logo

10. VEYNA'NIN DOĞUŞU

Views 115104 Comments 7889

THALRON
Sene: 11 KASIM 1940

Şarkı: Christian Reindl, Lucie Paradis- Gefion

Seneler seneler öncesiydi ve seneler sonra Thalron yaşamaya devam edecekti ama o zamanlar Thalron sınırları içerisinde yaşamış olanlar soylarının devam edeceğinden habersizdi.

Herkesin büyük bir sükûn ve barış içinde yaşadığı Thalron’da o gün, gecenin başlangıcı geliyordu ve bu, orada yaşayan insanların yeniden doğuşu demekti çünkü geceye gebe olmak, gündüz geldiğinde yeniden doğuş anlamını taşıyordu. Onlara göre ruh arınır, beden temizlenir ve insanlığın daha iyi bir noktaya geleceğine inanılırdı.

2. Dünya Savaşı başlamış, korkulan gerçekleşmiş ve en sonunda Naziler Norveç’i işgal etmişlerdi. Bunu çok daha öncesinde gören Thalron’un asıl sahipleri kendileri için oluşturdukları adaya yerleşmişlerdi fakat Norveç’in durumu artık içler acısıydı.

1940 baharında Alman birlikleri Norveç kıyılarına ulaştığında işgal, yalnızca bir askeri hamle değildi; sessiz, soğuk bir ülkenin gündelik hayatına zorla giren bir yıkımdı. Limanlar bombalandı, şehirler işgal edildi, insanlar bir sabaha artık özgür olmadıklarını anlayarak uyandı. Sokaklarda Nazi üniformaları dolaşırken, radyolardan propaganda sesleri yükseldi; direnenler tutuklandı, gazeteler susturuldu, korku düzenli bir sistem hâline getirildi. Balıkçılar, öğretmenler, rahipler ve sıradan aileler bir gecede “tehdit” ilan edilebiliyordu. Norveç’in tarafsızlığı hiçe sayılmış, ülke Alman savaş makinesinin bir parçası hâline getirilmişti.

İşgal yılları boyunca açlık, zorunlu çalışma ve kayıplar hayatın sıradan bir parçası oldu. Yahudi Norveçliler toplanıp kamplara gönderildi; birçoğu geri dönemedi. Direnişçilere yardım eden köyler yakıldı, insanlar sorgusuz sualsiz infaz edildi ya da iz bırakmadan kayboldu. Çocuklar babasız büyüdü, kadınlar sessizce yas tuttu, kışlar her zamankinden daha uzun ve daha karanlık geçti. Savaş bittiğinde Norveç ayakta kalmıştı ama geride kalanlar için asıl yıkım görünmezdi: korku hafızaya kazınmış, kayıplar toprağın altına değil insanların içine gömülmüştü.

Tam da böyle kötü bir dönemin ortasında Thalron insanları kurtarmak için kuruldu.

Thalron’da insanlar dört sınıfa ayrılıyorlardı: Din İnsanları, Asiller, Tüccarlar ve Köksüzler. Din İnsanları, inanç sisteminin en başındaydı ve asıl kuruculardı; zorlamayla değil, insanların kendi dinlerini yaşadıkları bir sistem kurmuşlardı çünkü savaş, birçok insanın inanç sistemini körelttiği için Thalron bu körlüğü kaldırmak istiyordu.

Asiller, Thalron’a sığınmış bürokratlar, gazeteciler, aristokratlar ve bazı siyasetçilerden oluşuyordu. Bir gün kendi ülkelerine dönecekleri günü bekliyorlardı ve o zamana kadar da Thalron’da güvenliklerini sağlıyorlardı.

Tüccarlar, ulaşımı sağlayan gemiciler ve zanaatkarlardı. Kendileri bazı zamanlar Thalron sınırları içerisinden çıkıp Thalron’da hayatı devam ettirebilmek için gerekli besinleri, malzemeleri sağlarlar ve çoğu da bu yolda ölmeyi göze alırlardı.

Köksüzler, savaşçılardı ve Thalron’u korumak için görevlendirilmiş insanlardı. Zorlama yoktu fakat zaten birçok insan Köksüz olmak istiyordu çünkü Thalron’u korumak ve gerekirse kendi ülkesine gidip orayı da korumak için hazır bekliyorlardı.

