her şeyi dileyebilirsin.”
Veyn biraz daha yayıldığında hava oldukça soğuktu ama ben üşüdüğümü bile hissetmiyordum. “Sanırım bunu sevdim ve inandım,” dedi Veyn dürüstçe. “Gökyüzüyle alakalı her şeyi çok seviyorum, Liora. Çocukluğumdan beri böyleydi, o kadar tuhaf geliyor ki ve biliyor musun, eskiden gökyüzüne baktığımda huzur buluyordum.” Geçmiş zaman eki kullanmıştı çünkü bu da onun elinden alınmıştı.
O gökyüzüne bakarken gözlerimi ona çevirdim ve yüzünü izledim. Yemyeşil gözleri parlıyordu, dudakları şaşkınlıkla aralıklıydı, her an kayan bir yıldızı elleriyle tutacakmış gibiydi ama ben ona bakarken kalbimin hızlanmaya başlaması ne yıldızlarla alakalıydı, ne de gökyüzüyle. Bu bizimle alakalıydı. “Veyn,” dedim yutkunarak. “Thalron’da hayallere yer yok mudur?”
Kaşları çatıldı ama bakışları hâlâ gökyüzündeydi. “Bu da nereden çıktı?”
“Maris öyle söyledi,” dedim ama asıl umurumda olan Maris değil, Veyn’in düşünceleriydi. Kaşları daha fazla çatıldı ama hızlı bir şekilde devam ettim. “Buna benzer bir şeyi sen de önceden söylemiştin, hayaller Thalron’da imkansız mıdır?”
“Değildir,” dedi Veyn hızlı bir şekilde. “Fakat Thalron hayal kurmana bile izin vermez çünkü kurduğun her hayalin tek tek yıkıldığına şahit olursun.” Mutsuz bir şekilde bakışlarımı gökyüzüne doğru çevirdiğimde bir yıldız daha parlak bir şekilde bana sanki göz kırpıyordu, ondan gözlerimi alamadım. Bakışlarının bana döndüğünü hissetmiştim bu kez. Bir süre beni izledi ve sonrasında da “Ama itiraf etmek gerekirse,” diye mırıldandı ve biraz daha bana yaklaştı. “Seni tanıdıktan sonra hayal kurmaya ben de yeniden başladım.” Gözlerimi ona çevirdiğimde yüzüyle yüzüm arasında çok kısa bir mesafe vardı. “Zararsız, küçük hayaller bunlar.”
“Öyle mi?” dedim gülümseyerek. “Bir tanesini söyle.”
Gülümsedi ve yeniden gökyüzüne doğru döndü. “Bir hayalim bir yandan da dileğim, eğer yıldız kayarsa o dileğimi sana söyleyeceğim, söz veriyorum fakat ben de sana söz ver, eğer bugün yıldız kaymasına şahit olmazsam diğer bütün gecelerde de benimle beraber yıldızları izleyeceksin.”
“Bütün gecelerde mi?” diye sordum şaşkınlıkla.
“Bütün gecelerde, Liora, ta ki ben o yıldızın kaydığını görene kadar işte o zaman seni gecelerimden özgür bırakacağım, söz veriyorum.”
Ben de gökyüzüne döndüm ve o parlak yıldıza yeniden baktım. Derin bir nefes verdiğimde dizlerimi karnıma doğru çekip kendime sokuldum. O an zihnimden birçok düşünce geçiyordu; onunla uyumayı kabul etmemiştim ama şimdi onun balkonunda oturmuş, Veyn’le bir yıldızın kaymasını bekliyordum. Hiçbir his, şu an duyduğum hisler kadar yoğun olamazdı. “Biz küçükken, Svalbard’dayken okyanusun kenarına gider ve hep gökyüzünü izlerdim,” dedim hevesle. “Yasaktı ama bilirsin, ben yasaklardan pek de hoşlanmam.” Kıkırdadığımda en parlak olan yıldızı işareti ettim. “Şunu görüyor musun, parmağımla işaret ettiğim yere bak, Veyn. O yıldız öylesine parlak ki, şu an sen bunu göremiyorsun ama…”
Omzumda bir ağırlık hissettiğimde ve hızlıca bakışlarımı ona doğru çevirdiğimde gözleri kapalı bir şekilde başı omzumda uykuya daldığını gördüm; hemen yanımdaydı ve uyuyordu. Öylesine huzurlu ve bir yandan da öylesine rahat görünüyordu ki, dudaklarım aralandı ama onu uyandırmaya kıyamadım. Fazlasıyla yorgundu, bu ana kadar bile zor dayanmıştı ve uyurken nasıl da güçsüz, nasıl da savunmasız ve nasıl da Veyn değil gibiydi. O uyurken Arthur’du. Çocukken bütün hayalleri alınan o kişiydi.
Elim titreyerek havaya kalktı. Parmak uçlarım yüzüne değdiğinde yeni çıkmaya başlayan sakallarının sertliğini hissettim. Geri çekilmedim. Yavaşça çenesini okşadım, teninin sıcaklığı parmaklarıma yayıldı. Dudaklarına doğru ilerlediğimde ise elim duraksadı.
İçim kaynıyordu. Ona bakarken sanki alevlerin tam ortasında kalmış gibiydim; yakıcı, kaçınılmaz, baş döndürücü. Bu his ne korkuya benziyordu ne de huzura. İkisi aynı anda içimde çarpışıyordu. Hem güvenliydi… hem de felaketim gibi.
Bu, savaşabileceğim bir duygu değildi. Çünkü insan düşmanına karşı direnebilirdi. Ama kendisini yakan şeye karşı nasıl direnirdi?
Gülümseyerek yeniden gökyüzüne döndüm. Ne kadar süre o balkonda öylece kaldım, bilmiyordum. Veyn omzumda uyurken zaman tuhaf bir şekilde akmayı bırakmış gibiydi. Eskiden olsa, eski ben olsa çoktan kalkar, kendimi ondan bu kadar yakın tutmazdım. Ama şimdi kalkamıyordum.
Veyn başını yavaşça hareket ettirdi. Ardından biraz daha boynumdaki boşluğa sokulduğunda nefesi tenime çarptı. Derin, sıcak, yakıcı. Her soluk alışında içim ürperiyor, her verişinde kalbim düzensizleşiyordu. Kıpırdamadım. Çünkü o an fark ettim; onu uyandırmaktan değil, bu huzuru bozacak olmaktan korkuyordum. Ve belki de ilk kez, Thalron’un donduramadığı tek şeyin kendi kalbim olduğunu hissettim.
Saatler sonra, belki de bana kısacık gelen o zamanın ardından gözlerimi hiç ayırmadığım o parlak yıldız öyle bir kaydı ki “Veyn!” diye haykırmam aynı anda oldu. Ayağa kalktım ve bakışlarımı ona çevirdiğimde uyku sersemi gözlerini açtığını gördüm, yorgun bakışlarla bana bakarken olduğum yerde zıplayıp gökyüzünü gösterdim. “Yıldız kaydı, Veyn! Dilek dilememiz gerek!” Ellerimi önümde birleştirdim ve gözlerimi kapatıp aklımdan geçen ilk dileğimi diledim ama bu dileği kendi kendime bile bir kez daha tekrar edemedim. Yeniden gözlerimi açıp kıkırdayarak ona baktım. “Ben dilek diledim, sen de dile.”
“Ben görmedim ama,” dedi başını iki yana sallayarak. “Bu sayılır mı?”
Yüzümdeki gülümseme donakaldığında “Sanırım sayılmaz,” diye mırıldandım ve kaşlarımı çattım. “Çünkü uyudun ve yıldız kayması çok nadir gerçekleşir.”
Veyn, oturduğu yerden yavaşça doğrulduğunda dağılan saçlarını biraz daha dağıttı ve sonrasında gülümseyerek “O halde yarın gece de benimle yıldızları izlemen gerekecek,” diye mırıldandı. “Çünkü bugün kaçırdım.”
O an, ona büyük bir şüpheyle bakarken koltuğun üzerindeki battaniyeyi ona doğru fırlattım. “Bilerek yaptın, değil mi?” diye sordum. “Aslında uyumuyordun.”
Veyn, gülümsediğinde ve ayağa kalktığında üstten üstten bana baktı. “Uyuyordum,” dedi ama sesinde inandırıcılık yoktu. “Ve merak ediyorsan söyleyeyim, yıldız kaymasını görmeden bir dileğim az önce gerçekleşti.”
“Nedir o?”
Eli yavaşça bana uzandı ve parmakları çenemi kavradığında yavaşça kaldırdı. “Seninle uyumak, Valenka,” dedi keyifli bir sesle. “Bu da bir dilekti.”
Öfkeyle nefesimi verdim ama aslında öfkeli hissetmiyordum. Yanaklarımın kızardığını hissettiğimde hızlı bir şekilde ona arkamı döndüm ve sonrasında yatak odasından içeriye girdim, onun da beni takip ettiğini fark ettiğimde hâlâ gülümsediğini çok iyi biliyordum.
Tam kapıya doğru uzanmış açacakken aklıma gelen o düşünceyle kaşlarım havalandı ve sonrasında hızlıca ona dönüp “Kızıl Kitap,” dedim sadece. “Söz verdiğin gibi o kitabı bana ver.”
Veyn’in yüzündeki gülümseme silindiğinde bunu beklemediği oldukça açıktı. Yüzüme bakarken bu hayal kırıklığının yaşattığı tahribatı gördüm fakat inadımdan vazgeçmeyecektim. Soyumu, kim olduğumu ve belki de geçmişimi bilmek benim hakkımdı.
Veyn, ağzının içinde nefesini vererek “Yarın vereceğim,” dedi geçiştirmek istermiş gibi. Veya kendince koyduğu bir kuralı dile getirir gibi.
Kaşlarımı çattım ve yatağın ucuna kadar gittim. Elimle kenarlarını tutarken “Hemen,” dedim emir vererek. “Şimdi istiyorum.”
Veyn, bu tepkimin ardından yeniden gülümsedi; ona her başkaldırdığımda bu hoşuna gidiyordu ve hatta öyle bir hoşuna gidiyordu ki, bana bakışları bile bir anlık değişiyordu. “Bana emir mi veriyorsun, Valenka?” diye sordu.
“Nasıl anlarsan,” diyerek omzumu indirip kaldırdım. “Sana benzedim diyelim ayrıca Otso bile senden daha evcildir,” diyerek hiddetle soludum. “Saygı ne demek bilmiyorsun, yalancının tekisin, beni kandırdın.”
“Bunu bana az önce emreden kişi mi söylüyor?” dedi arkamdan ve sonrasında yanımdan geçtiğinde bakışlarım göz ucuyla sırtına doğru kaydı, geniş omuzları, kaslı vücudu… Gözlerimi yine başka tarafa çevirdim ve kendi içimde kendime lanetler ettim.
Kapılma, Liora, yapma Liora, bakma Liora.
Yemek odasına girdi ve birkaç dakika sonra oradan çıktığında elinde Kızıl Kitap’ı tutuyordu. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan kitaba uzandım fakat havaya doğru kaldırıp bana doğru yaklaştı. Gözlerime bakarken “Burada yazılanlardan fazla etkilenme, Valenka,” dedi adeta beni uyarır gibi. “Çünkü bu satırlarda okuduğun Thalron, şu an yaşadığın Thalron değil.”
Parmaklarımın ucuna yükselip kitabı elinden sertçe aldım, o da beni engellemedi. “Ona ben karar veririm.” Geriye doğru çekildim ve yapay bir saygıyla başımı eğdim. “Belki de yüzünce kez, iyi uykular Yüce Veyn.”
Bana öyle bir bakıyordu ki, ben odadan çıkana kadar bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmadı. En sonunda gerçekten o odadan çıkıp derin nefesler almaya başladığımda yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştu ve bakışlarımı merdivenlere doğru çevirdiğimde onunla göz göze geldim. Liten’le. Beni gördü, ne yaptığımı gördü ve belki de ne hissettiğimi gördü. Bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmıyorken bir yanım onun birçok şeyi anlamakta zorlandığını fısıldadı ama içimden bir ses, Liten’in hepimizden daha çok şeyin farkında olduğunu söylüyordu.
Sonrasında ise hiçbir şey söylemeden kendi dairesinin olduğu yere doğru yürüdü, ben ise kendime biraz daha sakinleşme payı bırakıp merdivenlerden inmeye başladım.
