logo

23. GİZLENMİŞ SIRLAR

Views 25521 Comments 2054

Keyifli Okumalar!

Şarkı: Billie Eilish, Six Feet Under

Bir şekilde zihnimin içinde bazı çanların çaldığını hissediyordum ve kendi kendimle bile çoğu zaman konuşmayı beceremeyen birisiydim çünkü içimdeki hisleri, iyisiyle veya kötüsüyle açıklayamazdım. Bu yüzden zihnimin içindeki çanların neden çaldığını da bilmiyordum.

Fakat bir yanım, bugün ruhumun sanki parçalara ayrılacağını söylüyordu; bu bir histi ama öyle kuvvetli bir histi ki, bunu aşamıyordum.

Bir keresinde Tanya bana ‘Nasıl bu kadar güçlüsün?’ diye sormuştu. O bunu sorana kadar güçlü olduğumun farkında bile değildim hatta şaşırdığımda devam etmişti ve devam ettiğinde kurduğu her cümle beni yerden yere vurmuştu. ‘Birçok şey yaşadın ve yaşıyorsun, Liora ama bir kez olsun üzüldüğünü görmedim, bunun adı güçtür’ demişti.

Hayır, aslında bunun adı güç değildi, bunu çok iyi biliyordum. Bunun adı kaçmaktı. Yerimde bir başkası olsa annesinin henüz bebekken onu bırakıp gitmesine durmaksızın içerlenebilir, bunun öfkesiyle veya hüznüyle her şeyi yapabilirdi fakat ben, bu histen öylesine kaçmaya alışmıştım ki bir süre sonra hissizleşmiştim. Annem beni bırakıp gitmiş miydi? Gidebilirdi.

Babamın adı bile geçmiyordu, geçmeyebilirdi de.

Çocukluğumdan yetişkinliğime kadar türlü ötekileştirmelere maruz kalmıştım, Elly, Tanya ve her ne kadar şu an kötü olsak da Korven dışında kimse beni sevmemişti fakat buna da hiçbir zaman içerlenmemiştim. Sevmiyorlar mıydı? Sevmeyebilirlerdi. Hayır, bu hissi kabullenmiş değildim, bu histen de delicesine kaçıyordum.

Bir gün, insanın kaçtığı bütün hisler keskin bir bıçak gibi göğsünün ortasına saplandığında ne yapardı bilmiyordum ama ben, ne yapacağımı değil daima sonrasını düşünüyordum ama bir gün, ne yapacağımı düşünmek yerine o acıyı hissetmeye başlarsam nasıl bir insana dönüşürdüm, emin değildim.

Kendime acır mıydım? Öfkeli birine mi dönüşürdüm? Sürekli ağlayan? Belki de pes eden. Bütün bunların dışında bu kez de kendisinden kaçan birisi mi olurdum?

Fakat şimdi elimdeki Morna’nın günlüğüne bakarken kaçamadığım tek duygunun, Morna’ya olan sonsuz bağlılığım ve Veyn’e karşı duyduğum o tarifsiz, adını bile koyamadığım hisler olduğunun farkındaydım. Her konuda kaçabiliyor ve mantıklı düşünebiliyorken konu Morna olduğunda sanki ruhumu hissediyormuş gibi zırh kuşanıyor, konu Veyn olduğunda ise kalbimin üzerine basıp geçemiyordum.

Hatta öyle ki, bir süre Morna’dan ve onun günlüğünden bile kaçmak istemiştim ve bunu başarmıştım da ama Veyn’den kaçabilmek benim için neredeyse imkansızdı.

Bakışlarım uyuyan yüzünde gezinirken o çanların neden zihnimin içinde çaldığını, o yırtılmış kağıdı düşünürken hangi konuda aklımın beni uyardığının farkındaydım fakat bundan da kaçmak istiyordum.

Çünkü ben Veyn’e güveniyordum; en güvenilmez hissettiğim zamanlarda bile güvenmiştim.

O bu kitabı okurken bu sayfanın yırtık olduğuna neredeyse emindim hatta uyanık olsaydı bunu ona sorar, içimi rahatlatırdım fakat öylesine derin ve öylesine güzel bir uykunun içindeydi ki, yüzünde artık acı çekiyormuş gibi bir ifadesi yoktu. Avuçları uyuşmuş olmalıydı, onu iyileştirmek için verdiğim çaba işe yaramıştı.

Kitabı yavaşça kapattım ve bakışlarımı kapıya doğru çevirdim.

Aslında benim de uykum vardı fakat uyuyabilecek gibi hissetmediğimde yavaşça yataktan kalktım ve parmak uçlarımda yürüyerek kapıya doğru ilerledim. Kilitli olan kapıyı sessizce açtığımda omzumun üzerinden arkama doğru baktım ve Veyn’in yerinden hareket bile etmediğini gördüm. Bir tarafım onun hayatı boyunca hiç derin bir uyku çekmediğini ve şu an bile uyanık olduğunu söylüyordu ama bu tarafımın o zihnimde çalan çanlarla iş birliği yaptığına neredeyse emindim.

Yatak odasından çıktığımda ve kapıyı arkamdan kapattığımda hemen kapının yan tarafında bekleyen Liten’le göz göze geldik. Yüzündeki zırhını çıkarmıştı ve beni gördüğü anda gülümsediğinde onu tanıdığımda aslında hiç de gülümsemeyen birisi olduğunu fark ettim. Bu hissi ona ben verdiysem bunun için mutlu olacaktım.

Veyn’in Liora’sı,” dedi bana başıyla selam verirken.

Gözlerimi devirmekle, gülümsemek arasında kaldığımda “Artık Liora Valenka olduğumu sanıyordum,” diye mırıldandım ve koridorda yürümeye başladım, Liten de beni takip etti. “Yeniden eskiye mi döndük?”

“Bunu söylemek güzel,” dedi Liten sakince. “İkiniz birsiniz.”

“Ama o artık Veyn değil,” dedim merdiven basamaklarına geldiğimizde. “Ve bundan rahatsızlık duyacaktır.” Liten ilk önce sessiz kaldı ve sonrasında göz ucuyla ona baktığımda gözlerini kıstığını fark ettim. Her ne düşünüyorsa bu onu üzdüğünde “Ne oldu?” diye sordum. “Seni üzen bir şey var.”

Birkaç saniyelik duraksamanın ardından “Yüce Veyn’i en son böyle gördüğümde küçük bir çocuktu,” dedi Liten. “O çok yalnız.”

İlk önce kaşlarım havalandı ardından çatıldığında “Yalnız mı?” diye çıkıştım. “Biz varız, Liten.”

Öyle değil, dermiş gibi kafasını salladı. “Onu kimse görmüyor,” dedi. Sadece bunu söyledi ve kurduğu tek bir cümleden birçok şey anlamamı bekledi, sadece gözlerinin içine baktığımda devam etmesini bekledim ama etmedi. Merdiven basamaklarından inen adımlarım duraksadığında yüzündeki mutsuzluk benim de çökmeme sebep oldu.

“En azından onu anlamaya çalışıyorum,” dedim kısık bir sesle. “Sana bir şey mi söyledi?” Liten sessiz kaldı. “Liten,” dedim üzerine basa basa. “Sana bir şey mi söyledi?”

Yutkundu, bakışlarını kaçırdı. “Benim duyduğumu bilmiyordu,” dedi Liten bu yaptığından rahatsızlık duyduğunu belli ederek. “Ama bana, hiç kimse olmanın ağırlığını taşımakta zorlandığını söyledi.” Adımlarım durdu. “Ve dönüşeceği kişiden korktuğunu.”
Kalbimin içi sızladığında bir yanım da korkmuştu. Veyn’in her ne olursa olsun ya da her ne yaşarsa yaşasın sonrasında çok daha sert bir şekilde geri döndüğünü defalarca görmüştüm ve bu son yaşadığından sonra nasıl bir geri dönüşü olacağını kestiremiyordum.

“Onu iyi tanıyorsun, Liten,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Çocukluğundan beri tanıyorsun üstelik, sence o korktuğu kişiye dönüşebilir mi?”

Liten bir süre sessiz kaldığında “O çocuk Veyn’di,” dedi başını sallayarak. “Bu adam hiç kimse.”

Liten bazen hiçbir şey düşünmüyor ya da aklı yarım çalışıyor gibi konuşsa da bazen de hepimizden daha akıllı olabiliyordu. Ayrıca gözlerinin içinde Veyn’e karşı duyduğu sevgi öyle açık bir şekilde okunuyordu ki, bu kalbimdeki sızının biraz da olsa ferahlamasına sebep oldu.

Sanki Liten yanımızda olduğu sürece ne bana ne de Veyn’e hiçbir şey olmazmış gibi geliyordu.

Kalenin kapısı açıldığında ve ikimiz de bakışlarımızı o yöne çevirdiğimizde Nord’un orada belirdiğini gördüm, yanında iki muhafızı da vardı. Bizi gördüğü an elini kaldırdı ve sanki senelerdir dostunu selamlıyormuş gibi sallamaya başladı. O kadar yaşanandan sonra öylesine keyifli görünüyordu ki, bu bir rüya mıydı, diye düşünmeden edemedim.

Hızlıca merdivenleri indiğimde benim konuşmama bile fırsat vermeden “Sana bir iyi bir kötü bir de vay canına diyebileceğin bir haberim var,” dedi sırıtarak.

Yüzümü ekşittim. “Lütfen ilk önce iyi olanı söyle.”

Nord ise gülümsedi. “Tanya ayaklandı ve her yerde seni soruyor bu yüzden seni ona götürmeye geldim.”

Mutlulukla gülümsediğimde ellerimi birleştirip “Gidelim o halde,” dedim.

“Diğer haberlerimi sormadın,” dedi Nord önüme geçip beni durdurarak. “Hiç meraklı değilsin, Köksüz.”

Derin bir nefes verip “Kötü haberi bekliyorum,” dedim ve kollarımı önümde birleştirdim.

Nord, gözlerini kıstı. “Olaf yaşıyor, kansız gerçekten de ateşe duyarlı olmalı.”

“Ne?” dedim yüksek bir sesle. “O yangından sağ mı çıktı?”

“Evet,” dedi başını sallarken. “Birçok yeri yanmış durumda ama hâlâ yaşıyor ve babam ona gözü gibi bakıyor.”

Elimi alnıma götürdüm ve ovuştururken aklımdan geçen sadece Veyn’di. Bundan sonra ne olacağıydı.

“Ve vay canına haberini söylüyorum,” dedi Nord beni dalgaya alarak ve oldukça rahat bir şekilde. “Tanya’ya gelinlik diktiriyorum.” Dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında Liten bile afallayarak Nord’a baktı. “Beyaz bir elbise diktireyim dedim sonra bazı kültürlerde beyaz elbisenin gelinlik olduğunu duydum. Ben de gelinlik diktirmeye karar verdim. Hem renkli giyinecek hem gelinlik giyinecek hem de gelinim olacak.”