Thalron’a gelen hiç kimse, adaya ayak bastığı gün bir sınıfa ait sayılmazdı çünkü burada insanın kim olduğu, neye ait olduğu ya da neye dönüşeceği, aceleyle karar verilecek bir şey değildi.

Her yeni gelen, altı ay boyunca “Bekleyenler” olarak adlandırılırdı. Bu altı ay boyunca insanlar, yalnızca izlenmezdi; sınanırlardı. Açlığa dayanıklılıkları, uykusuzlukta gösterdikleri tepkiler, soğuk karşısındaki direnci, korkuya verdikleri refleksler, yalnız kaldıklarında yaptıkları seçimler ve başkalarının acısına nasıl baktıkları ölçülürdü. Bedenleri kadar zihinleri de test edilirdi.

Kimileri düzen arardı. Kimileri korunmayı. Kimileri anlamı. Kimileri yalnızca hayatta kalmayı. Altı ayın sonunda, herkes kendi tarafını seçerdi.

Asiller, düzeni ve dengeyi seçenlerdi. Tüccarlar, hareketi ve riski göze alanlardı. Köksüzler, korumayı ve savaşmayı seçenlerdi.

Ama Din İnsanları için bu süreç farklıydı. Onlar seçim yapmazdı. Onlar seçilirdi.

Thalron’un inancına göre, insanın ruhu her bedende aynı şekilde yankılanmazdı. Bazı bedenler, Tanrı’ya daha yakındı. Bazı kanlar, diğerlerinden daha “temiz” kabul edilirdi ve bu inanç, Kuzey’den gelen eski bir öğretiye dayanıyordu. Bu öğretiye göre AB kan grubu, kutsal kabul edilirdi. Çünkü ne tamamen A’ya, ne tamamen B’ye aitti. İki tarafın da izini taşıyor, ama hiçbirine tam olarak ait olmuyordu. Bu yüzden AB kanı, “sınırda duran” kan olarak adlandırılırdı. Ne tamamen dünyevi, ne tamamen ilahi. Thalron’da Din İnsanları, yalnızca bu kan grubundan seçilirdi. bu bir ayrıcalık değil, bir yük olarak görülürdü çünkü onların bedenleri değil, ruhları hizmet ederdi.

Onlar evlenmezdi. Çocuk sahibi olmaları hoş karşılanmazdı. Kendi isimleri zamanla silinir, yerlerine inançta verilen adlar konurdu. Bir Din İnsanı olmak, kutsanmak değil; kendinden vazgeçmekti. Bu yüzden birçok insan Asil olmayı isterdi. Tüccar olmayı isterdi. Köksüz olmayı isterdi ama neredeyse hiç kimse Din İnsanı olmayı dilemezdi.

Ve buna rağmen, her yıl birkaç kişi hiçbir şey sormadan, hiçbir şekilde itiraz etmeden, kanlarına bakıldıktan sonra Din İnsanı seçilirdi çünkü Thalron’a göre bazı ruhlar seçmezdi.

Bazı ruhlar, çoktan seçilmişti.

Bugün, geçen altı ayın son günüydü ve herkes tarafını seçmiş, büyük alanda toplanmış, kurucularının gelmesini bekliyorlardı. Kalabalıktaki insanların bazıları savaştan kurtulmuş, bazıları çocukları için kendi hayatlarından vazgeçmiş ve bazıları da Thalron’a sonsuz sadakat sunmaya hazırdı çünkü dünyanın birçok yerine savaş kol gezerken ve yaşam hakkı bile insanların elinden alınırken Thalron insanlara barınma, yaşam hakkı, yiyecek ve korunma veriyordu. Herkes yaşadığı yerden fazlasıyla mutluydu çünkü birgün savaş bittiğinde kendi ülkelerine geri dönebileceklerdi.

Bir kişi hariç. Bir kişi hiçbir zaman mutlu olmamıştı.

Köksüzler sınıfına dahil olan Arthur.