Şarkı: Forndom, Resan
Dairemden içeriye girip büyük bir nefes verdim ve sonrasında pelerinime sakladığım Kızıl Kitap’ı ortaya çıkardım. Hızlı adımlarla yatağa doğru ilerledim ve sonrasında kitabı yatağın üzerine bıraktığımda elimi yavaşça kapağında gezdirdim. Bordoydu, üzerinde altın işlemelerle VALENKA SOYU yazıyordu, bu kitabın amacı neydi, ne anlatıyordu öylesine merak ediyordum ki heyecandan ellerimin bile titrediğini hissettim.
Sakince kitabın kapağını açtığımda ilk sayfada yazan cümle, kalbimin hızlanmasına sebep olmuştu.
“Okuduğun her sayfa seni ölüme veya sonsuz bir yaşama bir adım daha yaklaştıracak çünkü hangi tarafı seçmek isteyeceğine bu kitapla karar vermeni sağlayacağım.”
MORNA VALENKA
Kitap Morna’nın el yazısıyla yazılmıştı, parmaklarımı o kalem darbelerinde gezdirdiğimde bunu ne zaman, hangi duygularla yazdığını düşünmeden edemedim ve ürperdiğimi hissettim. Sonsuz yaşam ne demekti? Ölümü görmezden geliyordum çünkü yaşamak için her şeyi yapabilecek bir kadındım.
Büyük bir nefes verdiğimde ve bir sonraki sayfayı açtığımda bir çizimle karşılaştım, bir adamın yüzüydü, kalın kaşları, keskin gözleri, düzgün burnu, kalın dudakları vardı. Kemikli çenesi ve öfkeli bakan gözlerinin hemen ardında büyük acılar taşıdığını hissetmiştim; bu his neden bu şekilde kalbime dolmuştu bilmiyordum ama çizimin altında yazan o isim ellerimin titremesine sebep olmuştu.
“Benim Arthur’um”
Morna, ikinci sayfasını Arthur’a ayırmıştı ve bunu çizen kişi büyük ihtimal kendisiydi. İkimizin de çizim yeteneği vardı ve bu öylesine şaşırmama neden olmuştu ki, bir sonraki sayfaya geçerken ikilemde kalmıştım. Bakışlarım pencereye doğru döndüğünde karlar durmaksızın yağmaya başlaşmıştı, rüzgarın sesi pencereleri dövüyordu, yıldızlar artık gökyüzünde değildi.
Yeniden bakışlarım o çizime doğru döndüğünde renksizdi; kara kalemle ve belki de kömürün ucu sivrileştirilerek çizilmiş bir resimdi ama adamın bakışları hâlâ canlıymışçasına bana bakıyordu. Bir anlık, o çizimdeki adamı Veyn’e benzettim ama bu adam biraz daha masum bakıyordu, biraz daha öfkeli ve belki de biraz daha kederli. Morna, kirpiklerinin her teline kadar çizmişti, yüzüne düşen gölgeler bile belli bir orantıdaydı. Hatta öyle ki dudaklarında fazlasıyla oyalandığını bu çizime bakarken anlayabiliyordum.
Kendisinden bile önce Arthur’unu çizmişti bu kitaba. Bu duygunun adı sadece aşk olmalıydı, başka hiçbir duygu, bir insana bunu yaptıramazdı.
Titreyen parmaklarımla bir sonraki sayfayı çevirdiğimde onun güzel el yazısından o cümleleri okumaya başladım.
“En büyük sırlar, insanın kalbinde gizlediği ve belki de kalbinden bile gizlediği sırlardır. Ve bu sırlar, bir gün açığa çıktığında insanın sonunu getirir. Benim sırlarım, sonumu getirdi.
Bu sır, Arthur’a duyduğum aşktı ama bu satırlar, bir aşk için değil, aşkın kör edici hissi için yazıldı. Düşmanından kaçabilirsin, savaştan kaçabilirsin, kötülüklerden bile kaçabilirsin ama gerçeklerden ve aşktan kaçamazsın. Kaçmak isterken dönüp dolaşıp gideceğin yer yine aşktır.
İlk sayfada o büyük aşkımın çizimi var çünkü Morna Valenka’yı var eden kendisiyken Morna Valenka’nın kalbini var eden sadece ve sadece Arthur’dur.”
Bu kitap adeta Morna Valenka’nın günlüğü gibiydi ve sadece aşk anlatılıyorsa neden Veymor tarafından gizlenmişti? Veyn bu kitabı okumuş muydu? Biliyor muydu? Bir yanım onun çoktan bu kitabın her sayfasını okuduğunu söylüyordu ama bir yanım da Thalron’a duyduğu saygıdan dolayı okumadığını iddia ediyordu.
“Şu an bu kitabı okuyorsan ben sana gelmemişimdir, sen beni bulmuşsundur çünkü bu kitabın gelecekte bana karşı olan insanlar tarafından yasaklanacağına, yırtılacağına ve hatta ne yazık ki yakılacağına eminim. Umuyorum ki bu kitap, içinde sakladığı sırlardan dolayı saklanmış ve asıl sahibine, bir Valenka’ya ulaşmış olsun. İşte o zaman, asıl sahibine verdiğim bu sırlar, onun gücüne güç katacaktır.
Altındaki satır, yutkunmakta zorlanmama sebep oldu.
“Ölümün bana yaklaştığını biliyorum, tam da bu yüzden bu günlüğü yazmaya karar verdim. Her satırını okurken bu günlüğü yazan kişinin kitabı yarım bırakabilme ihtimalinin olduğunu düşünerek devam et, nerede son bulduysa o andan sonra artık ben ölmüşümdür.”
Derin bir nefes verip bakışlarımı yeniden pencereye doğru çevirdiğimde sırtımı yatağın başlığına yaslayıp kitabı da kucağıma çektim. Öyle heyecanlı ve bir yandan da öyle korku doluydum ki, sanki bu günlüğün bütün sayfalarını okuduktan sonra dönüşeceğim kişi, benim bile görmeyi ummayacağım birisi olacaktı. Morna Valenka’ya karşı sonsuz bir saygı duyuyordum, onu hiç tanımıyor olsam bile tanıdığımdan emin olacak kadar üstelik.
“Thalron’un kurucusu benim fakat herkesin bildiğinin aksine Valenka soyu benimle başlamadı. Valenkalar ilk olarak 1349 yılında veba salgını türediğinde ortaya çıktı ve benden soylarca büyük Ravna Valenka, adı bile olmayan bir yer kurup orada insanları veba illetinden kurtarıp iyileştirdi.”
Dudaklarım aralandığında Ravna isminin üzerinde parmaklarımı gezdirdim. Annemin adıydı ve ona bu isim verilirken büyük ihtimal soyunu bilen birisi ona bu ismi koymuştu. Annem bunu biliyor muydu? Elly bunu biliyor muydu? Hayır, galiba bunu bilen tek kişi şu an bendim.
“Bazı soylar kanla devam eder. Bazıları ise kaderle. Valenka soyu ikisiyle de devam etmeye yemin etmiştir. Bizim kanımız yalnızca damarlarımızda dolaşmaz; kararlarımızda, korkularımızda, en çok da seçtiğimiz insanlarda yaşamaya devam eder. Bir Valenka’nın gerçek mirası, doğurduğu çocuk değil, sevdiği kişidir çünkü Valenkalar dünyaya yalnız gelmez. Yanlarında daima bir yıkım getirirler. Arthur’um yıkım getirdiğimi fark eden kişiydi. Herkes benim ateşimi konuşurken o, ateşin neyi yakacağını sordu. Herkes benim gücümü överken o, gücün bedelini düşündü. İlk başlarda Arthur’un gözlerinde gördüğüm şey aşk değildi yalnızca korkuydu. Benden değil. Benim dönüşeceğim şeyden. Şimdi bu satırları okuyorsan bilmelisin: Bir Valenka’yı sevmek, sıradan bir bağlılık değildir. Bir Valenka’yı sevmek, bir sona imza atmaktır. Arthur bunu bile bile beni sevdi. Ve işte en büyük sırrım: Valenkalar öldürülmez. Valenkalar ya susturulur ya da efsaneye dönüştürülür. Beni susturmak istediler. Çünkü Arthur’u seçtim. Çünkü bir Valenka’nın kimi seçeceği, krallıkların kaderini belirler. Arthur’un adının yaşadığım yerde neden yasaklandığını merak ediyorsan, cevap sandığından daha basit: Arthur bir isim değildi. Arthur bir tehditti. Çünkü bir Valenka’nın dudaklarından çıkan her ‘Arthur’, bir tahtın çatırdaması demekti. Ve eğer sen de bir Valenka isen şunu unutma: Sana dokunan herkes ya güçlenecek ya da yok olacaktır. Arasında hiçbir ihtimal yoktur.”
Sayfanın alt kısmında, Morna’nın el yazısı aniden sertleşmişti. Mürekkep bazı yerlerde bastırılmış, bazı kelimeler neredeyse kağıdı delecek kadar kuvvetli yazılmıştı.
“Eğer bu kitabı okuyan kişi benim soyumdan geliyorsa; sen artık yalnızca bir insan değilsin. Sen bir denge bozucusun ve bu, Thalron’da affedilmeyen tek suçtur.”
Sayfayı çevirdiğim an, boğazıma bir taş oturdu. Morna’nın el yazısı bu kez daha sertti. Daha aceleci. Sanki yazarken bile korkmuştu.
“Valenka soyunun ilk laneti saç rengi değildir. İlk lanet, doğumun kendisidir.”
Alt satırda tek bir kelimeyi iki kez çizmişti: doğum.
“Bazı Valenkalar doğmaz. Onlar geri çağrılır.”
Parmak uçlarım soğudu. Satırların üzerindeki mürekkep sanki ağırlaştı.
“Ravna Valenka, veba yıllarında yalnızca hastaları iyileştiren bir kadın olarak anılmadı. Halk arasında başka bir söylenti daha yayıldı: Ölümün eşiğine gelen bazı insanların, onun ellerinden sonra hayata tutunduğu konuşuldu. Bu bir mucize sayılmadı. Bir bedel sayıldı. Çünkü geri dönen insanların eskisi gibi olmadığına inanılırdı. Yaşarlar, nefes alırlar, yürürlerdi fakat içlerinde yalnızca kendi hayatları değil, yarım kalmış başka bir kaderin ağırlığını da taşıdıkları söylenirdi. Bu yüzden Valenka soyunda doğum hiçbir zaman yalnızca bir başlangıç olarak görülmedi. Bazı çocukların yeni bir hayat değil, kesintiye uğramış bir soyun devamı olduğuna inanıldı. Kaybedilen birinin ismi, yeni doğana verilirdi. Bir anıyı yaşatmak için değil; bir iradeyi sürdürmek için.”
Nefesim daraldı.
“Valenkalar için ruh, yalnızca et ve kemik değildir. Taşınan bir mirastır. Eğer bu satırları okuyan kişi sensen ve Valenka kanı taşıyorsan, içinde sana ait olmayan bir kararlılığın, açıklayamadığın bir yönelimin varlığını hissedebilirsin. Morna Valenka’yım ben. Ve Morna, bizim dilimizde yalnızca ışığı değil, ışığın bedelini de simgeler.”
Duraksadım.
“Morna’nın anlamı: Ölümün ışığıdır. Biz ve bizim soyumuz ışıktan gelir.”
Dehşetle gözlerim açıldığında elimden kitap kayıp düştü ve bakışlarım boşluğa takıldı. İsmimin anlamı Işık Veren’di ve bu zamana kadar o ışığın güzellikler getireceğine inanmıştım fakat şimdi Morna, bana bunun ölümün ışığı olabileceğini de düşündürmüştü. Elly’ye bir keresinde adımın anlamını sorduğumda bana, “Annen bu ismi koyarken hangi anlamla koydu bilmiyorum, Liora,” demişti. Bu yanıtını şimdi çok daha iyi anlıyordum ve bunu anlamak karnıma yumruk yemiş gibi hissetmeme neden olmuştu.
Kuzey inanışlarına göre ruh tekrar tekrar dünyaya gelebilir ve farklı bedenlerde yaşamaya devam edebilirdi ama önceden yaşadığın hayatı hatırlamak bir lütuf sayılırdı. Korven ve Tanya hatta Veyn bile geçmiş hayatını hatırlayabiliyorken benim için her şey silikti. Kendi kendimi ne kadar Morna’nın kanını ve belki de ruhundan bir parçayı taşıdığımı ikna etmeye çalışsam da bunun böyle olmadığı oldukça açıktı.
Ben önceki hiçbir hayatımda bir insan değildim, Thalron’a geldikten sonra sadece bir kez bunu hissetmiştim ama şimdi bu bir sanrı olabilir gibi bile geliyordu çünkü o hatırladığımda Morna olmak bir yana yaşayan bir insan olduğum bile şüpheliydi.