Dudaklarımı örttüm bir kez daha açtım ardından Liten’le göz göze geldik. “Vay canına,” dedim nefesimi verirken. “Hayatımda daha mantıksız bir fikir duymamıştım, tebrik ederim.”

“Teşekkür ederim,” dedi Nord gülerek.

“Ve bu onunla evleneceğin anlamına mı geliyor?” diye sordum ardından kapıya doğru yürümeye başladığımda o da beni takip etti.

Nord, kaşlarını çattı. “Bir Asil, Bir Tüccar’la asla evlenemez,” dedi. “Yasak.”

Gözlerimi devirdim. “Gelinlik giydiriyorsun, Nord.”

“Bu evleneceğimiz anlamına gelmez.”

Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda elimde hâlâ Morna’nın kitabını tuttuğum için onu pelerinimin cebine sıkıştırdım. Normalde onunla gezmem pek doğru değildi ama şu an için tek isteğim Tanya’yı hemen görmekti.

Kaleden dışarı çıktığımızda “Veyn nasıl?” diye sordu Nord. Göz ucuyla ona baktığımda hem ilgili hem de bir o kadar ilgisiz olduğunu fark ettim. Nord’u yavaş yavaş çözmeye başlamıştım, hoşuna her ne gidiyorsa o şekilde davranmayı seviyordu. Bazı konularda yüzeyseldi, bana yardım etmişti ama konu Thalron olunca bir Tüccar’la bir Asil’in evlenmeyeceğini söyleyecek kadar da buraya bağlıydı.

Veya çocukluktan beri öyle bir yetiştirilmişlerdi ki, bunu bir türlü aşamıyorlardı.

“Ruhsal olarak nasıl bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Pek konuşmuyor ama elleri iyi olacak, ona Elly Teyzem’in bana öğrettiği bir ilacı sürdüm çünkü beni yaktıklarında da Elly Teyzem beni o şekilde iyileştirmişti.”

“Seni yaktıklarında mı?” dedi Nord gözlerini açarak. “Bu kadar rahat söylemen tuhaf değil mi?”

Gülerek “Seni hiç yakmadılar mı?” diye sordum. “Aramızda yer alamazsın, seni hemen dışlamalıyız.” Dalgaya alarak güldüm ama o hâlâ kaşları havada bana bakıyordu. “Hey,” dedim elimi sallayarak. “Ben bir Valenka’yım, neden beni yaktıklarına bu kadar şaşırıyorsun?”

“Seni yakmalarına elbette şaşırmıyorum çünkü kim görse seni yakmak ister, büyücüye benziyorsun,” dedi pat diye, kırmaktan bile çekinmeden. “Benim şaşırdığım bu konudan bu kadar basit söz etmen.”

“Ne yapmalıyım?” diyerek omzumu silktim. “Ağlamalı mıyım?”

Nord, dudaklarını büktü ve önüne döndüğünde “Ben olsam sürekli bunu konuşur, herkese anlatır, herkesten şefkat beklerdim,” diyerek güldü. “Beni yaktılar dostum, cayır cayır hem de ve canım acıdı, öyle canım acıdı ki yapayalnızdım, o alevler beni mahvetti, o alevlerin içinde…”

“Gerçekten bunu mu yapardın?” diye sordum merakla. Nord bakışlarını bana çevirdi. “Hayatında hiç çok büyük bir acı çektin mi Nord yoksa sen de benim gibi kendi acılarını görmezden geldiğin için mi böylesin?”

Nord’un yüzündeki gülümseme duraksadı ve yeniden önüne döndüğünde “Bilmiyorum,” dedi başını sallayarak. “Hiç düşünmedim.”

“Düşünmelisin çünkü ben senin için düşündüğümde böylesine gezmeyi, eğlenmeyi ve keyif almayı seven birisinin Thalron’da kapalı kalmış olmasına üzülüyorum,” diye mırıldandım. “Senin yerin dünyanın birçok yeri.”

“Annem her zaman bir gün Thalron’dan kaçıp gideceğimden korkardı,” dedi derin bir nefes verirken ve sonrasında gözleri uzaklara daldı. Bir süre sessiz kaldığında “Ve onu özlüyorum,” diyerek nefesini verdi. “Eğer bir acıdan söz edeceksek, annemi kaybettiğimde gerçekten de üzüldüm. Burada yas tutulmuyor, Köksüz. Küçüklüğümüzden beri yas tutmak ne demek bilmeden büyütüldük ama annem öldüğünde ilk kez kendimi bir odaya kapatıp günlerce çıkmak istemedim.”

Annesinden bahsetmesi tedirgin bir şekilde Liten’e bakmama sebep olduğunda onun da bana baktığını gördüm; ikimizin de gözlerinden aynı ifade okunuyordu. Acı. Tuhaf bir şekilde Nord’u ve onunla vakit geçirmeyi seviyordum ama Veymora’yı öldüren kişi bendim ve her ne olursa olsun Nord bunu öğrendiğinde neler olacağını kestiremiyordum.

“Onu seviyor muydun?” diye sordum kendimi tutamayarak.

Nord, hiç düşünmeden “Babamdan daha çok,” dedi. “Çünkü babam için ben her zaman ikinci erkek çocuğuydum, biraz da gereksiz olandım ve başıma buyrukluğum onun sevmediği bir özellikti. Bu yüzden göz bebeği Veyn oldu.”

“Bu iyi bir şey değildi,” dedim lafını yarıda keserek.

Nord, başını onaylarmış gibi salladı. “Fakat annem bana her zaman önemli birisiymiş gibi hissettirirdi, ondan hoşlanmadığını ve bazen sinir bozucu olduğunu da biliyorum ama senin için kötü bir insan olsa da o iyi bir anneydi, Köksüz.”

Elim enseme doğru gittiğinde yavaşça sıktım. “Onu öldüren kişinin hiçbir zaman peşine düşmedin,” dedim hem bir soru hem de büyük bir merakla.

“Çünkü ondan fazlasıyla nefret eden kişi vardı,” dedi Nord. “Hangisinden şüpheleneceğim ki?” Bakışları bana döndüğünde gözlerine oturan öfkeyi gördüm. “Ve bir yandan da bunu istemedim çünkü ulaştığım yer, bana ne kazandıracak veya ne kaybettirecek bilmiyorum.”

“Kaçıyorsun,” dedim onu anlayarak. “Sen de benim gibisin. Birçok duygudan kaçıyorsun.”

“Ama gelinlik almaktan kaçmıyorum,” dediğinde onun kalesinin önüne geldiğimizi fark ettim, kapının önündeki muhafızlar hızlı bir şekilde kapıları açtığında içeri girdiğim anda diğer hiçbir kalede görmediğim o görüntülerle karşılaştım.

Duvarlar büyük büyük yazılarla doluydu, içerinin ışığı Veyn’in kalesinden farklıydı, daha loştu ve hatta içeride güzel bir tütsünün kokusu vardı. Mutfak kısmından girip çıkan Köksüz pelerinli insanların yüzünde gülümsemeler vardı, Nord’u gördüklerinde başlarıyla selam verdiler ama onu çok sevdiklerini anladım.

“Bu yazılar da ne böyle?” dedim gözlerimi açarak.

“Anılarım,” dedi Nord duvara doğru ilerlerken. Ardından bir yazının önünde durdu. “Bu gidip gördüğüm bir yerde okuduğum bir cümle,” dedi. “Bu bir kadının bana hakaret ederken kurduğu cümlesi. Bu annemin bir cümlesi. Bu Veyn’in. Bu babamın. Bu benim. Bu…” Duraksadı. “Hatırlamıyorum ama güzel diye yazmış olmalıyım.”

İhanet, geç kalınmış adaletle sağlanmaz.

“İkinci vay canına,” dedim gülümseyerek. “Bu tuhafmış.”

“Liora!” Adımın çığlık atarmış gibi bir kadının dudaklarından fırladığını duyduğumda bu kişinin elbette ki kim olduğunu çok iyi biliyordum.

Tanya Darkona.

Bakışlarımı direkt sesin geldiği tarafa doğru çevirdiğimde onu mutfağın kapısında kocaman gözlerle bana bakarken gördüm. Kıvırcık saçları omuzlarından dökülüyordu, kalp şeklindeki dudakları aralanmıştı. Yüzüne renk gelmişti ve sanki artık eskisinden çok daha güzeldi.

Bir an bile şüpheye düşmeden ona hızlı adımlarla ilerlediğimde o da bana yaklaştı ve sonra birbirimize öylesine sıkı sarıldık ki, ona sarılmak hem çocukluğuma hem geçmişime hem de en masum tarafıma sarılmak gibi hissettirdi.

“Tanya,” diye mırıldandım daha sıkı sarılırken ve derin bir nefes verdim. “Sana bir şey olacak diye ödüm koptu.”

“Ve olmadı,” dedi ardından geriye doğru çekilip yüzümü ellerinin arasına aldı, yanaklarımdan öptü. “Çok uzun zamandır baygınmışım ve ben uyurken neler olduğunu öylesine merak ediyorum ki…” Bakışları Nord’a döndü ardından arkamdaki muhafız ordusuna baktı ve sonra yeniden bana baktığında güldü. “Ve etmemeliyim sanırım.”

“Hangisinden başlayacağımı bilmiyorum,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Ama en önemlisi senin ve Liten’in yeniden aramıza dönmesiydi.”

Tanya, Liten’e bakıp göz kırptı. “İkimiz olmasaydık, o gün sizi mahvedeceklerdi ama biz vardık ve sizinleydik.”

“Tanya,” dedim o günü hatırlarken. “Kendini riske attın, biliyorsun sen dövüşmekten ve bu tarz şeylerden…”

“Dövüşmeyi öğreneceğim,” dedi Tanya geriye çekilip çenesini kaldırırken. Tam o esnada bakışlarının değil ama duruşunun değiştiğini fark ettim. Eskiden çok daha çekimser, çok daha sessiz ve bir o kadar da temkinliydi fakat şimdi Nord’un bahsettiği o değişimi açıkça görebiliyordum. “Ve sonuna kadar Thalron’u, ondan geriye kalan her şeyi ve hatta,” Nord’a bakıp yüzünü buruşturdu, “bütün herkesi mahvetmek konusunda arkandayım.”

Göz ucuyla Nord’a baktım ve Nord’un bana demiştim dermiş gibi başını salladığını gördüm. “Tamam,” dedim gülümseyerek. “Fakat sana ne oldu?”

“Ne oldu?” dedi tekrar ederek.

“Sen genelde…” Doğru kelimeleri bulmaya çalıştım. “Daha ılımlı, daha savaşmak istemeyen ve hatta uyumlu biriydin ama şimdi…” Dudaklarımı ıslattım. “Yani biraz…” Tanya kaşlarını çattığı için uzatmak istemedim. “Değişmiş görünüyorsun.”