Arthur, bir zamanlar Alman ordusunun üniformasını taşıyan İngiliz bir askerdi. Ailesi 3 yaşındayken İngiltere’den Almanya’ya göç etmiş, sonrasında büyük bir trafik kazasında annesi ve babasını kaybettikten sonra askeriyenin yurtlarında büyümeye başlamıştı. Asker olmak onun için bir gurur meselesi değil, yalnızca gerçeğiydi. Küçük yaşlardan itibaren disiplinle büyütülmüş, sorgulamak yerine itaat etmeyi öğrenmişti. Ona vatan dediklerinde, bunun ne anlama geldiğini düşünmemesi gerektiği öğretilmişti. Düşünmek zayıflıktı; emir almak güçtü. Düzen, insanı ayakta tutardı. Kurallar, insanı hayatta bırakırdı ya da en azından ona böyle anlatılmıştı.

Ta ki bir gün, dört yaşında bir çocuğu öldürmesi emredilene kadar. O gün, Nazi kimliğinin ne olduğuyla ilk kez gerçekten tanıştı. Emir, kâğıt üzerinde sıradan bir “temizlik” talimatıydı; tehdit oluşturduğu iddia edilen bir aile, “gelecekte sorun çıkarabilecek” bir çocuk. Naziler için bu tür emirler sayılardan ibaretti. Yaş, yüz, korku ya da masumiyet hesaplanmazdı. İdeoloji, insanın önüne geçirilmişti ve itaat, tek erdem sayılıyordu.

Nazi düzeni, insanı yavaş yavaş insanlıktan çıkaran bir makineydi. Önce kelimeler değişti: insanlar “zararlı”, “yük”, “arıtılması gereken” olarak adlandırıldı. Ardından vicdan suç sayıldı, sorgulamak zayıflık kabul edildi. Üniforma, bireyi yok eden bir kabuk hâline geldi; içindeki korku, şüphe ve merhamet bastırılmalıydı. Emirleri verenler ellerini hiç kirletmiyor, suçu astlara bölüştürerek sistematik bir vahşet yaratıyordu.

Norveç’te bu düzen, soğuk ve sessiz ilerledi. Köyler gözetlendi, evler basıldı, aileler parçalandı. Naziler yalnızca toprak işgal etmedi; gündelik hayatı, ahlakı ve güven duygusunu da ele geçirdi. Bir çocuğun ağlaması “tehdit”, bir annenin feryadı “direniş” sayıldı. Ve böylece cinayet, askeri bir görev gibi öğretilirken; insan kalmak, affedilmez bir suç hâline geldi.

Arthur ise tetiği çekemedi ve dört yaşındaki çocuğu öldüremedi.

O an, yalnızca bir emri değil, yıllardır içine yerleştirilen bütün doğruları reddetmiş oldu. Ne olduğunu kendisi bile tam olarak anlayamamıştı; parmakları donmuş, zihni durmuş, bedeni ona itaat etmeyi bırakmıştı. O an, merhametin ihanet sayıldığını öğrendi. Vicdanın bir suç olduğunu. İtaatsizliğin korkaklıkla eş tutulduğunu.

Arthur’u orada öldürmediler ama askerlikten attılar. Adını sildiler. Üniformasını aldılar. Onu sistemden çıkardılar; sanki hiç var olmamış gibi. Norveç kıyılarında, fazlalık gibi, istenmeyen bir yük gibi, rastgele bir gemiye bindirildi. Nereye gittiğini bilmiyordu. Kimsenin de umurunda değildi.

Thalron’a böyle ulaştı.

Ama oraya vardığında bile kendini hâlâ bir Alman askeri olarak görüyordu. Üniforması yoktu, yüzbaşı rütbesi yoktu ama zihninde hâlâ düzen vardı. Kurallar vardı. Hiyerarşi vardı. Emir-komuta zinciri hâlâ içindeydi. Buradaki insanların kendi sınıflarını seçtiklerini söylemeleri ona tuhaf, hatta aşağılayıcı geliyordu. Çünkü onun dünyasında insan seçmezdi; emredileni yapardı.

Thalron’un ritüellerine inanmadı. Sınıflarına güvenmedi. Sistemine saygı duymadı. Buradaki düzen, ona gerçek değil, yapay geliyordu. Çünkü onun bildiği düzen, korkuyla ayakta dururdu. Bu insanlar ise buna “inanç” diyordu.