“Valenka, bu satırları okuyorsan Thalron’un asıl sahibi sensin. Her taşı, toprağının her tanesi ve hatta Thalron’a ait her şey bir tek senindir. Bu topraklara sahip çıkmak ve onu bir Valenka gibi yönetmek senin için bir yemin olmalıdır. Bunu yapabilecek güçte hissetmiyorsan şimdi bu kitabı okumayı bırak çünkü bundan sonraki her şey, sadece senin gücün için yazılmış olacak.”
Kalem darbeleri sert bir hal aldı.
“Son zamanlarda benim yarattığım iradeye karşı darbe vuruluyor, karşı düşüncedekiler kendi birliklerini oluşturuyor ve başlarındaki kişiye Veymor, oğluna Veyn diyorlar; kadınları ise görmezden geliyorlar. Saçlarımın lanetli sayıldığıyla insanları kandırıyorlar. Beni dinle, Valenka, Veymor diye bir şey yoktur; sadece ve sadece Veyna vardır, ben Veyna’yım, tacı olan o kraliçeyim ve Thalron’un soyunu sadece kadınlar devam ettirebilir, bir erkeğin egemenliğine tamamen karşı çıkıyoruz çünkü soy bir tek bizden geçebilir, bir erkek egemenliğinde soy ellerinden kayıp gider.
Veyn’in asıl anlamı ise bizim dilimizde kurucunun oğlu değil, Veyna’nın seçimi, eşidir. Hayır, Arthur’um benim Veyn’im değil çünkü düzen, onun benim eşim değil, adanmışım olmasını istedi ve o da bana Adanmış oldu.”
Gözlerim irice açılmış, dudaklarım aralanmıştı. Elimdeki kitabı okurken neredeyse yatar bir pozisyona gelmiştim ve kitabı yan bir şekilde tutuyordum. Bu yüzden okuduklarımı birkaç kez daha okumak zorunda kalmıştım, yanlış mı okuyorum diye fakat oradaydı, Veyn’in anlamı Veyna’nın eşi demekti Morna’ya göre. Fakat bunu tamamen değiştirmişlerdi.
Yanlış okumuyordum. Kelime oradaydı. Açık, net, kaçışsız. Veyn, Veyna’nın seçimi. Eşi.
Parmaklarım sayfanın kenarında donup kalırken kalbimin ritmi bozuldu. Sanki bir kelime, tek bir kelime, Thalron’un bütün taşlarını yerinden oynatmıştı. Bugüne kadar duyduğum, ezberlediğim, bana zorla kabul ettirilen her şey bir anda eğreti görünmeye başladı.
Kurucunun oğlu. Varis. Tahtın sahibi.
Hayır. Morna’nın el yazısı kelimelerin içini oyuyordu. Veyn bir kan bağı değildi. Veyn bir seçim bağıydı.
Başımı yavaşça kaldırdım. Odanın içindeki sessizlik bile farklı geliyordu artık. Duvarlar aynıydı, kar fırtınası hâlâ pencereleri dövüyordu, rüzgar aynı uğultuyla kaleyi sarsıyordu ama ben aynı değildim. Çünkü bu kelime yalnızca Veyn’in anlamını değiştirmiyordu. Veyn Arthur Thalron’u değiştiriyordu. Gözlerim yeniden satırlara kaydı. "Arthur’um benim Veyn’im değil." Yutkundum. Arthur’un adının yasaklanması. Arthur’un tehdit olarak görülmesi. Arthur’un Adanmış yapılması. Bir Valenka’nın seçimi… Bir Valenka’nın eşi…
Göğsümde ağır bir baskı oluştu çünkü eğer Morna doğruyu yazdıysa, eğer Thalron’un bir büyük yalanı buysa o zaman Veyn Arthur Thalron’un bütün varlığı baştan aşağı başka bir anlama geliyordu. O yalnızca Veymor’un oğlu değildi. O bir zamanlar bir Valenka’ya ait olması gereken bir kavramın yaşayan hâliydi. Ve bu düşünce zihnime düştüğü anda içimde tuhaf, tehlikeli bir kıpırtı oluştu. Çünkü Morna’nın satırları yalnızca düzeni suçlamıyordu. Düzeni ifşa ediyordu. Kalem darbeleri sertleşmişti. “Düzen, onun benim eşim değil, adanmışım olmasını istedi.”
Dizlerimi karnıma doğru çektim. Kitabı hâlâ iki elimle tutuyordum ama artık ağırlığını hissediyordum. Bu yalnızca bir günlük değildi. Bu bir itiraftı. Bir isyandı. Bir suç belgesiydi. Thalron’un varlığına karşı yazılmış bir metindi. Bu yüzden yasaklanmıştı. Bu yüzden saklanmıştı. Bu yüzden Veymor bu kitaptan nefret ediyordu.
Gözlerimi kapattım ve o anda Veyn’in yüzü zihnimde belirdi. İfadesiz. Soğuk. Alaycı.
Eğer Morna’nın yazdığı gerçekse o zaman Veyn’in taşıdığı isim bile bir çarpıtmaydı. Çünkü o ismi Thalron ona miras olarak vermemişti. Thalron o ismi ele geçirmişti. Nefesim hızlanmıştı çünkü zihnim, istemeden, kaçamayarak, beni çok daha tehlikeli bir soruya sürüklüyordu: Peki ya ben? Ben bir Valenka olarak Morna’nın soyundan geliyorsam, benim Veyn’im kimdi? Kalbim göğsüme sertçe çarptı. Hayır. Bu düşünceyi reddetmeliydim. Bu delilikti. Bu Thalron’un lanetiydi. Bu kitabın zihnimle oynadığı oyundu ama ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım gerçek, sinsi bir şekilde geri dönüyordu: Benim hayatımda bana en fazla yaklaşan kişi kimdi? Benim kaderime en fazla dokunan kişi kimdi? Benim irademe en fazla çarpan kişi kimdi? Ve zihnim, acımasız bir dürüstlükle tek bir isim fısıldadı: Veyn.
Başımı sertçe iki yana salladım. “Hayır…” Sesim odanın içinde dağıldı. Bu yalnızca bir tesadüftü. Olmalıydı. Olmak zorundaydı. Çünkü aksi, Thalron’un ironisi bile olamayacak kadar zalimdi. “Bir Valenka’nın kimi seçeceği, krallıkların kaderini belirler.” Kalbim yavaşladı ama bu bir rahatlama değildi. Bu fırtına öncesi sessizlikti çünkü Morna’nın satırları artık yalnızca geçmişi anlatmıyordu. Beni anlatıyordu.
Thalron’un asıl sahibi sensin. Denge bozucusun. Seçim. Eş. Veyna.
Ve o anda fark ettim: Thalron’da hiçbir şey kan bağı kadar tehlikeli değildi ama kan bağı bile seçim kadar yıkıcı değildi. Eğer Morna’nın yazdığı gerçekse, eğer Thalron’un en büyük kavramı çarpıtılmışsa, o zaman bu düzen yalnızca zalim değildi. Bu düzen korkuyordu. Kadınlardan. Valenkalardan. Seçimden. Ve en çok da bir Valenka’nın bir erkeği seçmesinden.
Dudaklarım yavaşça aralandı. Çünkü zihnimin en karanlık köşesinden yükselen o düşünce artık inkâr edilemezdi: Thalron’un en büyük yasağı aşk değildi. Thalron’un en büyük yasağı, bir Valenka’nın aşkıydı.
Ne zaman uykuya daldığımı bilmiyordum ama kendimi bir rüyanın içinde bulduğumda bir geminin içindeydim ve okyanusun ortasındaydım. Güneş en tepedeydi, gündüz Kuzey’e gelmişti ve gökyüzü hiç olmadığı kadar parlaktı. İçimi tarifi olmayan bir huzur kapladığında ve derin bir nefes verdiğimde ellerim geminin korkuluklarını sıkıca kavradı. Çenem yine havadaydı, üstünlükle okyanusun en uç noktasına doğru bakıyordum.
Birisi bana arkamdan yaklaştığında adım seslerini işittim fakat korku yoktu; o adımlar biraz daha bana yaklaştı ve sonrasında elleri omuzlarımı kavradı ardından kollarımdan aşağıya doğru kaydı, elleri karnımı tuttuğunda bakışlarım gülümseyerek aşağıya doğru kaydı.
Eller karnımın üzerindeydi ve o elleri nerede görsem tanırdım; Veyn’e aitti ve Arthur yazılı yüzüğü parmağındaydı. Fakat ben o an parmağındaki yüzüğe değil, karnıma bakmak zorunda kalmıştım.
Çünkü hamileydim ve karnım neredeyse burnuma kadar geliyordu; bir bebeği hissettim kalbimde, karnımda, beynimde ve rüyamda bu kez korku yerine sadece huzuru hissettiğimde ellerim Veyn’in ellerinin üzerine doğru yaslandı. Başımı geriye doğru yatırıp ona yaslandığımda gülümsedim. Sanki ait olduğum yerdeymişim gibi, sanki bu an, bütün anımızın bir bedeli olacakmış gibi.
“Bu gerçek değil,” diye mırıldandım ağzımın içinde rüyanın bilincinde olarak. “Fakat en güzeli de bunun bir rüya olması çünkü sonrasını düşünmeme gerek bile kalmıyor.”
Veyn’in gülümsediğini hissettim ve sonrasında derin bir nefes verdiğinde “Bu gerçek benim Liora’m,” dedi derinden gelen bir sesle. “Sen en sonunda bana teslim olacaksın.”
Gözlerimi kapatıp kendimi biraz daha ona yasladım ve başımı omzuma doğru yatırıp “Gerçek olduğunu nereden biliyorsun?” diye sordum keyifle. Güneş tenimi yakıyor gibiydi, gemi hiç sallanmıyor hatta sanki Kuzey sınırları içerisinde değilmiş gibi hissediyordum.
“Çünkü,” dedi Veyn’in fısıldayan sesi. “Bizim kaderimiz sadece birbirine bağlı, hangi zamanda olursan ol, benim kalbim, senin kalbini daima bulacaktır.”
Yüzümdeki gülümseme genişlediğinde ve gözlerimi açtığımda yavaşça ona bakmak için döndüm fakat döndüğüm anda sanki gökyüzündeki bütün kandiller söndü, okyanusun o dingin suyu durdu, Kuzey’i iliklerime kadar hissettim. Güneş gitmiş, gece gelmişti, renkler hiçbir yerde yoktu, gemi dalgalardan dolayı sarsılıyordu ve ben sadece acı hissediyordum çünkü vücudumu tamamen arkama doğru döndüğümde boşluktan başka hiçbir şeyle karşılaşmadım. Veyn yoktu, ona dair hiçbir şey yoktu.
Elim hızlıca karnıma doğru gittiğinde orada bir bebeğin varlığını göremedim çünkü karnım dümdüzdü, nefesimi zorlukla verdiğimde ve tırnaklarımı karnıma doğru geçirdiğimde geminin zemininin kan rengini aldığını gördüm, kanlar bacaklarımdan sızıyordu.
Ben bebeğimi kaybetmiştim.
“Hayır,” diye fısıldadığımda ve yeniden başımı kaldırdığımda bütün o gecenin, karanlığın ve hatta renksizliğin ortasında onu gördüm, Morna’yı. Morna Valenka’yı. Onun da eli karnındaydı, onun da bacaklarından kan sızıyordu ve gözleri ölmek üzere olan bir kadın gibi bana bakıyordu.
Ve belki de ben de ona öyle bakıyordum çünkü öylesine büyük bir acı hissediyordum ki sanki gerçekten de bedenim acıyla kasılıyor, gerçekten de bir bebeği kaybetmenin hüznünü yaşıyordum.
“Neden?” çıktı dudaklarımdan sadece ve gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissettim. Veyn neredeydi, bebeğim neredeydi?
Morna, dudaklarını oynatarak bana sadece tek bir cümle fısıldadı: “Seçimler, geri dönüşü olmayan bedelleri getirir, Liora Valenka. Hangi seçiminin, hangi bedelleri ya da güzellikleri getireceğine sen karar vereceksin.”
Acıyla ve hatta gözyaşlarıyla gözlerimi açtığımda bir elim karnımdaydı ve kitap açık bir şekilde hemen yan tarafımda duruyordu. Beni uyandıran ise gözyaşlarım değil, dairemin çalan kapısıydı. Nefesimi düzene sokmaya çalışırken yavaşça doğruldum ve elimle bir kez daha karnımı kontrol ettim fakat orada hiçbir şey yoktu, hiçbir zaman da olmayacaktı ama ben neden bu denli acıyla burun buruna gibi hissediyordum.