“Değişmedim, akıllandım,” dedi hızlı bir şekilde ardından koluma girip Nord’u omzuyla yavaşça itekledi. “Gel seni daireme götüreyim, orada konuşalım, burada casuslar olabilir.”

“Hey,” dedi Nord ellerini kaldırarak. “Seni yaşatmak için neler yaptığımı tamı tamına on sekiz kere anlattım,” diye inledi. “Ve on dokuzuncuyu anlatmak için de hazırım.”

Tanya, omzunun üzerinden Nord’a baktığında “Seni Thalron faresi,” diye çıkıştı. “Yaptığın iyilikleri başıma kalkmaktan başka yaptığın bir şey yok.”

“Fare mi?” diye bağırdı Nord arkamızdan. “Ve elbette anlatacağım, seni ben kurtardım!”

“Bir Asil tarafından kurtulmaktansa ölmeyi yeğlerdim,” dedi Tanya öfkeyle. “Uzak dur benden!”

“Hey,” dedim şaşkınlıkla ve gülerek. “Ondan hoşlandığını sanıyordum.”

Tanya, bir cevap vermeden önce dairesinin kapısını açtı ve beni içeriye aldıktan sonra kapıyı kapattı. “Tam da bu yüzden ona böyle davranıyorum,” dedi kaşlarını çatarak. “Çünkü ondan hoşlanmak istemiyorum.”

Kaşlarım havalandı. “Bir Asil olduğu için mi?”

“Bu işin sonunda üzüleceğimi bildiğim için,” dedi Tanya hızlı bir şekilde. Değişimi öyle açıkça ortadaydı ki, şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Eliyle dairesindeki yatağı işaret etti. “Otur, seni çok özledim, Lily.”

Afallamış bir ifadeyle yatağa otururken “Seni bu denli değiştiren nedir?” diye sordum. “Çünkü Nord bahsetmiş olsa da bu kadarını ben de beklemiyordum.”

Tanya hemen karşıma oturdu ve içten bir şekilde bana bakıp derin bir nefes verdi. “Ölüme yakın olmak,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Oradaydım, Liora, karnımdan kanlar akıyordu ve gördüğüm son yüz seninkiydi. Bana yalvarıyordun. Kulaklarım çınlıyordu, gözlerimi açık tutmak istiyordum ama tutamıyordum. Her şey çok bulanıktı ama zihnim çok netti; gördüğüm ve hissettiğim sadece bütün hayatımdı ve o an, o birkaç saniyede fark ettiğim neydi biliyor musun?” Başını iki yana salladı. “Boşa bir hayat yaşadığımdı.”

“Boşa bir hayat mı?”

“Evet,” dedi Tanya hızlıca. “Hayatım boyunca senin veya Korven’in arkasına sığındım, Elly’nin bize anlattığı masallarda bile kendimi hiçbir zaman bir prenses gibi değil her zaman yan rol olarak hayal ettim. Hiç hayatım için savaşmadım, geleceğim için de öyle. Sadece yaşadım, korktum ve kaçtım ama şimdi, ölümün ne olduğunu ve bana bahşedilen bu hayatın değerini biliyorum.” Gülümseyerek ellerini iki yana açtı. “Artık ölümden korkmuyorum mesela çünkü bir gün ölsem bile herhangi bir yan rol olarak değil, Tanya Darkona olarak öleceğimi biliyorum. Seni o gün kurtarmaya çalışmak hayatımda verdiğim en doğru karardı ve şu andan itibaren bütün bu savaşta senin yanında olacağım. Bu hikayede bir gün ölüp gitsem bile Tanya olarak öleceğim yaşarsam da Tanya olarak yaşayacağım, Liora.”

Başımı ağır ağır salladığımda uzanıp yüzüne dokundum ve parmağımla yanağını okşadığımda “Şimdi anlıyorum,” diye mırıldandım. “Sen artık hayattan korkmuyorsun.”

“Korkmuyorum,” dedi net bir sesle.

“Ama bu Nord’a fare diyeceğin anlamına gelmiyor,” diyerek gülmeye başladım. “Çünkü o seni gerçekten önemsiyor.”

Tanya işaret parmağını kaldırıp bana salladı. “O Thalron’a fazlasıyla bağlı, Liora ve ben onun için her ne olursa olsun bir Tüccar’ım. Ne zaman o da beni Tanya olarak kabul edecek, o zaman bazı şeyler değişebilir.” Gözlerini kıstı. “Belki.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Baygın olduğun süreçte hiçbir şey hatırlıyor musun?”

Tanya gözlerini açtı. “Sürekli rüyalar ve kabuslar gördüm!” Ellerini yanaklarına yerleştirdi. “Kızıl saçlı bir kadını rüyamda gördüm, ilk başta sen sandım ama sen değildi, hiçbir şey hatırlamıyorum ama o kadını sürekli ve sürekli rüyamda gördüm, Liora. Bu çok garipti.”

Dudaklarımı ıslattım ve “Morna,” diye fısıldadım.

“Efendim?”

“Morna Valenka,” dedim başımı ona çevirerek. “Thalron’un asıl kurucusu, onu rüyanda görmüş olmalısın ama neden gördüğünü bilmiyorum.”

Tanya da dudaklarını büktü ve hemen sonrasında “Korven nasıl?” diye sordu. “Onu da görmek istiyordum ve...”

Gözlerimi kaçırdım ve dairesindeki pencereden dışarıya doğru bakıp “Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “O çok değişti, Tanya ve değişimi seninki gibi bir değişim değil.” Omzumu indirip kaldırdım. “Sanki o benim Korven’im değil gibi…”

Tam o anda dairenin kapısının önündeki çan çaldı ve Tanya dudaklarını birbirine bastırarak özür dilermiş gibi bana baktı. Ben ne olduğunu bile anlamadan oturduğu yerden kalkıp kapıya doğru gitti ve açtığında karşımda onu gördüm.

Korven’i.

Bakışları ilk önce benimle kesişti ve onun da beni görmeyi beklemediğini şaşkınlığından anladım. Oturduğum yerde rahatsız bir şekilde hareketlendiğimde Korven’in bakışları Tanya’ya doğru döndü ve kollarını açtığında Tanya ona sarıldı.

Elbette Tanya, Korven’in kanını ona vermek istemediğini bilmiyordu ama bunu bilmesine de gerek yoktu çünkü ben ikisinin arasına asla girmek istemiyordum.

“Tanya,” dedi Korven geriye çekilip Tanya’nın omuzlarını sıkarken. “Çok iyi görünüyorsun.”

“İyiyim,” dedi Tanya gülerek. “Hem de çok iyiyim.” Omzunun üzerinden bana doğru baktı ve yerimden hareket bile etmediğimi gördüğünde yeniden Korven’e döndü. “Ama görüyorum ki siz pek iyi değilsiniz.” Korven’in koluna girdi ve yatağın olduğu tarafa doğru yürüttü. “Çocukluğumuzdan beri sürekli kavga ettiniz ve hep ben sizi barıştırdım, şimdi yine…”

“Bu kez farklı Tanya.” Oturduğum yerden kalktım ve kaşlarımı çattım. “Biz artık çocuk değiliz ve kırgınlıkları tek tek dile getirsem anlatırken yorulurum.”

Korven nefesini verdi ve gözlerini devirdikten sonra Tanya’ya dönüp “Bizi boş ver,” dedi umursamaz bir sesle. “Sen söyle, kendini gerçekten iyi mi hissediyorsun?”

Tanya, Korven’in dediğini duymazdan geldi. “Aranızda her ne yaşanırsa yaşansın bu ikinizin birbirini sevmediği anlamına gelmiyor,” dedi baskın bir sesle. “Bu şekilde olmanızdan hoşlanmıyorum, biz beraber büyüdük Liora.” Gözlerimin içine içine baktı. “Birlikte büyüdük, her anımız birlikteydi ve şimdi Korven’e bir yabancıymış gibi bakamazsın.”

Başımı iki yana salladım. “Bu zamana kadar Korven’e geçmişteki anılarımız ve çocukluğum olduğu için sessiz kaldım,” diye mırıldandım. “Ama artık benim de kabullenemediğim şeyler oldu.”

“Ne gibi?” dedi Korven en sonunda dayanamayıp sert bir sesle bana dönerken. “Thalron’a ayak bastıktan birkaç gün sonra bir varisin hizmetkarı olup onun sırlarıyla bizi görmezden gelmek gibi mi? Yoksa sadece kendi savaşını düşünüp beni Veymor’un, Tanya’yı da Nord’un yanına göndermek gibi mi? Sadece bu kadar da değil, bize durmadan Thalron’u yok edeceğini sonra da alacağını ve hatta sonra da Thalron’dan nefret ettiğini söylerken herkesin önünde varisle öpüşmen gibi mi? Yine her şey bir yana Thalron’dan bu denli nefret ederken varisi için Veymor’un boynuna hançer dayaman gibi mi? Hangi aşamayı kabullenemedin Liora? Söyle, bilelim.” Susmadı, devam etti. “Bize Thalron’dan nefret ettiğini söylerken Thalron’un baş varisiyle herkesin önünde öpüştün, konuşmaya hakkın mı var şu an senin?”

Dişlerimi sıktım ve ellerim yumruk halini aldığında bunu neden yaptığını çok iyi biliyordum çünkü onu çok iyi tanıyordum. Beni delirtip bütün kinimi kusmamı ve sonrasında da haklı çıkmayı istiyordu ama bir yanım, söylediklerini düşünmeden edemiyordu ki, benim kendi içimde verdiğim bütün savaşlar söyledikleriydi ama bunu bilmiyordu.

“Benden bu denli nefret etmenin tek sebebi Veyn mi, Korven?” diye sordum dayanamayarak. “Eğer o olmasaydı, bu lafları işitmeyecektim, öyle değil mi?”

“O veya başkası,” dedi Korven öfkeyle. “İlk duvarı ören sendin, ilk çizgiyi çeken de sendin ve o elindeki bütün gücüyle benimle uğraşırken bir kez olsun beni korumak bile istemedin.”

“Korumak istemedim mi?” dedim yüksek bir sesle. “Seni korumak için…”

“Beni öldürmenin hayalini kuran birisi o!” diye bağırdığında sesi duvarlara çarptı ve irkildim. “Bunu bile bile ondan bir adım bile uzaklaşmadın.” Bakışları hızlı bir şekilde Tanya’ya döndü. “Çocukluktan, anılardan ve birlikte olmaktan söz ediyorduk değil mi? İlk kulvarda sattığı kişi ben oldum, Tanya ve sana ne zaman sıra gelecek, bilmiyorum.”