Arthur, Thalron’da olmak istemiyordu. Ama artık dönebileceği bir yer de yoktu. Ne Almanya’ya aitti, ne buraya. Bu yüzden öfkeliydi. Bu yüzden sivriydi. Bu yüzden sürekli başkaldırıyordu.

Çünkü bazı insanlar için özgürlük bir kurtuluş değildi; bazıları için özgürlük, kimliğin parçalanması demekti.

Dalgalı kumral saçları alnından dökülüyor, griye çalan gözleri hemen karşısındaki o Din İnsanları’na ait olan sandalyelerden ayrılmıyordu. Dolgun dudakları tek bir çizgi şeklindeydi, kalın kaşları çatık, oldukça uzun boyu herkese meydan okuyacak kadar kuvvetli görünüyordu. Öyle ki, insanların barış içerisinde yaşadığı bu yerde bile onun barış istemediği her halinden belli olduğu için insanların kaçtığı kişi haline gelmişti. Her şeyden önce bir Alman askeriydi, birçok kişi için nefret edilendi.

Yavaş yavaş Din İnsanları o sandalyeleri dolduruyordu fakat Arthur asıl olanın, Thalron’un sahibi olduğunun farkındaydı ve saniyeler sonra onunla tanışacaktı.

Üzerine giydirilen siyah asker üniformasının yakasında kırık kılıç sembolü vardır; Thalron askerlerine verilen bir semboldü. Arthur yakasına taktığı o sembolü hiçbir zaman sahiplenmeyeceğini düşünüyordu.

Ta ki o büyük ağır demir kapıdan bir gölge belirene kadar çünkü kader, onları ilk kez orada tanıştıracak ama seneler boyunca sürecek bir destan yazılacaktı.

İlk önce adım sesleri duyuldu ve sonrasında Thalron’un kurucusu, kendisi için ayrılan sandalyesinin ardında göründü. Uzun boyu, kavisli vücudu, üzerine giydiği kırmızı elbisesi, ateş kızılı saçları, ela gözleri ve kendinden emin gülümsemesi…

Morna Valenka, Thalron Halkının hemen karşısındaydı fakat orada kimse ona Morna Valenka demezdi; onun adı Veyna’ydı, Veyna’nın anlamı, Taç Taşıyan Kadın demekti; dilden dile ise Kraliçe olarak anılırdı. Morna Valenka, Thalron’un asıl kurucusuydu ve kendisi bir kraliçeydi.

Morna Valenka Rus kökenliydi; ailesiyle birlikte yıllar önce Norveç’e göç etmişlerdi. Svalbard’ın sert ama sakin coğrafyasında, annesi ve babasıyla birlikte sessiz bir hayat sürüyordu. Ta ki savaş kapılarını çalana kadar. Nazi işgali, bu uzak kasabaya ulaştığında Morna’nın bildiği her şey bir anda paramparça oldu. Ailesi, hiçbir suçları olmamasına rağmen bir Nazi askeri tarafından vahşice katledildi.

Babasını gözlerinin önünde ateşe verdiler; annesini ise günlerce insanlık dışı bir zulme maruz bıraktılar. Morna, hem annesinin hem de kendi bedeninin ve ruhunun sistemli bir şekilde yok edilişine tanıklık etmek zorunda kaldı, bunun adı tecavüzdü. İşkence, aralıklarla ve bilinçli bir şekilde sürdürüldü; amaç yalnızca öldürmek değil, geride kalan her şeyi de kırmaktı. Erkek kardeşi kaçmaya çalışırken boğularak can verdi, kız kardeşi ise yaşananlara daha fazla dayanamayarak kendi hayatına son verdi. Morna Valenka, o günden sonra hayatta kaldıysa bu bir kurtuluş değil; taşınması imkânsız bir hafızanın başlangıcıydı.

Morna Valenka, Valenka ailesinin tek canlı kalan kişisi olmuştu ve elinde bir bıçak tutmuş bileğini kesmeden hemen önce annesinin ona son cümlelerini hatırlamıştı: “Hayatta kal, Morna; sen geriye kalan tek Valenka’sın.” Çünkü Valenkaların soyu, yüzyıllardır dilden dile dolaşırdı ve onların efsaneleri birçok çocuğun masalına konu olurdu. Deyişlere göre, Valenkalar Veba zamanı da yaşamışlardı ve o zamanlarda da insanlığı kurtarmışlardı. Morna’yı bileğini kesmekten ve canına kıymaktan kurtaran annesinin o son cümleleri olmuştu.