Kapı bir kez daha sertçe çalındığında elimin tersiyle gözlerimi silip titreyen bir sesle “Gel,” dedim. Saniyesinde kapı açıldığında ve içeriye giren kişinin Tanya olduğunu gördüğümde aldığım derin nefes boğazıma takıldı, zorlukla buğulu gözlerle ona bakarken Tanya’nın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu ve bana yaklaşırken o hevesli yüzü, mutsuz bir hal aldı.
“Liora,” dedi hızlı adımlarla yatağa koşup yanıma oturarak. “İyi misin?”
Kendime birkaç saniye müsaade verip gözlerimi sıkıca yumdum ve gördüğüm rüyayı zihnimden atmaya çalıştım. Okuduğum her şeyden etkilenmiştim ve bu da rüyalarıma yansıyordu, gerçek değildi, gerçekleşme ihtimali asla olamazdı. Peki ya ben ne için ağlamıştım? Gördüğüm rüyanın o kötülüğüne mi yoksa bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği düşüncesine mi?
Gözlerimi yavaşça açtığımda “İyiyim,” dedim çatlak bir sesle. “Sadece kötü bir kâbus gördüm.”
“Ne gördün?” dedi Tanya ve sonra bakışları yatağın üzerindeki kitaba doğru kaydı, gözleri irice açıldığında “Sonunda o kitabı almışsın,” diye hevesle soludu. “Okudun mu?”
“Biraz,” dediğimde bakışlarım kitaba doğru kaydı ve sonra kapağını hızlıca kapattım. “Çok tuhaf, gerçekdışı ve insanın aklını kaçıracağı şeyler yazıyordu, Tanya.”
Tanya, merakla, “Ne gibi?” diye sordu.
Ona söylemeli miydim, emin değildim fakat o benim en yakın arkadaşımdı, çocukluğumdu ve her ne olursa olsun beni yalnız bırakmayandı. “Morna Valenka’ya göre, yani onun diline göre Veyn’in anlamı aslında kurucunun oğlu demek değilmiş,” dedim fısıldayarak. “Veyn aslında Veyna’nın eşine söyleniyormuş. Liora’nın anlamı Işık Veren ama aslında buradaki Işık ölümü simgeliyor hatta Ravna da Işık anlamını taşıyor ama burada da Işık, ölüm için söyleniyor olmalı.” Ravna’nın anlamını söyledikten sonra gözlerim irice açıldı. “Evet, annemin adı da aslında ışıktan geliyor, Tanya.”
Tanya, dediklerimden hiçbir şey anlamadığını daha farklı kaç çeşitte bana bakarak gösterebilirdi, bilmiyordum. “Eğer böyle bir anlamı olsaydı, Veymor oğluna bu ismi vermezdi, öyle değil mi?” diye sorduğunda hiçbir şey bilmese bile en mantıklı tarafından bir yorum yapmıştı. “Veymor, Valenkalardan ve onlarla alakalı her şeyden nefret ediyor.”
“Belki de,” dedim duraksayarak. “Belki de öylesine nefret ediyor ki, onlardan kalanları da bu şekilde silmek istiyordur.”
Tanya, kaşlarını kaldırdı ve sonrasında önüme gelen saçlarımı geriye itip “Ama Veyn zaten Arthur olduğunu söylemedi mi?” diye sordu. “Bu biraz da kurucunun oğlu değilim, kendi varlığımla varım demektir belki.”
Ben de öyle düşünüyordum. En başından beri öyle düşünüyordum fakat şimdi, her şey yerli yerine oturmaya başladığında bakışlarım hızlıca Tanya’ya döndü ve gözlerim irileşti. “Veyn, Kızıl Kitap’ı okudu,” diye fısıldadım kısık bir sesle. “Ve Veyn’in asıl anlamını öğrendi.”
Tanya da donakaldığında bir süre birbirimizin yüzüne baktık. “Ama,” dedi Tanya kekeleyerek. “Veyn’in, Valenkalara ait bir kitaba inanması kulağa inandırıcı gelmiyor. Her ne kadar görmek istemesen de o Thalron’a ait, Liora.”
Doğruydu. Valenkalara inanmazdı, Morna Valenka’nın yazdığı her satır ona deli saçması gelirdi ve hatta inadına Veyn isminin üzerine daha fazla baskı yapardı. Veyn’i inandırabilmek için gerçekten bir kanıtı olması gerekirdi. Gözlerim kitaba doğru kaydığında ne kadarını okuduğunu ve hatta okuyup okumadığını merak etmiştim.
“Her neyse,” dedi Tanya uzanıp ellerimi tutarak. “Nord, Veyn’in yanına geldi, birazdan Thalash lideri ve yardımcıları gelecekmiş, büyük bir şölen hazırlığı var.” Yüzümü buruşturdum ve bunlara hazırlıklı olmadığımı ona açıkça belli ettim. “O zamana kadar bana her şeyi anlatacaksın!”
“Ne gibi?” dedim yatakta tamamen doğrulup ayağa kalkarak. Tanya hâlâ yatakta oturuyordu.
“Liora,” dedi adımı heceleyerek. “Dün yaşanılanların farkında mısın?” O da ayağa kalktı ve benim peşimden tuvalete doğru yürüdü. Kapıyı kapattığımda o kapının önünde hâlâ benimle konuşuyordu. “Dün, Veyn, Yüce Veyn, Veymor’un oğlu Veyn, varis olan Veyn, senin yanına geldi ve hepimizin önünde seni omzuna atıp götürdü.” Kapıya vurdu sertçe. “Bu kez kaçamayacaksın çünkü görüyorum ki yeniden hizmetkarı olmuşsun.”
Tuvalette işimi gördükten sonra aynaya bakıp dişlerimi fırçalamaya başladım ve ağzım doluyken “Sadece anlaşma yaptık,” diye açıklamada bulundum.
“Bu şekilde kaçamazsın,” dedi bir kez daha kapıya sertçe vurup. Yüzünü göremiyordum ama büyük bir merakla bana baktığını anlayabiliyordum. “Resmen koskoca Yüce Veyn’i ayaklarına getirdin, bunu nasıl başardın?” Dişlerimi fırçaladıktan sonra Tanya heyecanla devam etti. “Sonrasında seni o yemek odasına getirişi, yanında tutmak istemesi, Veymor’un zehirlenmesi…” Tanya art arda kapıya vurmaya devam etti. “Bana her şeyi anlatacaksın.”
Bütün işlerimi hallettikten sonra derin bir nefes alıp tuvaletin kapısını açtım ve Tanya’ya tek bir cümle söyledim: “Veyn beni öptü.”
Tanya ilk önce donakaldı ardından gözleri irileşti sonra dudakları aralandı. Birkaç kez bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sonrasında bundan vazgeçip eliyle ağzını kapatıp değişik sesler çıkardı. Öyle çok şaşırmıştı ki, şaşırdığı ben miydim yoksa Veyn miydi, anlayamıyordum.
En sonunda, tek nefeste “Sen Veyn’le öpüştün mü?” diye sordu şaşkınlıkla.
Yanından rüzgar gibi geçip yüzümü ondan sakladım çünkü bakışlarımdan her şeyi anlardı, biliyordum. “Hayır,” dedim hızlı bir şekilde dolabı açarak. Kıyafetlerimi değiştirecektim. “Beni öptü ve ben de ona karşılık olarak yumruk attım.”
“Ne?” diye haykırdı adeta Tanya. “Veyn’e yumruk mu attın?”
“Daha önce de hançerlemiştim,” dedim rahat bir sesle dolabın içinden başka bir Köksüz pelerinini çıkararak. “Bunu zaten bekliyordu.”
Tanya’nın adımlarını hissettim ve sonrasında beni kendisine çevirdiğinde “Sen neler söylediğinin farkında mısın?” diye sordu. “Thalron yasalarını geçiyorum, Veyn seni öptü, sen ona yumruk attın ve şu an hizmetkarısın.” Anlamayan gözlerle, gözlerimin içine baktı. “Liora, neler oluyor?” Kısık bir sesle ve hatta fısıldayarak devam etti. “Değil seni öpmesi, sana dokunması bile Thalron sınırları içerisinde kabul edilmiyor. Kendi babasının yazdığı kuralları yok saydığı gibi bir de seni…” Tanya, yutkundu, “Liora şu bakışlarına bak, inanamıyorum, ondan hoşlanıyorsun!”
“Hayır!” dedim yüksek bir sesle ve kendimi ondan kurtararak diğer tarafa doğru yürüdüm. “Ondan hoşlanmıyorum sadece…” Yutkundum ve doğru kelimeleri bulmaya çalıştım. “Sadece aramızda farklı bir iletişim şekli var. Yolun başında ikimiz de birbirimizin eline çok büyük sırlarımızı verdik, ben onun, o da benim sırlarımı biliyor. Sessiz bir anlaşma imzaladık ve sonucunda…”
“Ve sonucunda o anlaşmayla seni öptü mü?” Tanya alayla bana baktı. “Her şey bir yana, onun neden seni öptüğünü düşünüyorsun?”
“Çünkü canı ne isterse onu yapan birisi,” diyerek geçiştirdim Tanya’yı. “O bir deli.”
“Bir erkek seni canı istediği için öpse o erkeğe sadece yumruk atmaz, doğduğuna pişman ederdin, Liora. Fakat sen, buna rağmen onun hizmetkarı olarak devam ediyor, onun yanından ayrılmıyorsun.” Tanya kollarını önünde bağladı ve büyük bir imayla bana baktı. “Neden dürüst olmuyoruz?”
“Hizmetkarı olmayı Kızıl Kitap’ı alabilmek için kabul ettim,” dedim, kendimin bile inanmadığı bir yalanı söyleyerek.
“Liora,” dedi baskın bir sesle ve gözleriyle adeta beni tanıdığını bana belli etti. “Herkesi kandırabilirsin, beni kandıramazsın.” Uzanıp omuzlarımdan tuttu ve sonrasında kollarımı sıktı. “Neden içinde verdiğin o savaşlardan söz etmiyorsun da bana durmaksızın yalan söylüyorsun? Beni artık eskisi kadar yakın görmüyor musun?”
Tanya’nın gözlerinin içine baktığımda asıl sorun o değildi, asıl sorun bendim; bir tek bunu göremiyordu. İçimde bir savaş verdiğimin farkındaydı ama bu savaşın asıl nedenini göremiyordu, belki de ben gösteremiyordum.
“Veyn bir bataklık gibi, Tanya,” diye fısıldadım bir sırrı paylaşıyormuş gibi. “İlk başta o suya girdiğimi bile bilmiyordum, sanki berrak bir okyanusun içindeydim ama sonrasında ne oldu biliyor musun? Okyanus beni içine hapsetti ve gitgide,” derin bir nefes verdim, “gitgide ve gitgide o okyanus küçülmeye başladı, ilk önce bir dereye sonra bir göle ve en sonunda da bir bataklığa dönüştü. İşin en kötü tarafı ben bataklıkta olduğumu biliyorum, uzansam karaya tırmanacağımın da farkındayım ama bataklık beni içine çekerken sanki bundan da keyif alıyorum.” Başımı iki yana salladım. “Ama bataklıktayım işte Tanya, o bir bataklık ve en sonunda tamamen batmaktan, yok olmaktan, beni hapsetmesinden korkuyorum. Çünkü benim varlığım, onun inandığı her şeyin sonu demek.” Zorlukla devam ettiğimde sesim titremişti. “Ben o bataklıktan çıkmayı istiyorum ama kurtulamıyorum; elimi her uzattığımda kara biraz daha uzaklaşıyor. Ben kurtulamıyorum, Tanya, kendimi kurtarmamın bir yolunu biliyorsan söyle, eğer bilmiyorsan bana artık soru sorma çünkü ben de bilmiyorum.”
Tanya beni dinlerken bakışlarına çok büyük bir şefkat bulaşmıştı. O bataklığın beni durmaksızın Veyn’i özlemek zorunda bıraktığını, onu gördüğümde kalbimin delicesine attığını, beni öptüğünde dünyanın en heyecanlı insanı olduğumu, onun bazen yanımdaki varlığıyla bile sanki kaderimmiş gibi huzur bulduğumu söylememiştim. Bunları söyleseydim ne olurdu, bana nasıl bakardı, tahmin bile edemiyordum.