“Kapa çeneni!” diye haykırdım daha fazla dayanamayarak. “Avcumuzun içine buz koyduğumuz gün, beni görmezden gelip yine kendini düşünen sadece sendin fakat o konuda affettim! Bir kez olsun beni dinlemeyip daima üstüme basıp geçen sendin ama yine affettim! Veymor’un yanına seni gönderen kişi bendim evet ama Veymor’un maşası olmayı tercih eden kişi de sen oldun, üstelik onun emriyle benim canımı hiçe sayan da sendin! Ben bizzat sana hiçbir şey yapmadım ama sen sürekli bana bir şeyler yaptın ve yapıyorsun da!” Öne doğru bir adım attım ve onu sertçe itekledim. “Senin derdin benimle değil, Veyn’le ve bunun sebebini bana söyleyeceksin!”

Korven dişlerini sıktığında Tanya aramıza girip ellerini kaldırdı. “Kendinize gelin,” dedi kocaman gözlerle. “Bunun için sizi bir araya getirmedim.”

“Benim tek derdim senle,” dedi Korven Tanya’nın onu tutan elini itekleyerek. “Seni kaybettim ve bunun sebebi o adam ama sen o adam benden nefret etse bile…”

“Senden neden nefret ediyor, Korven?” diye sordum sert bir sesle. Bu sorumun ardından öyle bir sessizlik oluştu ki, aldığımız nefeslerden başka hiçbir ses yoktu. “Söylesene, senden neden nefret ediyor?”

“Bilmi…” Boğazını temizledi Korven. “Bilmiyorum, bunu gidip ona sor.”

“Biliyorsun,” dedim acıyla gülümseyerek. “Ben aptal birisi değilim sadece beni üzen her şeyden kaçan bir kadınım ama ikinizin arasında bilmediğim bir şeyler döndüğünü ve bu yüzden senden nefret ettiğini görebiliyorum hatta sen de sırf bu yüzden ondan nefret ediyorsun, öyle değil mi?”

Korven, yutkunduğunda gözlerini kaçırmamak için çaba sarf etti ve genelde bu hareketi bir yalandan kaçmak istediğinde yapardı, bunu çok iyi biliyordum.

“Sanırım aranızdakiler benim bile boyumu aşıyor,” dedi en sonunda Tanya boğuk bir sesle. “Bence bu konuşmaya son verelim.”

“Cevap versene Korven,” dedim yine de susmayarak. “Veyn senden neden bu kadar nefret ediyor?”

Korven çenesini havaya kaldırdığında gözlerine korkunun oturduğunu gördüm ve o an, kaçtığım her ne ise düşündüğümden çok daha büyük bir şey olduğunu fark ettim. Büyük ihtimal bunun farkında bile olmadığımı düşünüyordu ama farkındaydım, ben aslında her şeyin farkındaydım.

“Bunu ona sor,” dedi bir kez daha ama bu kez sesinin ayarı düşmüştü hatta bir anlık pişmanlığı bile duymuştum. “Eğer cevabını vermek isterse kendisinin de açıklaması gerekenler olacaktır ama bana haksızlık yapıyorsun ve bunu fark ettiğinde çok pişman olacaksın.”

Okları ona yönlendirmeye çalışıyordu, kafamı karıştırmaya çalışıyordu, farkındaydım.

Yüzüne uzun uzun baktım ve sonrasında bakışlarımı Tanya’ya çevirip “Ben gidiyorum,” dedim sert bir sesle. “Seninle sonra konuşuruz, olur mu?”

Tanya bir şeyler söyler gibi oldu fakat cevap vermesini bile beklemeden oradan çıktım ve Nord’u ortalarda göremediğimde beni bekleyen kişinin Liten ve yanındaki muhafızlar olduğunu gördüm.

“Gidelim,” dedim Liten’in yanında yürüyerek ardından o kaleden çıkıp Veyn’in kalesine doğru ilerlemeye başladık. Öylesine hızlı yürüyordum ki, sanki arkamda bıraktıklarımdan kaçıyor gibiydim ve bu Liten’in de gözünden kaçmamıştı, anlayabiliyordum ama yine de ağzını açıp bana hiçbir şey söylemedi.

Şarkı: Astyria, Hold Your Breath

Veyn’in kalesine geldiğimizde bakışlarım merdivene doğru döndü fakat hemen sonrasında pelerinimin cebindeki Kızıl Kitap’ın ağırlığını hissettim ve kendi daireme doğru yürüyüp “Ben buradayım,” dedim Liten’e doğru. Liten başını salladığında kapıyı kapattım ve dairemden içeriye girip yatağa doğru ilerledim.

İki yolum vardı şu anda, ya Kızıl Kitap’ı saklayacak ve Veyn’in yanına geri dönecektim ya da Kızıl Kitap’ı okumaya devam edecektim; birinci olanın yine kaçmak olduğunu fark edebiliyordum fakat bu kez kaçmak da istemiyordum.

Bu yüzden yatağa oturdum ardından kendimi sırtüstü bıraktığımda tavana bakmaya başladım. Tanya’nın söyledikleri zihnimin içinde dönerken hayatın, yaşamın ve nefes almanın farkındalığıyla nasıl da değiştiğini görmüştüm. Ben ise defalarca ölümle burun buruna geldiğim halde bir türlü akıllanmıyor gibiydim.

Aklım, kalbim, duygularım, hayatım, hislerim… Hepsi öyle karmakarışıktı ki sanki düğüm düğüm bir yumağı elimde tutuyor gibiydim. Thalron’a geldiğimden beri yaşadıklarımı bir deftere yazsam masal değil de korku dolu bir kitap olacakmış gibi hissediyordum ve Tanya’nın söylediği yan rol müydüm yoksa başrol müydüm, bilmiyordum.

Hiçbir başrol bu kadar kaçmazdı, biliyordum. En azından ne istediğimi bilmen gerekiyordu, ne uğruna yaşadığımı ve niye yola devam ettiğimi ama biliyordum, eğer Veyn ile tanışmasaydım ben aslında bu kadın değildim. Beni değiştiren o değil, ona karşı duyduğum…

Hislerimdi.

Bunu artık kabul edebiliyordum. Ona karşı koşulsuz ve geri dönülemez bir şekilde hislerim vardı. Yeşil gözlerine baktığımda sanki dünya duruyormuş gibi hissediyordum, mantığım tepetaklak oluyordu ve o bana dokunduğunda sanki bu dünya üzerinde değil, hiçbir savaşın olmadığı ve güzelliklerin sadece hüküm sürdüğü bir yerde yaşadığımı hissediyordum.

Fakat bir yanım da asıl gerçekleri biliyordu.

Durmaksızın sustuğum, kaçtığım ve kabul etmek istemediğim o kocaman gerçek, ikimizin de Thalron’u istediğiydi ve farklı şekillerde istiyorduk.

O çocukluğundan beri Thalron’u bir gün alabileceğinin hayalini kurarak büyümüştü ve en büyük isteği buydu; bu isteği için ona kızamazdım çünkü babası onu büyütürken bunu öğreterek yetiştirmişti.

Fakat buraya geldiğim andan beri Thalron’a karşı duyduğum o bağ, geçmişten gelen bağ, Valenka bağının varlığı, ötekileştirildiğim yerde birisi olduğum gerçeği beni içine hapsediyordu. Sanki bu zamana kadar hiçbir amacım yoktu ama buraya geldikten sonra asıl amacımın ne olduğunu görebiliyordum. Bu bir histen ibaretti, belki de yanlıştı veya yalandı ama ben istiyordum.

Thalron’u istiyordum.

Pelerinimin cebinden Morna’nın günlüğünü çıkardım ve havaya doğru kaldırdığımda uzun uzun o günlüğe baktım ardından derin bir nefes verip, bütün cesaretimle kaldığım yerden devam etmek için ilk sayfaları açtım.

“Hayatımın en güzel günleri, Arthur’la tanıştıktan sonrasıydı çünkü ondan öncesinde benim için sadece yola devam etmekten, savaşmaktan ve her ne olursa olsun vazgeçmemekten başka hiçbir yol yoktu.

Ama sonra Arthur geldi. Onu ilk gördüğümde gözlerinde gerçek bir nefret vardı, beni kabullenmiyordu çünkü yönetilmek, özellikle bir kadın tarafından yönetilmek ona göre değildi.

Bir çocuğu öldüremediği için askerliğine son vermişlerdi ve en sonunda yolu Thalron’a düşmüştü; diğer herkesten onu farklı kılansa hiç aşağı indirmediği çenesi ve koyu yeşil gözleriydi. Öyle güzel gözleri var ki, bazen ona bakarken kendimi bir ormanın içinde nefes alıyormuş gibi hissediyorum.

Ve belki de hissediyordum diyeceğim bu günlüğün sonunda.

Onu beni koruması için askerim yaptığımda ilk darbenin yine ondan geleceğini bilmeyerek bunu yaptım.

Bir gece vakti, yatağımda uyurken kapının açılma sesini işittim ama gözlerimi açmadım. Adım sesleri ona aitti, bir başkası olsaydı gözlerimi açar karşımdaki her kim ise ona haddini bildirirdim ama içeri giren kişinin Arthur olduğunu anladığımda uyuyor gibi davranmaya devam ettim çünkü bir kumar oynamak istedim.

Her adımında biraz daha keskin nefesler aldım ve en sonunda yatağımın yanına geldiğinde o oynadığım kumara devam ettim; bağırsam beni korumak için herkes başıma toplanırdı biliyordum ama bir his, bir duygu ve belki de tanımlayamadığım bir inat onun bana ne yapmak istediğini veya yapıp yapamayacağını görmek istedi.

Bir süre başımda durdu durdu durdu…

Ve sonrasında ilk kez adımı söyledi. “Morna.” Onun sesinden adım sanki insanların söylediği gibi ben bir büyücüymüş gibi çıkmıştı ya da büyülü gibi, bilmiyordum.

Gözlerimi yavaşça açtığımda elinde kalın bir halatla beni boğmak için geldiğini anladım, başımdaydı, tek bir hamleyle beni alt edebilirdi ama gözlerimin içine bakıyordu.

Elim kalbime doğru gittiğinde yatakta döndüm ve başımı yastığa yaslayıp yan bir şekil aldım, dizlerimi karnıma doğru çektiğimde o kadar heyecanlıydım ki bir sonraki sayfaya geçmeden önce nefeslenmem gerekiyordu.

Fakat konuşmaya başladığında aslında hiçbir şeyin düşündüğüm gibi olmadığını anladım ve o an, onu neden diğerlerinden ayırdığımı ve gözlerine baktığımda neden daha farklı bir adam gördüğümü daha net anladım.

Elindeki ipi bana doğru uzattı ve sonrasında “Öldür beni,” dedi net bir sesle. “Çünkü ben kendimi öldüremiyorum, bunu bile beceremiyorum.”

Hayır, o beni öldürmek için gelmemişti, diğerleri gibi değildi; o ölmek istiyordu. Arthur gerçekten de ölmek istiyordu.

“Neden?” diye sordum.

“Yaşayamıyorum,” dedi.