Tanya, belki de en acımasız tarafını kullanarak “O bataklıktan hiçbir zaman kurtulamayacaksın, Liora,” diye mırıldandı. “Çünkü sen adına Veyn dediğin o bataklığı çoktan kaderin yaptın.”
Başımı silik bir şekilde iki yana salladım ama cümleleri sanki kalbime hançer girmesine sebep olmuştu. Hayır, bunu kabul edemezdim, kabul etmemeliydim, yapmamalıydım. Ama orada bir yerlerde Tanya’nın haklı olduğunu biliyordum. Rüyalarımdaydı, kabuslarımdaydı, düşüncelerimdeydi, inadımın kırıldığı yerdeydi, ileriye bakan gözlerimin geriye dönme sebebiydi, adımlarımın sahibiydi.
Bundan sonra o bataklıktan kurtulabilecek miydim, bilmiyordum.
Kapı çaldığında kendime çeki düzen verdim ve “Gel,” diye seslendim. Kapı açılıp içeriye Liten girdiğinde bakışları ikimizin üzerinde gezindi, muhafız zırhını giyinmişti. “Yüce Veyn ve Yüce Nord, birazdan şölen alanına geçecek,” dedi. “Sizin de hazır olmanızı istediler.”
“Yüceleri art arda sıralarken yorulmuyor mu acaba?” diye fısıldadı Tanya arkamdan. Kendimi tutamayıp girdiğim o kumkumanın içinde bile dayanamayıp güldüm ve elimle ona işaret vererek beraber dairemden dışarıya çıktık. Liten’in yanından geçerken ona şöyle bir dönüp baktım ve sonra bakışlarımı kaçırdım.
“Veyn’in Liora’sı,” dedi Liten bana doğru eğilip. Ona bakmadım ama yüzümü ekşittim. “Bana Liten de.”
“Neden sana bunu söylememi istiyorsun?” diye sordum merdivenin önüne geçerek. Veyn’in yemek odasının kapısı açıktı, birazdan buraya gelecek olmalılardı.
“Çünkü,” dedi Liten duraksadı ve sonra Tanya’dan çekinip öne doğru eğilerek fısıldadı. “Yüce Alva’ya Liten’i sen öğrettin. Sen söylemezsen o da söylemez.”
Hızlı bir şekilde bakışlarımı ona çevirdiğimde ve dudaklarım büküldüğünde ona karşı oluşturduğum bütün duvarların tek tek yıkıldığını hissettim. Sesinde gerçekten de mutsuzluk vardı, ona Liten demezsem bir daha kimsenin demeyeceğini düşünüyordu.
“Liten,” dedim mutsuz bir sesle daha fazla dayanamayarak. “Benim kalbimi çok kırdın fakat biz arkadaşız ve seni affetmeyi seçiyorum.” Liten’in zırhına rağmen gözlerinin içi güldüğünde ben de dayanamayıp gülümsedim. “Fakat bir kez daha aynısını yaparsan, seni asla affetmeyeceğimi biliyorsun değil mi?”
Liten bir cevap vermesine fırsat kalmadığında yemek odasının kapısında Nord ve Veyn belirdi. Veyn’in üzerinde Asil kıyafetleri vardı ama bütün bunların dışında yine o altın kemerini takmıştı, sakallarını kesmişti, saçlarını ise derli toplu bir hale getirmişti. Öylesine heybetli, öylesine kendinden emin görünüyordu ki, Veymor’un yerine geçtiği her halinden okunuyordu.
Sadece Veyn değil, Nord da oldukça özverili görünüyordu. Beyaza çalan saçlarını taramıştı, altın kemerini o da takmıştı ve duruşu, diğer günlerin aksine biraz daha sakindi.
İkisi merdivenleri inerken Tanya’yla durup onları bekledik. Son basamağa geldiklerinde Veyn’in gözleri bana döndü ve gergin bir şekilde çenesini havaya kaldırdığında bu gerginliğinin asıl nedeninin gelen misafir olduğunu düşündüm. Belki de ilk kez Veymor yokken bir varis olarak konuşma hakkı ona verilecekti ama bunun heyecanına girecek bir adam da değildi.
“Gidelim.” Veyn’in tek kelimesiyle kalenin dışına doğru yürümeye başladığımızda muhafızların sayısı artmıştı hatta öyle ki Veyn normalde sadece Liten ile beraberken şimdi arkasında üç muhafız daha vardı, Nord’un ise iki. Tanya’yla birbirimize dönüp baktığımızda ikimizin de sorguladığını açıkça gördüm.
Şarkı: Tribal Blood, I will Fight
Kaleden dışarı çıkıp gecenin karanlığına kucak açtığımızda karlar durmuştu fakat gökyüzüne baktığımda tek bir yıldızın bile olmadığını gördüm. Yüzümde mutsuz bir ifade belirdiğinde hemen ileride limanın orada çok büyük bir kalabalık olduğunu anladım; bütün Asiller ve hatta Din İnsanları orada bekliyorlardı, gerisinde Tüccarlar ve Köksüzler vardı.
“Olaf’ın kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu Tanya kısık bir sesle. Başımı evet anlamında salladım ama daha fazlasını istediğim her halimden belliydi. “Kendisi babasını diri diri cayır cayır yakmış ve tahtın asıl sahibi olmuş. Önceden Thalron, Olaf’ın babasıyla harika bir iş birliği içindeyken, şimdi Olaf’ın bir deli olduğunu söylüyorlar.” Kaşlarım havalandı ve merakla ona bakmaya devam ettim. “Vücudunun yarısı yanıklarla doluymuş, her şeyi ama her şeyi yiyorlarmış ve Thalash’a adeta yamyamlığı getirdiği söyleniyor.”
“Thalron için biz de aynı şeyleri duyuyorduk, Tanya,” dedim gözlerimi devirerek. “Bunlar sadece bir söylentiden de ibaret olabilir ve ayrıca dikkat edersen burada da deli olmayan kimse yok.”
“Bilmiyorum,” diyen Tanya afallamıştı. “Ama Olaf denilen adam, merhametsiz ve oldukça acımasız biriymiş.”
Kaşlarım çatıldı ve bakışlarımı yeniden limana doğru çevirdim. Okyanusun ilerisinde, sisin olduğu yerde bize doğru yaklaşan tek bir gemi vardı. Eğer bir savaş istiyor olsaydı tek bir gemiyle de gelmezdi fakat bütün insanların açığa çıkmasından Olaf’ın sandığımdan daha önemli birisi olduğunu fark etmiştim.
En sonunda limanın olduğu yere doğru vardığımızda Köksüzler ve Tüccarların hepsi, ellerini önlerinde birleştirip büyük bir saygıyla Veyn’e karşı selam verdiler, Asiller ve Din İnsanları ise sessizce önlerinden geçip gitmemizi beklediler. Birçok insanın Veymor’u bilmediğine emindim ama bilenlerin bakışlarından asıl düşünceleri net bir şekilde okunuyordu: Hiçbirisi Veyn’in başa geçmesini istemiyordu.
Alva, Veyn’in amcası, Maris ve ailesi, Nord’un kardeşleri… Herkes ama herkes belirli bir sıraya göre dizilmiş, geminin yaklaşmasını bekliyorlardı. Völva davulları köşede yerlerini almışlardı, burada demek ki karşılamalar bu şekilde gerçekleşiyordu, ben bilmiyordum.
Veyn, bir adım önümde durduğunda ve ellerini arkada birleştirdiğinde çenesini havaya kaldırıp geminin geldiği yöne doğru baktı. En sonunda gemi, sislerin arasından ortaya çıktığında kıpkırmızı yelkenini ve yelkenin üzerindeki o sembolü görmüştüm; ateş sembolü vardı, ateş sembolünün üzerinde ise ne olduğunu hissetmek bile mümkündü aslında. O gemi sislerin içinden sıyrıldıkça bayrak rüzgarla geriliyor, kırmızı yelken gecenin karanlığında adeta kan gibi dalgalanıyordu.
Alevin tam merkezinde bir taç vardı. Taç. Nefesim boğazıma takıldı. Bu yalnızca bir birlik sembolü değildi. Bu açık bir mesajdı. Ateşin içindeki taç… güç. Egemenlik. Yakılarak alınmış bir hüküm. Kendilerinin dünyanın bile hükümdarı olduğunu düşünüyor olmalılardı.
Geminin gövdesi limana yaklaştıkça kalabalığın üzerindeki sessizlik ağırlaştı. Davullar bile henüz çalmıyordu. Herkes o bayrağa bakıyordu. Herkes aynı şeyi görmüş, aynı şeyi anlamıştı.
Thalash geliyordu.
Aramızdaki hava değişmişti. Soğuk bile farklı hissediliyordu. Yanımda duran Tanya’nın parmaklarının istemsizce gerildiğini gördüm. Köksüzler başlarını biraz daha eğmişti. Asillerin yüzlerinde ise saklanamayan o huzursuzluk vardı.
Veyn kıpırdamadı ama omuzları sertleşti. Bakışları gemiye sabitlenmişti; o yeşil gözlerin içinde alışıldık o kayıtsızlık yoktu artık. Bu başka bir şeydi. Hesaplama. Tartma. Tehdit ölçme.
Sis tamamen dağıldığında geminin burnu limanın taşlarına yanaştı ve davullar çalmaya başladı. Derinden ve yavaş. Tıpkı kalp atışı gibi.
Tahta köprü ağır bir gıcırtıyla aşağıya bırakıldığında kalabalığın içinden tek bir insan bile nefes almıyormuş gibi geldi bana.
Sonra bir çift adım belirdi. Ağır. Kararlı. Köprünün başında duran siluet ilk anda bir insan gibi değil, ateşten çıkmış bir gölge gibi görünüyordu. Yelkenler rüzgarla savrulurken kırmızı yelkenin tonunu taşıyan yanık izleri teninde keskin çizgiler halinde seçiliyordu. Ve o yüz… Kim bakarsa baksın huzursuz olacağı türden bir yüzdü. Yanmış ama yıkılmamış.
Gözleri kalabalığın üzerinde gezindi. Sonra doğrudan Veyn’e kilitlendi. Davullar sustu. Gece sustu. Kalabalığın içindeki gerilim elle tutulur bir şeye dönüştü. Çünkü herkes aynı anda şunu fark etmişti: İki deli aynı limandaydı artık.
Tahta köprüden aşağıya inerken karanlığın içindeki yüzü çok daha fazla açığa çıktı ve o an, Olaf’ı çok daha net gördüm. Saçları kömür kadar siyahtı ve omuzlarına kadar geliyordu; gözleri ise bu karanlığa rağmen gümüş renkleriyle adeta parlıyordu. Yüzünün yarısı, boynuna ve oradan kollarına kadar yanıklarla doluydu. Bir tarafı öylesine korkutucu görünüyordu ki, diğer tarafı güzel bir adam olduğunu gizlememek için kendini belli ediyordu. Boyu neredeyse Veyn ile aynıydı ve oldukça iriydi. Her şey bir yana, Kuzey’e gelmiş olmalarına rağmen üzerlerinde siyah renkte kolsuz yırtık atletleri vardı, altlarına giydikleri pantolonları deriden yapılmıştı ve onlarda da yer yer darbeler vardı. Dudağının bir tarafı yanıktan dolayı aşağı doğru çekiyordu ama Veyn’e bakıp gülümsediğinde ürperdiğimi hissettim.
Olaf gerçekten de korkutucu birisiydi.
Ve sadece beş kişi gelmişlerdi; hemen yanında bir kadın duruyordu, şaşırtıcıydı ama onun da saçları kızıldı, üzerinde kolsuz atleti, altında uzun eteği ve botları vardı. Saçları benimkinden çok daha uzundu, onun hemen arkasında üç erkek vardı, bir tanesi Olaf’a daha çok benziyordu fakat diğer ikisinin bellerindeki hançerler onların muhafız olabileceğini düşündürdü.
Olaf en sonunda kıyıya adımları vardığında Veyn’den gözlerini bir an bile olsun ayırmadı, Veyn ise Olaf’ın onun ayağına gitmesini bekledi fakat tam o anda, Olaf’ın bakışları yavaşça kalabalığa, kalabalıktan kalelere ve en sonunda bana doğru döndüğünde yüzündeki gülümseme donakaldı, gözlerimin içine bakarken bakışları saçlarıma doğru kaydı ve dudaklarından “Gerçekmiş,” döküldü, sonrasında ise bir anda ağzından gür bir ses çıkarıp tek dizinin üzerine saygıyla çöktüğünde arkasındaki diğer kişiler de aynısını yaptı. Bir anlık herkes bunun Thalron’a karşı bir saygı olabileceğini düşündü fakat Olaf yüksek bir sesle “Valenka!” diye bağırdı. “Saygıyla sizi selamlıyorum!”