“Neden?” dedim bir kez daha.

“Ben hiç kimse oldum,” dedi ve bunu öyle bir inanarak söyledi ki, ben bile onun hiç kimse olduğuna inandım. “Yaşamak için bir nedenim kalmadı, asil bir asker olamadım, ülkemi koruyamadım, buraya geldim ve öylesine bir Köksüz’üm hatta öyle acizim ki kendimi bile öldüremiyorum. Sen beni öldür, bu içimi daha fazla rahatlatacak.”

Bu cümlelerin onun ağzından çıktığı andan sonrası, benim için Arthur’un kalbimdeki yerinin oluşmaya başlaması demekti çünkü bir insanın kendini öldüremeyip birisine kendisini öldürmesi için ipi uzatması ne demek, çok iyi biliyordum. Bunu hiçbir zaman yapmamıştım ama yapmayı istediğim zamanlarım olmuştu.

O gece, Arthur’a “Seni öldürmek istemiyorum,” derken bu benim için bir dilek değil, gerçekti.

Fakat bir gün onu öldürmek zorunda kalacağımı da bunu söylerken bilmiyordum.

Kalbim acımaya başladığında bir sonraki sayfaya geçtim fakat gözlerim hem yorgunluktan hem de uykusuzluktan artık bulanık görüyordu. Yine de durmadım, devamını okumak istedim.

Sonraki günlerde ona Thalron’u sevdirmek için elimden gelen her şeyi yaptım. İkinci dünya savaşıyla herkes büyük bir kargaşayla boğuşurken Thalron’un aslında nasıl da huzurlu bir yer olduğunu onu göstermek istedim ama o bunu inatla reddetti.

Ta ki, bir gün…

Uykuya daldığımı kulaklarıma dolan dalga seslerinden anlayabiliyordum. Her yer karanlıktı ama sanki ben bir kumsalda uzanıyordum çünkü parmaklarımı içeriye doğru kıvırdığımda parmak uçlarıma kum taneleri dokunuyordu ve tuhaf bir şekilde içimde çok güzel bir his vardı.

Birisi “Liora,” diye bana fısıldıyordu, bu sesi tanıyordum; zihnimdeki Morna Valenka’ya aitti ama gözlerimi ne kadar açmak istesem de açamıyor gibiydim. Karanlık beni içine hapsederken bu kez “Aç gözlerini,” dedi Morna. “Sana gerçekleri göstereceğim.”

Sesi hem öylesine kadim hem de öylesine gerçek geliyordu ki, beni davet ettiği yer sanki ikimizin sonunu ya da başlangıcını getirecek yer gibiydi.

Gözlerimi yavaşça açtığımda kendimi yatakta buldum, Morna’nın günlüğü elimden düşmüştü ve ben ne zamandan beri uyuyordum, bilmiyordum; boynum ve omzum aynı tarafa yatmaktan o kadar çok ağrımıştı ki yavaşça diğer tarafa dönmek için hamle yaptım fakat tam o esnada, Veyn’i yatağın diğer tarafında çektiği koltuğa otururken buldum.

Korkuyla irkildiğimde o hareket bile etmedi ve beni izlemeye devam etti; yeşil gözleri oldukça derin bakıyordu fakat sadece bu kadar da değildi öyle acılı bir ifadesi vardı ki, “Ne oldu?” diye fısıldamak zorunda kaldım. Bir şeyler olmuş olmalıydı, hiç normal değildi.

Veyn oldukça sakin bir şekilde öne doğru uzandı ve sonrasında eli yüzüme dokunduğunda “Liora,” dedi kısık bir sesle. “Bir gün beni yalnız bırakmayacaksın, değil mi?” Ben daha ne olduğunu bile anlayamadan çaresizlikle başını iki yana salladı. “Liora,” dedi bu kez derinden gelen bir sesle. “Bir gün beni anlayacaksın değil mi?”

Kaşlarım çatıldı ve doğrulmak istedim fakat Veyn, buna izin vermediğinde oturduğu yerden kalkıp yatağa oturdu ve gözlerini daha yakından gördüm; öylesine kederli bakıyordu ki, bir şeyler olduğunu anlamıştım. “Bu da nereden çıktı?” diye fısıldadım ve sonrasında yutkunduğumda boğazımın kuruduğunu fark ettim, su içmeye ihtiyacım vardı.

Veyn’in bakışları hemen yanımda duran Kızıl Kitap’a doğru döndüğünde bunu düşünmesine sebep olanın o kitap olduğuna inandım ve kaşlarımı kaldırarak ona imayla baktım. Fakat o, bu kez bakışlarını vücuduma doğru çevirdiğinde ve hatta elini karnıma doğru götürdüğünde bakışlarım yavaşça aşağıya doğru indi, tam o esnada gördüğüm ise korkudan titrememe sebep oldu.

Karnım neredeyse burnuma geliyordu ve ben yine hamileydim.

“Bir gün beni yalnız bıraksan bile,” dedi Veyn, acı dolu bir sesle. “Onu hiç yalnız bırakma çünkü bize ihtiyacı olacak. Bebeğimizin en çok bize ihtiyacı olacak.”

“Hayır,” diye fısıldadım karnıma doğru bakarak ve o an, bunun bir rüya olduğunu anladım, belki de kabus. Fakat bunu anladığım anda, Veyn’in önüme doğru bir hançer uzatması aynı anda oldu. “Ne oluyor?” dedim korkuyla ve ayağa kalkmak istedim ama sanki vücudumdaki bütün hisler uzaklaşmıştı, hareket bile edemiyordum.

Hançeri biraz daha bana doğru uzattığında “Öldür beni,” dedi kısık bir sesle. “Çünkü ben bu şekilde yaşayamıyorum, bir hiç kimse olarak artık nefes alamıyorum.”

Başımı iki yana salladığımda hançeri elinden alıp diğer tarafa fırlatmak istedim fakat tam o esnada, Veyn, hançeri kendine doğru çevirdi ve sivri ucunu kalbine doğru öyle sert bir şekilde sapladı ki çığlığım kulaklarıma doldu. Gözlerimin içine baka baka, hançeri kalbine saplamaya devam etti ve sonrasında ilk önce dizlerinin üzerine doğru çöktü ardından yan bir şekilde gözleri açık birkaç saniye içinde öldüğünde ellerimi saçlarıma geçirip avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Ayaklarımın ucunda ölü bedeni vardı, yeşil gözleri artık hissiz bakıyordu, onun ruhu artık benimle birlikte değildi.

Yataktan zorlukla doğrulduğumda ve ona uzanmak için hamle yaptığımda belime giren şiddetli ağrıyla öylece kalakaldım ve sonrasında benim de bacaklarımın arasından kanlar aktığını gördüm; elim karnıma doğru gittiğinde ise kocaman bir boşlukla karşılaştım.

Bebeğimi kaybetmiştim.

Veyn’i kaybetmiştim.

İkisi de beni terk edip gitmişti.

“Hayır!” diye haykırdığımda ve bu kez gözlerimi bir kez daha açtığımda yatakta oturur vaziyete ne zaman geldiğimi ve ne zaman etrafıma baktığımı bile bilmiyordum. Ellerim direkt karnıma doğru gitti ve tam o esnada, karnımın dümdüz ama yatağın beyaz çarşafında kan lekeleri gördüm.

Yeniden çığlık attığımda çırpınarak geriye doğru gittim ve kendimi sert bir şekilde uyanmak için tırnaklamaya başladım; hayır uyanamıyordum. Ellerimi saçlarıma sertçe geçirip çekiştirmeye başladığımda “Hayır hayır hayır,” dedim çarşaftaki kan lekelerine bakarak. “Hayır, bu bir kabus, hayır!” Kendime birkaç kez tokat attığımda uyanmak için çaba verdim ama uyanmak neredeyse imkansızdı hatta öyle ki, nefesim bile kesiliyor gibiydi.

Uyanamıyordum, bir türlü o kabusun içinden çıkamıyordum.

Kendimi zorlukla yataktan aşağıya doğru attığımda pencereye doğru koştum ve zorlukla pencereyi açtım. Buz gibi hava yüzüme çarptığında aşağıya doğru baktım, eğer atlarsam uyanır mıydım, bilmiyordum ama öyle büyük bir korku içindeydim ki nefesim kesiliyordu.

Titreyen ellerimi bir kez daha saçlarıma geçirdiğimde ve yeniden arkamı döndüğümde bir anda ağlamaya başladım ve az önce Veyn’in ölü bir şekilde düştüğü yere baktım, şimdi orada kimse yoktu. “Hayır,” dedim bir kez daha yavaşça yere çökerken. Vücudum, ellerim, sesim titriyordu, nefesim düzensizdi ve gözyaşlarım art arda akarken her şeyi o kadar net bir şekilde hissediyordum ki, bunun rüya olmasının bir imkanı yoktu.

Korku. Uzun zamandır hissetmediğim o korku öyle bir yüreğimde yer almıştı ki, bu korkuyu tarif etmek imkansızdı. Gözyaşlarım art arda gözlerimden akarken bu hissin kaybetme korkusu mu, çektiğim acı mı yoksa yaşanacakların acısı mı olduğunu kestiremiyordum.

Saniyeler sonra sakinleşmeye başladığımda aslında uyandığımı fark ettim ve çarşaftaki kan lekeleri regl zamanım geldiği içindi. Daha yüksek bir sesle ağlamaya başladığımda kâbusumdaki o görüntüler aklımdan çıkmıyordu ama bu kez gözyaşlarım rahatladığım için gözlerimden akmaya başlamıştı. Bebeğimi kaybetmemiştim, Veyn ölmemişti, her şey bir kabustan ibaretti; ben gerçek dünyadaydım ve bu gerçek dünya bir kabusa dönmemişti.

Henüz.

Morna’nın Arthur’u da hiç kimse olmuştu ve Veyn de hiç kimse olduğunu söylüyordu. Hayır, bu iki hikaye paralel değildi, biz onlar gibi değildik ve olamazdık da. O benim Veyn’imdi, Arthur değildi, hiçbir zaman da olmayacaktı.

Saniyelerin birbirini kovaladığı o anlarda ne kadar süre o yerde oturup ağladım bilmiyordum ama en sonunda sakinleşmeye başladığımda zorlukla oturduğum yerden kalkıp kendimi küvetin içine attım. Sımsıcak suyu açtım ve cayır cayır o sıcağı hissedene kadar suyun içinde kaldım, gözlerim kapalıydı ama uyumuyordum; tek hissettiğim suyun sıcaklığıydı. Diken gibi batan sıcaklık, beni kendime getiriyordu, tenimin kızarması ve hatta tahriş olması bile umurumda değildi.

Fiziksel acı, ruhsal acıdan çok daha iyiydi çünkü ruhun merhemi yoktu.