Herkesin ama herkesin bakışları bana döndüğünde Veyn de yavaşça omzunun üzerinden bana baktı, çenesinin kasıldığını fark ettiğimde yüzünde şaşkınlık yoktu çünkü bunu beklediği açıktı. Belki de tam da bu yüzden gergindi.
“Ne oluyor?” diye fısıldadı hemen yanımdaki Tanya.
Nord, onun sorusunu duyduğunda “Thalash birliği, Valenkaları kutsal kabul ediyor çünkü Veba zamanı soylarını koruyan bir Valenka varmış,” dedi. “Thalron’un aksine onlar Valenkalara sonsuz bir saygı içindelerdir ve hatta hemen arkasındaki o kırmızı saçlı kadını görüyor musun? O Olaf’ın kız kardeşi ve sadece Valenka hayranlığından saçlarını boyadığı söyleniyor.”
Dudaklarım büyük bir şaşkınlıkla aralandığında Olaf çöktüğü yerden doğruldu ve sonrasında bakışlarını benden ayırmayarak bizim olduğumuz tarafa doğru yürüdü. Hemen arkasında ailesi diye düşündüğüm kişiler de yürümeye başladığında bize yaklaştıkça gözlerindeki hayranlığı çok daha net gördüm.
İşte buna tamamen hazırlıksızdım, ilk kez, hayatım boyunca ilk kez bir Valenka’ya duyulan saygıyı görüyordum ve bu hiç ummayacağım biri tarafından gerçekleşiyordu.
Olaf hemen karşımıza geçtiğinde ve en sonunda benim üzerimde olan bakışlarını çektiğinde gözlerini Veyn’e doğru çevirdi. “Bir Valenka’nın Thalron’da yaşadığını duymuştum ama inanmamıştım,” dedi heyecanla ve sonra gür bir kahkaha attı. “Ateş aşkına, tam karşımda bir Valenka duruyor, etten kemikten.”
“Olaf.” Veyn’in tek bir kelimesiyle Olaf’ın bakışları yeniden ona döndü. “Hoş geldin, babanın ölüm haberini birkaç ay önce aldık.”
Olaf, yeniden güldüğünde yaralı yüzünü kaşıyıp “Onu tahtında otururken cayır cayır yaktığımı ve külleriyle de dans ettiğimi söylediler mi?” diye sordu. Yeniden bakışları bana döndü merakla. “Adın nedir Valenka?”
Duraksadım ve sonrasında Veyn’e göz ucuyla baktım, çenesi kasılıyor, gözlerini bir an bile olsun Olaf’tan ayırmıyordu. “Liora,” dedim kısık bir sesle. “Liora Valenka.”
“Liora,” dedi dilini damağına vurup büyük bir hayranlıkla. “Hayatımda daha güzel bir isim duymamıştım.” Bana baktı ve baştan aşağı süzdükten sonra “Sen burada ne yapıyorsun, Liora?” diye sordu hevesle. “Yoksa,” Veyn’e baktı ve alayla soludu, “onun kayıp kardeşi misin?” Sonra daha gür bir sesle kahkaha attı. “Sadece şaka yapıyorum, Thalron halkının Valenkalardan nefret ettiğini bilecek kadar babamın sıkıcı tarihlerini dinledim ama yine de burada, Thalron sınırları içerisinde nefes aldığını görmek…” Durdu ve düşünceleri değişmiş gibi saçlarıma baktı, hemen sonrasında izin bile almayarak saçlarıma uzanıp dokundu. “Bu saçlar, Thalash için öyle destanlara sebep oldu ki.”
Veyn, bir anda hiç beklemiyorken Olaf’ın saçıma dokunan bileğini kavradı ve geriye doğru sertçe çektiğinde “Liora Valenka benimle birlikte,” diye mırıldandı bileğini bırakmayarak. “Daima benimle birlikte.”
Olaf, bir Veyn’e, bir de bileğini tutan eline baktı ve sonrasında yeniden gülmeye başlayarak “Seninle mi birlikte?” diye sordu. “O senin eşin mi?”
Veyn’in hayır demesini bekledim fakat o böyle bir yanıt vermek yerine “Yemeğe geçelim,” dedi başıyla arka taraftaki kaleleri işaret ederek. “Sizin için güzel yemekler hazırlattım.”
Olaf, keyifle gülümsediğinde ve ellerini birbirine çarptığında “İşte bu hoşuma gider,” diye mırıldandı. “Gidelim.” Bana baktı ve yeniden kahkaha attı, öyle çok gülüyordu ki, bu sinirlerimi bozmaya başladı. “Gidelim, Valenka, sensiz olmaz.”
Kimsenin onu yönlendirmesini beklemeden önden önden yürümeye başladığında ve kardeşleri de onun peşinden onu takip ettiğinde hepsinin gözleri büyük bir hayranlıkla bana dönüp bakıyordu.
Muhafızlar Olaf ve kardeşlerine yolu gösterirlerken Veyn, büyük bir nefes verip arkasından baktı ve sonrasında yeniden bana döndüğünde bakışlarından ateş çıkacak gibiydi. Sanki sakin kalabilmek için çaba sarf ediyordu ama bana baktığında öfkesi yeniden aklına gelmiş gibi başını çevirdi ve dişlerini sıktığını gördüm. Her ne olursa olsun Thalash’la iş yapıyordu ve bunu bozmaması gerekirdi; o şu an Veymor’un yerine geçmişti ama ilk kez onu bu denli iradesini kaybetmek üzereyken görüyordum.
Muhafızlar Olaf’ı ve kardeşlerini Veyn’in kalesine yönlendirdiğinde biz de peşinden gittik. Tam o esnada, Maris’in, ailesinin, Veymor soyuna ait herkesin de o kaleye doğru ilerlediğini gördüm. Bu epey büyük bir yemek olacak gibiydi ve benim yerim neredeydi, bilmiyordum.
Veyn’in kalesine geçtiğimizde kapıda yemekleri yapan hizmetkarlar büyük bir selam vererek bizi karşıladılar, Olaf bir tanesinin yanağını okşayıp göz kırptığında ve diğerini korkutuyormuş gibi el şakası yaptığında hizmetkarlar birbirlerine dönüp şaşkınlıkla baktılar. Thalron saygıdan ibaretti ve Olaf, o saygıya vurulmuş bir darbe gibiydi.
En sonunda Veyn’in yemek odasına geçildiğinde Veyn, Olaf’a eliyle hemen yanındaki sandalyeyi işaret etti ve kendisi de baş köşeye oturdu. Hemen diğer tarafına Maris oturduğunda aklından geçen düşünceleri bile okuyabilirdim. Eğer Veyn, Veymor’un yerine geçecekse kendisi de Veymora oluyordu, bu yüzden oturduğu yeri bile değiştirmişti.
Nord ve kardeşleri, Alva, Veyn’in Amcası, Maris’in ailesi, Olaf’ın kardeşleri de masadaki yerlerini aldıklarında bu masayı daha önce bu kadar kalabalık görmediğimi düşündüm.
Masanın üzerinde dumanı tüten sıcacık yemekler vardı; bir tarafta tavuk, bir tarafta hindi, bir tarafta kocaman bir kuzu. Pirinç lapası, sebze çorbası, meyveler, tatlılar… Gözlerim kocaman açılmış sofraya bakarken Olaf, sandalyesine kurulduğu gibi masaya şöyle bir dönüp baktı ve sonrasında masanın ortasındaki kocaman hindinin bacağını bütün gücüyle koparıp sert bir şekilde ısırdı. Thalron’da yaşayan herkes ona büyük bir dehşetle bakarken, Thalash’ta yaşayan herkes yemeklerine yumulmuştu.
Veyn bile bir anlık kaşlarını kaldırdı ve büyük bir şaşkınlıkla onu izlemeye başladı. Olaf durmadı, uzanıp çelik sürahiden bardağına içkisini doldurdu ve sonra tek dikişte bitirdikten sonra ağzının içinde bir şeyler geveleyip “Daha sert bir içkiniz yok mu?” diye mırıldandı. “Biz bunu Thalash’ta süt niyetine içiyoruz.”
Thalron’da yaşayan insanlara barbar dediğim için şimdi herkesten çıkıp özür dileyecektim; saygı elbette ki Thalron’da sinir bozucu bir şekilde hakimdi fakat Olaf’ı şu kadar bile kaldıramamıştım ama bir taraftan da inanılmaz dikkat çekici bir karakteri vardı ve içimden bir ses uzun bir süre daha hayatımızda olacağını söylüyordu.
Veyn, söylediğine hiçbir cevap vermeyerek önündeki bardağını kaldırdı ve “Afiyet olsun,” dedi rahat bir sesle. Sonrasında içkisinden birkaç yudum aldı ve sadece on dakikada Olaf’ın masanın üzerindeki bütün yemekleri tek tek sıyırmasını izledi, sadece o değil, hepimiz izledik.
En sonunda Olaf karnını doyurduğunda sırtını sandalyeye yaslayıp beşinci bardak içkisi için bardağını havaya kaldırdı. Hizmetkarlardan bir tanesi koşup doldururken biz daha geride duruyorduk ve Veyn’in nedense böyle istediğini hissediyordum.
“Veymor’u göremedim,” dedi Olaf en sonunda içkisiyle ağzını çalkalayıp. “Onu da sen mi öldürdün?” Yine kahkaha attı ve içki bardağını Veyn’in içkisine doğru vurdu. “Şaka yapıyorum ama öldürdüysen de sana kızamam çünkü babalar fazlasıyla sinir bozucu oluyorlar.”
Veyn, umursamaz bir ses tonuyla tabağına doğru bakıp “Kendisi biraz rahatsız,” dedi.
Olaf, kaşlarını kaldırdı ve Veyn’i inceleyerek “O halde görüşmeleri seninle mi sağlayacağım?” diye sordu.
Veyn, hiç durmadan hızlıca “Ben de seninle sağlıyorum,” diyerek karşılık verdi. “Hangimizin işi daha zor, tartışmaya ne dersin?”
Olaf yine kahkaha attığında sesi bütün odayı kapladı. “İki hafta sonra düğünün olduğunu duydum,” dedi rahat bir sesle ve sonra bakışlarını bana doğru çevirdi. “Fakat eşin, Valenka neden masada oturmuyor, anlayamadım.”
“Ah,” dedi Maris öne doğru çıkıp parmaklarını birleştirerek. “Sanırım karıştırdın, Valenka, Yüce Veyn’in hizmetkarı. Ben Veyn’in eşi olacağım iki hafta sonra.”
Olaf’ın dudakları şaşkınlıkla aralandığında gözleri hızlıca bana döndü ve sonrasında “Benimle birlikte derken hizmetkarın olduğunu mu kastediyordun?” diye sordu heyecanla. Maris’e döndü. “Fazlasıyla yanlış anlamışım sarışın, ben sandım ki…” Baştan aşağı beni süzdü ve içki bardağını kaldırıp “Bir tane de sen doldur o halde,” diyerek bana emir verdi.
Veyn, Olaf’ın elinden içki bardağını alıp geri masaya koyduktan sonra “O sadece bana hizmet edebilir,” dedi derin bir nefes vererek. “Başka kimseyle muhatap olmasını istemiyorum.”
“Onu adeta bir mercanın içindeki inci gibi gizliyorsun, varis,” dedi Olaf şaşkınlıkla. “Nefretinden dolayı mı yoksa hayranlığından mı?” Sonra eliyle geçiştirdi ve başka bir hizmetkar içkiyi doldururken hayran hayran bana baktı. “Her neyse, düğün gününe kadar burada kalacağız zaten. O zamana kadar her yanıta ulaşacağıma çok eminim.”
“Ne?” dedi en sonunda Olaf’ın kız kardeşi. “Yarın geri döneceğimizi söylemiştin.”
Olaf, dudaklarını büküp yapay bir hüzünle “Ama Thalron’u çok sevdim, Aflin,” diye mırıldandı. “Ve birçok anlaşmamızı yenilememiz gerekiyor.” Veyn’e döndü ve gülümsedi. “Öyle değil mi, kardeşim? İkimiz de baba katiliyiz ne de olsa.” Yeniden kahkaha attı.
Veyn ağzına tek bir lokma yemek bile sürmemişti, sadece o değil, Thalron’da yaşamaya devam eden hiç kimse bir şey yiyememişti. Belki Thalash’da yaşayanların açlığından, belki de alışık olmadıkları bir durumla karşı karşıya kaldıklarındandı. Tek gördüğüm Olaf bir deliydi, gerçekten bir deliydi ve iyi bir lider değildi. Sadece kendi zevklerini düşünüyor, hayatı istediği gibi yaşıyordu ama bütün bunların dışında herkese bir anda düşman olacak kadar da gözü karaydı.
“Biz sizden kömür alıyoruz,” dedi Veyn, sırtını sandalyeye yaslayıp. “Ve biz de size tohum veriyoruz ama bu takas babama yeterli gelse de bana artık yeterli gelmiyor.” Olaf’ın tek kaşı havaya kalktı. “Tohum ve kömür eş değer tutulamaz, bu yüzden sizden bir de volkan camı yani obsidyen istiyorum.” Volkan camı oldukça kıymetli bir taştı, hem tedavilerde kullanılıyordu hem de ticarette. “Bunun karşılığında tohumlarını sürekli vermeye devam edebiliriz.”
Olaf, hiçbir şey anlamıyormuş gibi Veyn’in yüzüne baktı ve sonra ilk defa gülmeyip kaşlarını çattığını fark ettim. “Volkan camı bize özgüdür,” dedi tek nefeste. “Onu kimseyle paylaşmayız, bizim kutsalımızdır.”
Gülümseme sırası Veyn’deydi. “Paylaşmak zorundasın Olaf çünkü bütün dünyadaki birliklere tohumları biz gönderiyoruz ve istersek onlardan da kömür alabiliriz ama sen kimseden tohum alamazsın.” Masadan Olaf’a doğru eğildiğinde dirseklerini masaya yasladı. “Kısacası, herkes gibi sen de Thalron’a muhtaçsın, bu yüzden reddetme lüksün asla yok.”
Olaf kasıldığında bakışları kardeşlerine doğru döndü ve sonrasında elini ensesine doğru götürüp “Volkan camı bizim için kutsaldır,” dedi tek nefeste bir kez daha. “Nasıl ki sizin tohumunuz kıymetliyse…”
“Volkan camını istiyorum.” Veyn, tek bir cümleyle Olaf’ın yüzüne doğru yaklaştığında öyle bir emir verir gibi konuşmuştu ki, Veymor’un yerinde artık yeller esiyordu. “Ve bunu kabul etmek zorundasın çünkü Thalron’la anlaşmaktan vazgeçersen tek yiyebileceğin o volkan camları olur, bunu biliyorsun öyle değil mi?” Masadaki herkesin bakışları birbirine döndüğünde gerildiklerini fark etmiştim ama Veyn geri adım atacak gibi de görünmüyordu. “Biz ticaret yapıyoruz,” dedi tane tane konuşarak. “Senin karakterin, senin ateşin ya da girdiğin bu tavırlar benim umurumda bile değil; işimi gördüğün kadar varsın işimi görmediğinde ise,” parmağını şaklattı, “artık yoksun.”
Olaf, kaskatı kesildiğinde öfkelendiği her halinden belli oluyordu, bunu da gizlemiyordu. “Çok cesursun,” dedi hiç beklemediğini belli ederek. “Benden, halkımdan veya saldırılarımdan haberdar olmana rağmen benimle böyle konuşabiliyorsun.” Saldırılarımdan? Thalash, başka birliklere savaş açıyor olmalıydı ve bu bir nevi Veyn’e yöneltilen açık bir tehditti.
Veyn’in korkmasını bekledim ama o rahat bir şekilde gülümsediğinde “Ben babama benzemem, Olaf,” dedi net bir sesle. “Benim kararlarım nettir, düşüncelerim sabittir ve sadece sen değil, diğer birlikler için de bu geçerli. Babam için daima barış öncelikli olandı ama benim için,” kısık bir sesle devam etti Olaf’ın gözlerinin içine bakarak, “öncelik her zaman savaştır ve barış ise sadece ben istediğim sürece var olur.”
Olaf, dilini dudaklarında yavaşça gezdirdiğinde ve sonrasında yavaşça boynunu çıtlattığında gülmeye başladı, bu kez hevesli bir kahkaha değildi. Veyn’in yüzüne baka baka gülüyor ama hiçbir şey söylemiyordu. En sonunda Olaf, “Seninle baş başa konuşalım,” diye fısıldadı. “İkimizin anladığı dilden.”
Veyn, kaşlarını kaldırdı ve sonrasında rahat bir sesle “Herkes dışarı çıksın,” diye mırıldandı. İlk önce duraksayan bakışlar ve sonrasında bir anda ayaklandılar. Masada oturan herkes tek tek dışarıya çıkmaya başladığında ben ne yapacağımı bilemeyerek olduğum yerde kaldım.
Tanya, başıyla işaret ettiğinde ve beni de yanına çağırdığında o tarafa doğru gitmek için hamle yaparken Olaf’ın “Liora Valenka,” dediğini işittim. “Sen kalmalısın çünkü konuşacaklarımız seni de ilgilendiriyor.”
Bir anlık bakışlarım Veyn’le buluştu ve onun gözlerini ayırmadan Olaf’a baktığını gördüm; en son Tanya da kapıdan çıkıp gittiğinde o yemek odasının içinde sadece üçümüz kalmıştık. Ben odanın köşesinde dururken Olaf bakışlarını yeniden Veyn’e doğru çevirdi ve tek kaşını havaya kaldırarak “Biz Thalash’da işlerimizi sizin gibi yürütmeyiz,” diye açıklamada bulundu. “Biz Thalash’da sadece tek bir şekilde ticaretimizi gerçekleştiririz: Takas. Kömürüme karşılık, tohumlar. Ve eğer benden volkan camını istiyorsan tek yapman gereken onun kadar kıymetli başka bir şeyi bana vermen ama merak etme senden en kıymetlini yani eşini elbette ki istemeyeceğim.”
Veyn’in çenesi kasıldığında sanki sonraki cümlesini biliyor gibiydi; yemyeşil gözleri keskinleşti ve onu daha önce bu kadar korkutucu görmediğime emin oldum.
Olaf’ın gözleri bana doğru döndüğünde “Volkan camına karşılık bana hizmetkarın Liora Valenka’yı vereceksin,” dedi emir verirmiş gibi. Birisi, benim dışımda birisi Veyn’e emir veriyordu ve bu ne anlama geliyor, çok iyi biliyordum. “O senin için sadece bir hizmetkar değil mi? Onu bana ver, asıl saygının ne olduğunu ona göstereyim, Thalash halkı ona tapıyor, bu onların daha yürekten çalışmasını sağlar ve ben de senelerdir hayranlık duyduğum Valenka’ma kavuşurum, onu isterse kraliçem yaparım.”
Cümlelerin verdiği ağırlık tokat gibi çarptığında beni nasıl olurdu da bir takas malzemesi olarak kullanabilirdi ve bunu Veyn’e söylerdi, aklım almıyordu. Ellerim öfkeden titremeye başladığında Veyn’in dudaklarından sadece “Valenka’ma,” kelimesi döküldü. Gözleri boşluğa doğru kaydı, ağzından nefesini verdi ve sonrasında gülümsediğinde bu öylesine dondurucu bir gülümsemeydi ki öfkemin onun öfkesiyle yarışamayacak durumda olduğunu o an fark ettim. “Valenka’ma mı dedin sen?”
Olaf, omzunu indirip kaldırdı. “Sadece bir hizmetkardan söz ediyoruz, neden buna bu kadar şaşırdın, Veymor’un oğlu?” Veymor’un oğlu… Ona bir isimle bile hitap etmiyordu.
Veyn, gözlerini kapattı ve eli ensesine doğru gittiğinde yavaşça sıktı. Bunu birkaç kez daha tekrar ettiğinde alt dudağının dişlerinin arasına aldı ve sonrasında gözlerini açtığında Olaf’a öyle bir baktı ki, yeşil gözleri sanki bu odayı ateşler içinde bırakacaktı.
“Bir daha Liora Valenka’dan bahsederken sahiplik eki kullanırsan,” dedi tane tane konuşarak. Sesi tekdüzeydi; bağırsa bundan daha az korkutucu olurdu, bunu biliyordum. “Bir daha Liora Valenka’yı bir ticaret masasında takasla önüme sürersen ve bir daha değil onunla konuşmak, ona iki saniyeden fazla bakarsan…” Durdu. O kısa sessizlik, Olaf’ın kahkahalarından çok daha ürperticiydi. “Babanı yaktığın o ateşe seni de atarım.” Bakışları milim bile oynamadı. “Ama bu kez seni hızlı öldürmem.” Odanın içindeki hava ağırlaştı. “Derini ateşe yavaş yavaş teslim ederim. Çığlık atabilmen için ciğerlerini sağlam bırakırım. Yardım isteyebilmen için ise dilini kesmem.” Gözleri Olaf’ın gözlerine kilitlendi. “Ve sen cayır cayır yanarken karşına geçer,” bardağını yavaşça kaldırdı, “içkimi içerim.” Dudaklarının kenarında o tanıdık, korkunç sakinlik belirdi. “Çünkü Liora Valenka benden alabileceğin bir şey değil ama bu korkusuz cesaretin uğruna ölebileceğin son hata olabilir.”
Olaf’ın şaşırmasını bekledim ama şaşırmamıştı hatta öyle ki, sanki Veyn’i hangi konuda köşeye sıkıştırabileceğini net bir şekilde görmüştü ama bu, yine de gözlerindeki o dehşet ifadesini silebilecek gibi görünmüyordu. “O,” dedi Olaf hem imayla hem de kısık bir sesle, “senin için ve Thalron için sadece bir hizmetkar ama Thalash için adeta bir kraliçe.”
“Kimin için ne olduğu umurumda değil, önemli olan Liora Valenka'nın benim için ne olduğudur,” dedi Veyn dişlerinin arasından. “Bir kez söyleyeceğim ve bir daha da tekrar etmeyeceğim; Liora Valenka benim sınırlarımdır, sırlarımdır, sabrımdır ve ben sınır ihlallerini asla affetmem, Olaf, kanım üzerine yemin ederim ki affetmem.”
Olaf’ın gözleri bir anlık bana kaydı fakat hemen sonrasında geri çektiğinde gülümseyerek “Senin için bu kadar kıymetli olduğunu bilmiyordum,” dedi masum bir yüz takınarak. “Şimdi taşlar çok daha güzel yerine oturdu.” Ama bakışlarında aynı ifade yoktu, aksine benden vazgeçmeyeceğinden neredeyse emindim çünkü inatçı kişiliği ve saygısızlığı, üstelik bir oyun gördüğünde bundan keyif alması Veyn’in daha fazla üzerine gideceği anlamına geliyordu.
Yemek odasının çanı çalındığında Veyn, gözlerini Olaf’tan ayırmayarak “Gel,” dedi sadece.
Liten içeriye girdiğinde yüzündeki muhafız zırhını düzeltip “Yüce Veyn,” dedi saygıyla. “Yüce Veymor kendine geliyor.”
“Ah, çok üzüldüm,” dedi Olaf yapay bir şekilde elini kalbine götürerek. “Demek Yüce Veyn’le daha az vakit geçireceğim, öyle mi? Halbuki kendim kadar deli birisini bulduğum için neredeyse mutluluktan dans edecektim.”
“Belki de senden daha deliyimdir,” dedi Veyn hem alayla hem ciddiyetle. “Bunu görmeye ne dersin Olaf?”
“Harika!” dedi Olaf kahkaha atıp ve ikisi de aynı anda masadan kalktıklarında Veyn benim olduğum tarafa doğru yürüdü ve Olaf da diğer tarafa doğru ilerlediğinde sahiden de bir kez daha bana dönüp bakmadı.
***
Şarkı: Sebastian Plano, Prelude to a Soul
Üçümüz ve arkamızda muhafız ordusuyla şifahane diye düşündüğüm o yere girdiğimizde duvarlar, yerler ve hatta merdivenlerin tırabzanları bile bembeyazdı. Fakat biz merdivenlerden yukarıya çıkmak yerine alt kattaki odaların olduğu yere doğru girdiğimizde Liten ilk kez ortalarda görünmüyordu; normalde Veyn’den bir adım uzaklaşmazken şimdi neredeydi de burada değildi, anlayamıyordum.
Dördüncü odanın kapısının önüne geldiğimizde ben Veyn’in hemen arkasındaydım, Olaf ise onun yanındaydı. Burada ne bir Asil vardı, ne de Din İnsanı. Büyük ihtimal ilk haber verilen kişi Veyn olmuştu ama Olaf’ı neden buraya kadar getirmişti, bunu da anlayamıyordum.