En sonunda tamamen uyuştuğumda küvetin içinden çıktım ve dolabın içinde benim için ayrılan bezle iç çamaşırımı aldım. Regl dönemlerim genelde düzenli olurdu ama Thalron’a geldim geleli ilk kez oluyordum ve böyle bir kabusun ardından bunun yaşanması oldukça manidar ve yıpratıcıydı. Bir sebebi olmalı mıydı, diye düşünsem bile buna ayıracak vaktim olmadığını hissediyordum.

Belki de sadece bir denk geliştir demek istiyordum ama Thalron’da yaşanan hiçbir şeyin bir denk geliş olmadığını bilecek kadar deneyimler yaşamıştım. Yine de en kötüsünü düşündüğüm her an çok daha fazla dibe batacağımı bildiğim için başımı iki yana sallayarak bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştım.

Üzerime Köksüz kıyafetlerimi giydiğimde aynaya doğru yürüdüm ve köşedeki tarağı alıp saçlarımı yavaşça taramaya başladım; o anda ise uzun zamandır aynada kendime bakmadığımı fark ettim.

Ela gözlerimin içi kıpkırmızıydı ve gözlerimin çevresinde mor halkalar vardı, tenim ise kıpkırmızı olmuştu sıcak sudan. Dudaklarım pembeleşmişti ve yanaklarım da öyleydi. Saçımın diğer tarafını tararken başımı eğdim ve kendime bir süre daha baktığımda aynada gördüğüm kişi sanki bana hesap sormaya başladı.

Neyin hesabını sorduğunu ise bilmiyordum ama tuhaf olan hesap soran sanki ben değil, Morna Valenka’ydı.

Sertçe tarağı bıraktım ve aynaya arkamı döndükten sonra dairemden dışarı çıktım. Adımlarım beni direkt merdivene doğru yönlendirdiğinde muhafızların yatak odasının kapısının önünde durmadığını fark ettim; kaşlarım gördüğüm kâbustan dolayı çatıldığında bir anlık afallamayla adımlarım duraksadı ve sonrasında hızlı adımlarla merdivenleri tırmanmaya başladım.

Yatak odası ve yemek odasının önünde kimse yoktu ama koridorun ucuna doğru baktığımda orada iki muhafızın beklediğini gördüm.

Boya yaptığımız odanın orada. Veyn oradaydı.

Dudaklarımı büktüğümde ve o tarafa doğru yürümeye başladığımda yaklaştıkça bir muhafızın Liten olduğunu gördüm, ellerini önünde bağlamış sakince bekliyordu.

Odanın önüne gittiğimde Liten’le göz göze geldik, normal şartlarda içeriye kimseyi almayacaklarını biliyordum ama beni gördükleri anda ikisi de önümü açtı ve geçmem için beklediler. Liten’e bir kez daha göz ucuyla baktığımda onun yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı, hem hüzün hem de huzursuz bir ifade.

“Bir şey mi oldu?” diye sordum dayanamayarak.

“Hayır,” dedi Liten ama hayır derken bile evet dediğini hissediyor gibiydim. Yine de daha fazla sorgulasam bile cevap alamayacağımı bildiğimden başımı salladım ve odadan içeriye girmek için kapının önündeki çanı çaldım.

İçeriden hiçbir ses gelmedi. “Benim,” dedim yüksek bir sesle ve kapıyı açmasını bekledim.

Şarkı: Billie Eilish, The Greatest

Bir yanım bir gün bu kapıyı açmazsa ne hissederim diye düşünürken saniyeler sonra kilitli kapının açılma sesini işittim. Liten benim yerime kapıyı açtığında sakince içeri girdim ve arkamdan kapıyı kapattığımda onu burada bulmayı hiç beklemediğim için bir anlık afalladım.

Sırtı bana dönüktü, üzerinde siyah gömleği vardı yine altında ise siyah bol keten pantolonu. Elinde bir kömür parçası tutuyordu ve diğer boş duvara bir resim çiziyordu; o çizdiği resim ise adımlarımın duraksamasına ve hatta nefesimin kesilmesine sebep oldu.

Çünkü çizdiği benden başka kimse değildi.

Resim çizdiğimiz duvarın tam karşısındaki boş duvara, elindeki siyah kömürle benim gözlerimi çiziyordu ve beni öyle güzel yansıtmıştı ki resme, şaşkınlıkla karışık heyecanla ne yapacağımı bilemedim. Kirpiklerimi tek tek çiziyor, gözlerimin haresindeki gölgelere bile önem veriyordu, tek fark o siyah kömürle çiziyordu, renklendirmesini ise yapamayacağını çok iyi biliyordum.

Neden gözlerimden başlamıştı? Bu içimde tuhaf bir huzursuzluk yarattı ama saatlerdir içimdeki huzursuzluğunun sebepsizliğiyle bu düşünceyi de zihnimden kovdum.

Eli duraksadı ve omzunun üzerinden bana baktığında “Bu odada çocukluğum geçti, Işık Veren,” dedi gülümseyerek ve öylesine içten bir gülümsemeydi ki kalbimin göğüs kafesimi kıracağını bile hisseder gibi oldum. “Ve bir süreden sonra buradan nefret ettim ama sen, bana yeniden sevdirdin.” Avuç içleri yanık içindeydi ama yine o kömürü tutabiliyordu. “Her ne olursa olsun, bu odada senin de bir resmin olsun istedim çünkü çocukken de tek çizdiğim yüz, rüyamda gördüğüm senin yüzündü.”

Sadece gözlerimi çizmişti ama öylesine güzel çizmişti ki, “Bu,” dedim kekeleyerek. “Çok güzel çizmişsin.”

Gülümsemesi hevesli bir hal aldı ve yeniden resme döndüğünde “Çok daha iyi olacak,” dedi. “Ve bu resmi ne zaman tamamlayacağımı da çok iyi biliyorum.” Yüzünü göremiyordum ama keskin bir nefes verdi. “Henüz değil, hem de hiç değil.”

“Ne zaman?” diye sordum merakla. Fakat bana bir cevap vermek yerine çizime devam etti hatta devam ederken arada sırada geriye çekiliyor, çizdiği gözlerime bakıyor ve sonra kömür darbelerini biraz daha bırakıyordu.

Birkaç adım atıp hemen yan tarafındaki duvara yaslandım ve onu daha net görebilmek için başımı eğdim. Yeşil gözlerinden hiçbir duygu okunmuyordu sanki tek istediği resim çizmekmiş gibiydi fakat bu halinin fırtına öncesi olan sessizlik olduğuna da çok emindim.

“Ellerin acıyor mu?” diye sordum.

“Alışığım,” dedi sadece.

“Alışmamalıydın.”

“Alışmadığım hiçbir şey kalmadı,” dedi bu kez ağzının ucuyla. “Tek bir şey dışında fakat ona da alışacağım.”

“Neyden söz ediyorsun?”

"Sensizlikten."

Hiçbir cevap vermese daha iyiydi hatta cevapsızlığı daha az canımı yakardı. Saniyeler sonra göz bebeklerimi belirginleştirmeye başladığında sanki bu çizdiği resim sadece öylesine bir resim değildi, kendisiyle bir savaş veriyor gibiydi. Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum ama bir şeyler vardı, anlayamadığım bir şeyler.

Saniyeler dakikaya dönüştüğünde gözlerimi çizmeyi bitirdi ve geriye doğru birkaç adım atıp çizdiği resme baktı sonrasında ise derin bir nefes verip gözlerini bana çevirdi. “Baktığında sadece gözlerini görüyorsun, değil mi?” diye sordu ve bir cevap vermemi bile beklemeden hızlıca devam etti. “Ben ise bakışlarını görüyorum.” Yeniden resme döndüğünde başını omzuna doğru yatırdı. “Çünkü hissediyorum, Işık Veren. Bir süre sonra bana artık böyle bakmayacaksın, benim ise bu bakışlara ihtiyacım olacak.”

Hayır, bu bir kabus gibiydi. Yine. O görmeden koluma tırnaklarımı geçirip hissediyor muyum, diye baktım ve gerçekten de hissettiğimde bunun bir rüya olmadığını anladım.

“Bunu nereden çıkardın?” diye sordum kaşlarımı çatarak.

“His,” dedi gülümseyerek ama gülümseyişi oldukça donuktu. Bu kez gerçekten de bir şeyler vardı, benim bile kaçamayacağım kadar büyük bir şeyler vardı.

“His,” diyerek onu tekrar ettim. “Peki neden böyle hissediyorsun?”

Bir kez daha bakışlarını bana çevirdi ve bu kez gülümseyişi sıcacık bir hâl aldığında kömürü yere doğru atıp elini bana doğru uzattı. “Yanıma gel, güzeller güzeli Liora,” dedi derinden gelen bir sesle. “Bu güzel bakışları yakından görmek istiyorum.” Başını salladı. “Son kez.”

Yutkundum ve tedirgin adımlarla ona doğru ilerlediğimde uzattığı eline baktım, yanık içindeydi, parmak uçları da öyleydi ama yine de canını yakmamaya dikkat ederek elini tuttuğumda o bunu boş vererek sıkıca elimi tuttu ve beni bir anda sertçe kendine doğru çekti. Vücuduyla vücudum bir bütün olduğunda yeşil gözleri, gözlerimin içine baktı. “Neler oluyor?” diye fısıldadım.

“Neler mi oluyor?” diye sordu şefkatle saçlarıma dokunurken. Öyle içten, öyle yürekten bana dokunuyor ve bakışlarıyla beni öyle bir alt ediyordu ki, bir başkası uzaktan izleseydi dünyanın en güzel cümlelerini işittiğimi düşünebilirdi ama ben büyük bir felaketin yaklaştığını hissediyordum. “Birçok şey oluyor, Liora. Hatta öyle çok şey oluyor ki, ben yok oluyorum, sen ise var oluyorsun.”

“Bu da ne demek?” diye sorduğumda dudaklarını ıslattı ve gözleri dudaklarıma doğru kaydığında yeşil gözlerinin güzelliği başımı döndürüyordu ama ifadesinden neler olduğunu seçemiyordum. Ben uyurken veya Tanya’nın yanındayken bir şeyler olmuş olmalıydı.

Belki de hiçbir şey olmamıştı, bütün yaşadıkları artık ona ağır gelmeye başlamıştı çünkü son yaşananlardan sonra sessizliğe tamamen gömülmüş olsa da Liten’in omzunda baygın bir şekilde çıkarılması onun itibarının son tokadıydı. Herkesin gözünde aşağılanmış, tamamen hiç kimse olmuştu.

Ve Veyn bunu kaldırabilecek birisi değildi.