Önünde durduğumuz kapı açıldığında ve içeriden bir şifacı çıktığında oldukça yaşlıydı ama gözlerinde yaşanmışlıklar taşıyordu. Veyn’i gördüğü anda ellerini önünde birleştirdi ve sonrasında başını eğerek “Yüce Veyn,” dedi tekleyerek. “Yüce Veymor kendine geliyor.”
Veyn, gülümsedi ve Olaf’a dönüp “Babam kendine geliyormuş,” dedi mutlulukla. “Senin gibi yakmadığım için oldukça mutsuz olmalısın, Olaf.”
Olaf, omzunu indirip kaldırdığında “Kimsenin benim kadar cesur olamayacağını bilecek kadar yaşadım, Veymor’un oğlu,” dedi kibirle. “Ama Veymor’la tanışmayı elbette ki iple çekiyorum.”
Veyn daha geniş bir şekilde gülümsediğinde içeriye Olaf’la beraber girdi; onların hemen arkasından ben de girdiğimde içeride beş şifacı duruyordu, tam ortada kocaman bir yatak vardı ve yatağın yanındaki masa ilaçlarla doluydu. Yatakta yatan Veymor’un boynuna kadar bordo battaniyeyi çekmişlerdi, gözleri kapalıydı ama dudaklarını oynatarak bir şeyler mırıldanıyordu.
Yatağın hemen ayak ucuna gittiğimizde Veyn, başını omzuna doğru yatırıp babasına doğru baktı; yine onun gözlerinde bir duygu belirtisi aradım ve bu kez o duyguyu yakalamıştım: Zafer. Babası kendine geldiği için zafer kazanmış gibi hissediyordu ve bu beni tamamen bozguna uğratmıştı, halbuki umurunda bile olmadığını düşünmüştüm.
“Tüm şifacılar dışarı çıksın,” dedi Veyn sakin bir sesle. “Sadece biz kalacağız.” Şifacılar birbirine baktı fakat ikiletmeden dışarıya çıktıklarında odanın içinde sadece ben, Veymor, Veyn ve Olaf kalmıştık. Veymor ise ağzının içinde bir şeyler gevelemeye devam ediyordu. Veyn durmadı, düşünmedi bile ve yatağın hemen yanına gittiğinde elini babasının ensesine yerleştirip başını yavaşça kaldırdı.
Masanın üzerindeki suyu alıp Veymor’un dudaklarına yasladığında ve Veymor küçük yudumlarla içtiğinde “Baba,” dedi, Veyn sakin bir sesle. “Aç gözlerini, buradayım, bana bak.”
Veymor, başını yavaşça çevirdiğinde ve sonrasında zorlukla gözlerini açtığında nefes almakta bile zorlanıyor gibiydi; derin bir nefes aldığında eli yavaşça bardağın altını tuttu ve son yudumuna kadar içtikten sonra gözlerini zorlukla da olsa tamamen açtı.
Simsiyah gözleri tavanla kesiştiğinde başka bir nefes daha verdi ve sonrasında başını Veyn’e doğru değil, kapıya doğru çevirdi, hemen sonrasında yeniden tavana baktığında yutkunmakta zorlandı. Gözlerini sıkıca yumdu, geri açtı ve bir kez daha yumdu. Hemen sonrasında ise “Kandilleri yakın,” diye fısıldadı zorlukla. “Hiçbir şey göremiyorum.”
Bakışlarım odada yanan kandillere doğru döndüğünde öylesine aydınlıktı ki nasıl göremediğini sorguladım fakat tam o anda, Veyn’in yüzünde bir gülümseme oluştu ve sonrasında “Bana bak, baba,” dedi tane tane. “Bana bak. Sadece bana bak.”
Veymor, gözlerini yavaşça Veyn’e çevirmek istedi ama baktığı yer Veyn’in gözleri değil, arkasıydı. O an, dengem sarsıldığında ve elimle ağzımı kapattığımda ne olduğunu anlamam birkaç saniyemi almıştı. “Kandilleri yakın!” dedi Veymor daha yüksek bir sesle öksürerek. “Hiçbir şey göremiyorum!”
“Baba,” dedi Veyn, şefkatli bir sesle. “Kandiller zaten yanıyor, dikkatli bak.”
“Hayır,” dedi Veymor hiddetle. “Hayır, hiçbir şey göremiyorum, karanlıktan başka hiçbir şey göremiyorum.”
Veyn’in gözleri babasından ayrıldı ve bakışları bana odaklandığında o an bütün sırlar, bütün gerçekler tam karşımdaydı. Veyn, Veymor’u zehirleyen kişiydi fakat bu zehir onu öldürmemiş, onu kör etmişti. Veymor artık kör bir adamdı; Veyn ise bunu bile bile yapmıştı çünkü onun adaleti en çok intikamdan geçiyordu.
Veyn, yeniden bakışlarını babasına doğru çevirdiğinde çok kısık bir sesle “Veyn’in adaletiyle tanıştın mı baba?” diye sordu merhametsiz bir şekilde. “Artık ikimizin de aynı yerden zaafı var. Sen artık kör bir adamsın ve Thalron halkı için bu bir kusur demektir.”
Nefesim kesildiğinde ellerim saçlarıma doğru kaydı ve bunu beklemediğim için dengemi korumakta zorlandım fakat bu kadarla da sınırlı değildi. Kapının önündeki çan çalmaya başladığında Veyn, bakışlarını kapıya doğru çevirip oldukça sakin bir şekilde “Gel,” diye mırıldandı.
Kapı açıldı, içeriye ilk giren kişi Liten olduğunda bakışlarımla onu sorguladım biliyor mu diye fakat hemen onun ardından içeriye kumral saçlı orta yaşlı bir kadın girdiğinde bakışlarımı ondan ayıramadım. Hemen ardından sarışın başka bir kadın girdiğinde onun gözleri direkt olarak benimle kesişti.
Veyn, oturduğu yerden kalktı, Veymor kendi kendine çırpınırken dönüp bakmadı bile ve sonra yanımdan geçip kumral kadına doğru elini uzattı. Kadın, gülümseyerek elini öne uzattığında Veyn, hiç düşünmeden elinin tersini öptü ve sonrasında “Anne,” dedi yürekten bir sesle. “Hoş geldin.” Benim de elimi öpmüştü ve annesinin öğrettiğini söylemişti, şimdi aynısını annesine yapıyordu.
Daha büyük bir şaşkınlıkla onlara bakarken bir anda gözlerim yeniden o sarışın kadına doğru döndü, annemin bir fotoğrafı bile yoktu fakat o kişinin annem olma ihtimali bile kalbimin sıkışmasına sebep olmuştu. Veyn, Nessa Thalron’u yanına çektikten sonra sadece bir saniye dönüp bana baktı ve sonrasında “Ravna Valenka,” diyerek o kadına da selam verdi. O kadın benim annemdi. “Masanın üzerine bıraktığın o Valenka yazılı bıçak sana aitti.”
“Beni kör ettin!” diye haykırdı Veymor gür bir sesle. “Beni derhal iyileştirin!”
Veyn, çenesini havaya kaldırdı ve sonrasında “Zehrin tarifini Kızıl Kitap’tan aldım baba ve şifası da yine o kitapta,” dedi. “Ama bil bakalım o kitap artık kimin ellerinde?” Veyn’in en başından beri kitabı bana vermekte geciktirmesi bu intikam için miydi? “Liora Valenka’nın ellerinde ve o isterse iyileşebilirsin, eğer istemezse hayatının sonuna kadar kör kalırsın.”
Ensemden aşağıya soğuk bir ürpertinin geçtiğini hissettiğimde şaşkınlıktan hiçbir şey hissedemiyor gibiydim. “O Kızıl Kitap’ı bana verin!” dedi Veymor boşluğa bakarak ve ayağa kalkmaya çalıştı ama göremediği için direkt dengesini kaybetti. “O kitabı bana getirin.”
Gözlerim odadaki herkesin üzerinde gezindi, annem hariç. Ona bakamıyordum çünkü ona bakarsam bütün gücün ellerimden alınacağını düşünüyordum.
Veymor’un artık görmeyen gözlerine baktım, Veyn’in hissettiği o zafer, aslında bu zehrin zaferiydi. Babasını bile isteye kör etmişti ve durmaksızın Veyn’i renk körlüğüyle tehdit ederken artık Veymor hiçbir şekilde göremiyordu, o kör bir adama dönüşmüştü.
Donuk bir gülümsemeyle “Yasakladığın Valenkaların senin şifacın olmasını mı istiyorsun Veymor?” diye sordum. “Maalesef bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek çünkü o kitabı sana asla vermeyeceğim.”
Veymor’un gözleri Veyn’i bulmaya çalışırken odanın içinde garip, neredeyse elle tutulur bir gerilim oluştu. Kandiller yanıyordu. Oda gündüz kadar aydınlıktı. Ama Veymor’un bakışları boşluğa çarpıyordu. Simsiyah gözbebekleri titredi. Başını hafifçe sağa çevirdi. Sonra sola ama odaklanamıyordu.
Gerçek, ağır ve kaçınılmaz bir şekilde odaya çöktü.
Veyn’in dudaklarının kenarındaki o ince gülümseme biraz daha belirginleşti. “Bana bak, baba,” dedi yeniden, bu kez fısıltıya yakın bir sesle. Adeta onunla dalga geçiyor, bütün zamanlarının intikamını alıyordu.
Veymor’un kaşları çatıldı. Yüz kasları kasıldı. Sanki görünmeyen bir duvara çarpıyormuş gibi gözlerini kısmaya çalıştı. “Veyn?” diye mırıldandı. Ama sesi ilk kez belirsizlik taşıyordu. O mutlak, sarsılmaz adamın sesinde ilk kez bir çatlak vardı.
“Buradayım,” dedi Veyn. Yatağa biraz daha eğildi. Yüzü artık Veymor’a neredeyse birkaç parmak mesafedeydi. “Her zaman olduğum yerde. Tam karşındayım.”
Veymor’un nefesi hızlandı. Gözleri tekrar tekrar aynı noktaya bakıyor ama hiçbir şeyi yakalayamıyordu. Elini yavaşça havaya kaldırdı. Boşluğu yokladı. Titreyen parmakları hiçbir şeye değmedi.
O an Veymor’un yüzündeki ifade değişti. Bu öfke değildi. Bu acı değildi. Bu korkuydu. Dudakları aralandı. Nefesi boğazında düğümlendi. “Neden?” dedi zorlukla. “Neden göremiyorum?” Odanın içinde ölüm sessizliği vardı. Kalbim göğsüme öylesine sert vuruyordu ki herkesin duyabileceğini düşündüm. Veyn ise öylesine sakindi ki bu sakinlik insanın içini ürpertiyordu. Veymor’un başı aniden ona döndü. Ya da dönmeye çalıştı ama yine ıskaladı. “Ne yaptınız bana?” dedi, sesi ilk kez gerçek bir insan gibi çıkmıştı.
Bir hükümdar gibi değil. Bir adam gibi.
Veyn yavaşça doğruldu hiç acele etmeden. “Ben hiçbir şey yapmadım.” O tanıdık, korkunç sakinlikle konuşuyordu. “Sen içkini içtin, beni dizlerimin üzerine çöktürdüğün gün, hatırlıyor musun?” Veymor’un nefesi kesildi. O an zihninde bir şey yerine oturmuş gibiydi. Odanın havası değişti. Ben bile istemsizce kasıldım. Veyn’in gözlerinde o an minicik, neredeyse görünmez bir parıltı oluştu. Zafer ama bu zafer bile sessizdi. “Her zaman zehri yanlış yerde ararsın, baba,” dedi. “Düşmanlarında fakat aslında zehir senin kanında ve yanındaydı.”
Veymor’un dişleri kenetlendi, eli yumruk oldu ama bu yumruk, artık hiçbir güce sahip değildi artık geç kalmıştı. Veymor’un yüz kasları gerildi. “Ben…” dedi hırıltıyla. “Ben Thalron’um.”
Veyn’in gülümsemesi genişledi ve o cümleyi öyle bir rahatlıkla kurdu ki odanın içindeki her şey dondu: “Hayır, baba, değilsin.” Gözlerini Veymor’un kör bakışlarına kilitledi. “Çünkü Thalron artık benim. Şimdi gerçek karanlığın nasıl bir his olduğunu öğrenme vakti. Üzüm yemek ister misin?”
…
Herkes derin bir nefes alsın, bölüm bitti ahdshfjfjdjgkkfkf
En sevdiğiniz kısım efenim?
Paragraf Yorumları