Boşta kalan eliyle önüme gelen saçımı kulağımın arkasına itekledi ve sonrasında yine o sıcak gülümsemesiyle “Herkesin dönüşmekten korktuğu birisi vardır,” dedi sakin ama net bir sesle. “Fakat hayat bazen bizi korktuğumuz o kişiye dönüştürür çünkü içimize işleyen o karanlığı bir türlü aşamayız.” Omzumdan dökülen saçımı arkaya doğru attı ve boynumu açığa çıkardı, parmakları boynuma doğru ilerledi. “Teninin, bakışlarının ve hatta her şeyinin beni bundan vazgeçirebileceğine inandığım bir dönem oldu Işık Veren’im fakat ne kadar kaçarsam kaçayım, ben orada karanlık olmadan nefes bile alamadığımı fark ediyorum ve senin tenin, senin bakışların ve her şeyin beni birçok şeyden vazgeçirse bile kendimden vazgeçmeme sebep olmayacak.”

Yutkunmakta zorlandığımda geriye çekilmek istedim fakat belimdeki kolu bana daha sıkı bir şekilde dolandı. “Ben uyurken neler oldu?” diye sordum.

“Birçok şey,” dedi başını sallayarak. “Ve aslında hiçbir şey.” Başını çok yavaş bir şekilde iki yana salladı ama bunu yaparken sanki kendi içinde kendi kendine konuşuyor gibiydi. Gözleri dudaklarıma bir kez daha kaydığında yavaşça dudaklarını dudaklarıma doğru yaklaştırdı ve tüy kadar hafif bir şekilde öptükten sonra “Olan ne biliyor musun?” diye fısıldadı dudaklarıma doğru. “O karanlıktan kaçamadığım gibi bizim sonumuzdan da kaçamadım.” Bir kez daha dudaklarını dudaklarıma yasladı, bu kez daha uzun süre dudaklarını dudaklarımın üzerinde tuttuğunda öyle içten bir şekilde beni öptü ki, bu daha çok bir veda öpücüğü gibiydi.

Hayır, bu belki de son şefkatti.

“Senin için her şeyimden vazgeçtim,” dediğinde sanki bir şiir okuyormuş gibi konuşuyordu ama farkındaydım, bu cümleler canımı yakıyordu. “Adımdan, itibarımdan, varisliğimden ve hatta neredeyse…” Kaşlarını kaldırdı. “Thalron’dan.” Boynumdaki eli yeniden yüzüme tırmandığında çenemi tuttu ve yukarıya doğru kaldırdı. “Ve bunun için hiçbir zaman pişman olmadım çünkü hepsini istediğim için yaptım, yine olsa yine yaparım.”

Dudaklarımı ıslattığımda gözlerinin içine bakarak “Bunları kaybetmeni istemezdim,” dedim dürüstçe.

“Peki kaybetmeseydim, ne olacaktı Liora?” diye sordu sakin bir sesle. “Ben aynı şekilde yoluma devam etseydim, ne olacaktı? Beni olduğum kişi olarak kabul edebilecek miydin?” Gülümsedi, kırgın bir gülümsemeydi. “Çünkü ben seni olduğun gibi kabullendim ama sen hiçbir zaman Varis Veyn Thalron’u kabullenmedim, onu değiştirmek istedim.”

Çenemi okşayan parmakları duraksadı, tam gözlerimin içine baktığında bir cevap beklediği oldukça ortadaydı. “Ben,” dedim afallayarak. “Neyden söz ediyorsun, Veyn?”

Gülümsedi, Veyn demem onu gülümsetmişti. “Eğer ben Veyn olmaya devam etseydim ve Thalron için varisliğim devam etseydi, o zaman da yanımda böyle kalacak mıydın, Liora?” diye sordu net bir şekilde.

Ensemden bir ürperti geçtiğinde bu konuşmanın nereye gittiğini çok iyi anlamıştım, onun yüzünde oldukça içten bir gülümseme vardı fakat bende aynısı yoktu çünkü bana ne sormak istediği oldukça açıktı. “Kalbim seni istemeye başladığı zaman bir varistin,” dedim dürüstçe. “Çünkü buna söz geçiremedim.”

“Ama kendine de söz geçiremiyorsun, öyle değil mi?” diye sordu. “Thalron’u istiyorsun ve onu kazanmak için çaba veriyorsun, Köksüzlere yiyecek dağıtıyorsun, onların kalplerini kazanıyorsun. Veymor’un boynuna bir hançer dayayıp ona af diletiyorsun ve herkesin bunu görmesini sağlıyorsun, muhafızların saygısını kazanıyor, onları arkana alıyorsun.” Başını sallarken bu kez yüzümü avuçlarının arasına aldı, cümleleri diken gibiydi ama dokunuşu... Dokunuşu öyle bir hasar bırakıyordu ki, bu sanki bana son dokunuşu gibiydi. Bağırıp çağırsaydı çok daha az etki ederdi, bunu biliyordum. “Ve bütün bunlar olurken benim adım adım hiç kimse oluşuma şahit oluyorsun fakat bunun için yapabileceğin hiçbir şey yok, öyle değil mi?”

Vücudum buz kestiğinde “Hiçbir şeyi senin karşında durmak için yapmadım,” dedim.

“Ama durdun,” dedi Veyn tek kaşını kaldırarak. “Bütün bunları yaparken benim daha fazla nefret edilmeme sebep oldun ve sen de adım adım basamakları tırmandın.” Yüzüme doğru yaklaştığında gözlerimin tam içine baktı. “Ben Rad9’un omzunda baygın bir şekilde Veymor’un yanında ayrıldım, Liora, dönüştüğüm bu adam senin tanıdığın kişi miydi?” Başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Bütün bunlar yaşanırken benim sonumun ne olacağını düşündün mü peki?”

“Beni mi suçluyorsun?” diye sordum kaşlarımı çatarak.

“Hayır,” dedi sakince ve sonra ellerini yüzümden uzaklaştırıp çenesini havaya kaldırdı. “Sadece sana bir soru sormak istiyorum.”

Ne soracağını bilmiyordum ve sorduğu her sorunun beni bir bataklığa sürükleyeceğinden de neredeyse emindim. Derin birkaç nefes verdim ve en sonunda “Bu konuşma için geç kaldık, öyle değil mi?” diye mırıldandım.

“Geç kaldığımızı ne zaman fark ettim, biliyor musun?” diye sordu. “Kalenin önüne çıktığımda bir Köksüz bana tükürdüğünde.” Güldü, gülüşü fazlasıyla soğuktu hatta daha çok acı çekiyor gibiydi. “Geç kaldığımızı ne zaman fark ettim, biliyor musun? Uykudan uyanıp gözlerimi açtığımda bütün muhafızlarımın seni korumak için gittiğini fark ettiğimde.” Başını aşağı yukarı salladı. “Geç kaldığımızı ne zaman fark ettim, biliyor musun? Bütün fedakarlığı aslında tek taraflı yaptığımı fark ettiğimde. Geç kaldığımızı ne zaman fark ettim, biliyor musun? Çocukluğumdan daha sefil bir halde bu Thalron’da yaşamaya devam ettiğimi anladığımda.”

“Hayır,” dedim hızlı bir şekilde. “Hayır, bütün bunların sorumlusu ben değilim.” Tek diyebileceğim buydu, başka ne diyebileceğimi bilmiyordum çünkü kaçtığım bütün her şey artık onun dudaklarındaydı. Her cümle, her his, onunla beraber bana hücum ediyordu.

“Elbette değilsin, Liora,” dedi. “Elbette değilsin, en başında da söyledim, yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim hatta Veyn olmak istemiyorum çünkü Arthur olarak var olmaya devam edeceğim fakat en başından şu ana kadar geçen zamanı düşündüğümde senin durmaksızın karşımda Thalron için durduğunu ve benim seninle savaşmamak için geri adım attığımı fark ettim.”

Nefesimi tuttuğumda bu kez elini kaldırıp tersiyle yanağımı okşadı. “Aramızdaki fark neydi biliyor musun?” diye mırıldandım. “Senin kaybedecek birçok şeyin vardı ama benim yoktu. Ben savaşmak ve kazanmak zorundaydım, sen ise zaten bir varistin fakat sonrasında yaşanılanlar seni buraya getirdi ama sonra…”

“Sonra,” dedi lafımı keserek. “Sonra ne olacak? Bana ne olacak, Liora?”

Dudaklarım aralandı, bir şeyler söylemek istedim fakat öyle uzun süre sessiz kaldım ki, ne söyleyeceğimi düşünmekle vakit kaybettiğimi o da anladı. “Thalron’u soruyorsan onu, Veymor’un elinden alacağım,” dedim başımı sallayarak. “Ve o zaman sen de özgür olacaksın.”

Veyn yeniden gülümsedi, bu kez gülümseyişi ürpertici olduğunda yanağımdaki eli duraksadı. Yüzüme doğru yaklaştı ve bu kez dudakları alnıma dokunduğunda beni öptüğünü düşündüm ama kolları bana dolandığında sarıldığını anladım. Öyle sıkı bir şekilde bana sarıldı ki, sanki birkaç saniye sonra ikimiz de ölecektik ve o benimle vedalaşıyor gibiydi.

Sakince, sarıldığı noktada “O halde soruyorum, Valenka,” dedi kısık bir sesle kulağıma doğru. Yüzünü göremiyordum ama gülümsediğini ve hatta acıyla gülümsediğini hissedebiliyordum. “Tam tersi olsaydı, sen benim için Valenka olmaktan vazgeçer miydin?” Kaskatı kesildiğimde gözlerini bir an bile olsun gözlerimden ayırmıyordu. “Tam tersi olsaydı, benim için her şeyden vazgeçer miydin?”

O an, bu konuşmanın bir gün gerçekleşeceğini bildiğimi hissettim hatta sanki daha önce bu anı yaşamışım gibi hissettiğimde bunun bir kabus olmasını diledim. Şimdi onun bana dokunuşunu hissediyor olmasaydım belki de yine bu bir kabus diye düşünürdüm ama dokunuşu öyle sıcak ve bir yandan da öylesine soğuktu ki, bunun hem bir veda hem de büyük bir ihtiyaç olduğunu görebiliyordum.

“Senin vazgeçtiklerinle benim vazgeçtiklerim aynı şeyler değil,” dedim kısık bir sesle.

“Bu bir cevap değil,” dedi Veyn gözlerini kısarak. “Bu benim istediğim yanıt da değil çünkü ben vazgeçerken neyden vazgeçtiğimi hiçbir zaman düşünmedim.”

“Benden ne istiyorsun?” diye sordum zorlukla nefesimi vererek.

“Veymor umurumda bile değil,” dedi ardından vücudunu benden uzaklaştırdığında geriye doğru bir adım attı, bütün sıcaklığı benden uzaklaştığında neye uğradığımı şaşırdım ama o ellerini arkada birleştirip çenesini kaldırdığında ilk tanıdığım Veyn Thalron sanki geri gelmiş gibiydi. “Sen benim karşımda durma Liora çünkü ben Thalron’u istiyorum ve onu alacağım da.”

Tam o anda, kapının önünden gürültülü bir ses geldiğinde hızlı bir şekilde başımı çevirdim fakat Veyn aynı şekilde durup yüzüme bakmaya devam etti; bunu beklediği oldukça ortadaydı. “Neler oluyor?” diye sordum tedirginlikle.

Olaf’ın “Liora Valenka!” diye haykıran sesini işittim bir anda. Öyle gür bir sesle bağırdı ki, sanki kalenin duvarları bile titredi. Kaşlarım çatıldığında Veyn, hâlâ elleri arkada, sakin gözlerle bana bakmaya devam ediyordu. “Liora Valenka!” diye haykırdı Olaf bir kez daha ardından adım seslerinin buraya doğru geldiğini fark ettim.

Hızlı bir şekilde arkamı döndüm ve kapıyı açıp dışarı çıktığımda Veyn beni engellemedi bile. Tam o esnada Olaf’ı merdivenin başında arkasında Veymor’un muhafızlarıyla bizim olduğumuz yere doğru gelirken gördüm. “Liora Valenka!” diye bağıracağı sırada beni gördü ve sonrasında derin bir nefes verip daha hızlı adımlarla benim olduğum yere doğru yürüdü.

Yüzünün diğer tarafında da yanıklar vardı ama vücudu… vücudu çok kötü haldeydi, öyle ki bazı yanık izleri hâlâ açık bir yara şeklindeydi ama o sanki tedavisini bile yarıda bırakıp buraya gelmiş gibiydi. “Neler oluyor?” dedim büyük bir tedirginlikle.

Hayır, kabusum bile bundan çok daha normaldi şimdi neler olduğunu asla anlayamıyordum.

Olaf, en sonunda karşımda durduğunda bakışları benim üzerimden arkama doğru kaydı ve ben de döndüğümde Veyn’in hemen arkamda durduğunu gördüm. Ellerini arkada birleştirmiş, çenesi havadaydı ve öylesine dik bir şekilde duruyordu ki, sanki olabilecek her şeye hazırdı veya biliyordu.

“Sana söylemem gereken bir şey var,” dedi Olaf nefes nefese. “Bütün hayatını etkileyecek bir şey.”

Bakışlarım Liten’e doğru kaydı nedensizce ve onun da bir şeyleri bilip bilmediğini anlamaya çalıştım ama o gözlerini Veyn’den bir an bile olsun ayırmıyordu. “Neyden söz ediyorsun?” dedim yeniden Olaf’a döndüğümde.

Veyn’e baktı ve gülümsedi ardından “Arkanda duran şu adam, senin kim olduğunu en başından beri gizlemiş,” dedi Olaf tek nefeste.

“Ne?” dedim afallayarak. “Bu da ne demek?”

“Kanın, Liora,” dedi Olaf ellerini kaldırarak. “Senin kanın sıfır negatif diye geçiyor ve bu kan, Morna Valenka’nın kanıyla aynı, kimsenin değiştirmeyeceği en büyük yasa nedir biliyor musun? Sıfır negatif kanında her kim varsa o Thalron’un başına geçmek zorundadır, buna Veymor bile karşı gelemez çünkü Thalron’da nefes alan herkes, Din İnsanları bile buna saygı duyar, kutsal olan budur.” Başını önüne doğru eğdi ve öfkeyle Veyn’e baktı. “Ve arkanda duran bu adam en başından beri kanını bildiği halde gizleyip seni bir Köksüz yaptı.”

Omzumun üzerinden yavaşça arkama doğru baktığımda bu duyduklarım beni şaşırtmış mıydı, emin değildim. Kanıma ilk baktıkları o günü hatırladım, elbette ki bir şeyler olduğunu anlamıştım ama bu kadarını tahmin bile etmemiştim. Her şey bir yana en başından beri bunu bilen Veyn’di. Elbette başta bunu bana söylemesini beklemiyordum fakat sonrasında söylememesinin tek nedeni ve benim Köksüz olarak hayatıma devam ediyor olmam onun Thalron’u istemesinden kaynaklanıyordu.

“Sadece bu kadar değil,” dedi Olaf başını iki yana sallayarak. “Sana bunu söylememe sebebi sadece Thalron’un sahibi olman değil, onun da sahibi olman.” Hızlıca başımı Olaf’a çevirdim. “Seneler önce Nessa Thalron’dan oğlunu adamalarını istediler, o da Morna Valenka’nın kanından kimsenin dünyaya gelmeyeceğine inanarak herkesin gözü önünde sıfır negatif kana sahip birine oğlunu adadı. Yasalar gereğince bu adam sana adanmış ve tek kelimenle bütün muhafızlar onun canını alabilir, onu sana köle yapabilir ve hatta tek bir hareketinle sen onu öldürebilirsin, o ise karşı gelemez inancına göre. Şu an Thalron sınırları içerisinde yaşayanlar bunları duyduğu an, senden başka kimseyi tanımayacaklardır. Tek bir cümlenle onu tamamen hiç edebilirsin.”

Buzdan bir heykel gibi kaskatı kesildiğimde Nessa’nın konuşmaları yeniden kulaklarımda çınladı ve şu an, Veyn’in bütün hayatının, bütün geleceğinin iki dudağımın arasında olduğunu fark ettiğimde az önce sorduğu sorunun sebebini çok daha iyi anlamıştım.

Nefes almakta bile zorlandığımda elim boynuma doğru gitti. “Bütün bunları sen nereden biliyorsun?” diye fısıldadım konuşmakta zorlanırken. “Veymor mu söyledi?”

Tam o esnada Olaf’ın bir cevap vermesine bile fırsat kalmadan koridorun ucundan yürüyen gölgeyi gördüğümde gözlerimi kısıp baktım ve yaklaştıkça bu kişinin Korven olduğunu gördüm. Her adım atışında öylesine sağlam ilerliyor, öylesine dik bir şekilde yürüyordu ki, bu ürpermeme sebep oluyordu.

Olaf’ın bir adım gerisinde durduğunda bir kez başını salladı ardından “Görevimi yaptım, Liora,” dedi gözlerimin içine bakarken. “Öğrenmem gereken her şeyi öğrendim.”

Olaf’a her şeyi söyleyen Korven’di ve hatta özellikle bunları Olaf’a söyletmişti ki, Veyn’i daha fazla öfkelendirmek içindi ama ben Korven’in, Veymor’un inine girdiğini ve onu sevdiğini düşünürken o aslında benim için bunları mı öğreniyordu?

Ne yapacağımı bilemeyerek bir kez daha arkamı döndüm ve Veyn’e doğru baktım; inandığı yasalar, büyüdüğü o kurallar, hepsi ama hepsi Thalron’un asıl sahibinin ben olduğumu söylüyordu ve onun geleceği, her şeyi iki dudağımın arasındaydı. Ben sessizken belki Veymor’u alt edip Thalron’un başına geçebilirdi ama ben yaşıyorken ve bütün bu bilgilere sahipken onun Thalron’un başına geçmesi artık imkansızdı.

Thalron’u alabilmek için tek yapması gereken beni yok etmekti; ikimiz de birbirimize bakarken bu gerçeği fısıldar gibiydik.

Dakikalar sonra ilk kez bakışlarını bana doğru çevirmişti ve yeşil gözleri gözlerime odaklandığında artık ne düşündüğünü, ne hissettiğini çözemiyordum çünkü öylesine yabancı birisiymiş gibi bana bakıyordu ki, onu tanıyamadığımı fark ettim. “Sorumu tekrar ediyorum, güzeller güzeli Liora’m, ” dedi Veyn sakin ama temkinli bir sesle. “Şimdi her şey tam tersi oldu, ne yapacaksın?”

Fakat hiçbir şey bu kadarla sınırlı kalmadı, Korven’in hemen arka tarafından, Veymor’un yanındaki muhafızlarla birlikte geldiğini gördüğümde adımları sağlam, yürüyüşü ise hızlıydı. Yaklaştıkça gözlerim gözleriyle kesişti ve o tam o anda, tam gözlerimin içine baktığını fark ettiğimde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı.

Veymor artık görüyordu.

Hızlı bir şekilde Veyn’e döndüğümde ve bunu gerçekten yapıp yapmadığını sorguladığımda Veyn, öyle bir gülümsedi ki, bunun bir amaç uğruna olduğunu o an anladım çünkü Veymor’un dudaklarından çıkan “Muhafızlar,” kelimesi ve sonradan kurduğu “Oğlumu koruyun,” cümlesi bütün her şeyi açıklıyordu.

Veymor’un muhafızları tek tek Veyn’in arkasına doğru geçtiğinde, Veyn çenesini daha fazla havaya kaldırdı, Olaf ise arkasında onu koruyan muhafızların uzaklaştığını gördüğünde afallayarak etrafına baktı.

Veyn, Veymor’la iş birliği yapmıştı, Veymor artık kör değildi ve onun muhafızları Veyn’i sonsuz bir sadakatle koruyorlardı.

Veyn’in muhafızları ise ne yapacaklarını bilemeyerek öylece kaldılar ama benim gözlerim bir tek Liten’e doğru döndü ve o an, aslında beni saatler önce uyardığını hatırladım.

Liten ne yapacaktı?

Veymor, sakin adımlarla oğlunun yanına geçtiğinde her şey sanki en başa dönmüş gibiydi fakat bu kez bazı şeyler de değişmişti. Biz değişmiştik, biz ikimiz birçok şey paylaşmıştık ama şimdi karşı karşıyaydık. Bazı muhafızlar benim arkama geçerken bazıları da Veyn’in arkasına doğru geçti.

Liten ise ortada kaldı; bakışları bir Veyn’e bir bana kayarken ne yapacağını bilmiyordum.

Tam o esnada, Veyn, yeşil gözlerini gözlerimden ayırmıyorken yanıklarla dolu elini öne doğru uzattı ve avcunu babasına doğru çevirdi. Birkaç saniye sonra Veymor, Veyn’in avcuna Veymor yazılı mührü bıraktığında dudaklarım aralandı çünkü bu kadarı artık çok fazla gelmişti.

Veyn, bakışlarını mühre doğru çevirdi, yüzünde buz gibi bir gülümseme oluştu, havada olan çenesi kendisinden öyle emindi ki, bugüne kadar çektiği bütün acıyı sanki avcunun içinde tutuyordu.

“Thalron artık benim,” dedi parmaklarını mührün üzerine kapatırken. “Veyn değil, varis değil, Veymor Arthur Thalron.”

Bugün ruhumun parçalara ayrıldığını hissetmiştim ve bunun tek sebebi, yeşil gözleriyle beni izleyen Arthur Thalron’du.

AaaaaaAAAAAAAAaaAaaaaA bu ve bundan sonraki bölüm, kitabı yazmaya bile başlamadan önce kurguladığım bölümlerdi. Sırların hepsinin açığa çıktığını düşünmeyin, daha bilmediğiniz birçok şey var. (:

Ama yine de söyleyeyim…

Kadere karşı gelemezsiniz.