Morna’yı kurtaran Valenka olmasıydı ve ruhu, çektiği acılardan dolayı öyle büyük bir azabın içine düşmüştü ki, öldükten sonra bile o ruh hiçbir zaman ortadan yok olmayacaktı.

O günden sonra Morna, kasabada yaşamaya devam eden birçok insanı yanına almış, düşünceleri ve inançlarıyla onların zihinlerine sızmış ve sonrasında da Thalron’u kurmuştu. Küçücük bir kaleyle başlamışlardı fakat sonrasında o kaleyi büyütmeyi başarmışlardı çünkü Norveç halkı Thalron’u duydukça kendi ayaklarıyla sığınmış, her asker kendi vatanı gibi Thalron’u korumuştu.

Esasen Thalron, bir sistemden ziyade, kurtuluş demekti ve Morna, şimdi kurduğu bu yerde çenesi havada dimdik duruyor, soyunun son kişisi olarak kendisine yakışanı yapıyordu.

Morna bir itaat beklemiyordu fakat saygıya önem verirdi; Thalron halkında birkaç senesini geçirmiş insanlar ise Veyna’sına sonsuz bir şekilde saygı duyarlardı. Bundan olmalı ki, öncesinde orada yaşamış herkes Morna’yı gördüğü an tek tek başlarını eğmeye başlamışlardı saygıyla ve yeni gelenler de teşekkür etmek istermiş gibi aynı saygıyla karşılık vermişlerdi.

Bir kişi hariç: Arthur.

Herkesin başını eğdiği yerde çenesi havada, ellerini arkada birleştirmiş büyük bir itaatsizlikle Veyna’nın gözlerinin içine baktı ve sonrasında tiksintiyle yere tükürdüğünde Veyna’nın bakışlarında herhangi bir değişim olmadığı ama o andan itibaren Arthur’un artık onun için özel olarak ilgilenebileceği birisi olduğunu anlamıştı.

Veyna’nın yüzünde gülümseme oluştu, bu gülümseme Arthur’un dişlerini sıkmasına daha fazla neden olduğunda gür bir sesle “Ben bir Alman askeriyim!” diye haykırdı Arthur. “Ve sizden emir almayacağım!”

Artık onun Alman askeri olduğunu bilmeyenler bile öğrendiğinde kendi içlerinde fısıldaşmaya başladılar ve çevresindeki insanlar sanki bir karınca sürüsü gibi dağıldılar. Morna’nın ise yüzünde hiçbir değişim olmadığında bulunduğu yerden yavaş adımlarla yürümeye başladı ve her adımında Arthur’a doğru ilerledi.

Basamakları ağır ağır inerken üzerindeki bordo elbisesi yerleri süpürüyordu fakat Morna, bütün gözlerin onun üzerinde olduğunu bildiği halde, sanki orada sadece kendisi ve Arthur varmışçasına ondan gözlerini bir an bile olsun ayırmadı.

En sonunda tam karşısına geçtiğinde ikisinin arasındaki boy farkı gözle görülür bir şekilde ortadaydı fakat Morna’nın üstünlüğü, soyu ve hatta haklı kibri, Arthur’u çepeçevre sarmıştı. O an, Arthur Morna’nın bir büyücü olduğunu bile düşündü çünkü gözlerine bakarken sanki o da çevredeki herkesin biz toz bulutu gibi yok olduğunu hissetmişti.

Morna, yarım adım daha attığında oldukça sakin bir ses tonuyla “Bir Alman askeriysen burada olmaman gerekirdi,” diye mırıldandı. Sesi oldukça baskındı ve aksanı İskandinav diline yatkındı. “Fakat sen buradasın çünkü istenmiyorsun. Neden istenmiyorsun Asker?”

Arthur, Morna’nın ela gözlerine bakarken bir anlık afalladı ve sonrasında çok uzun bir süre duraksadı. Herkesin gözü onların üzerinde olduğu için değil, Morna’nın bakışlarındaki o baskınlık yüzündendi. “Kendi birliğime geri döneceğim,” dedi Arthur keskin bir sesle. “Sadece bir gemiye bindim ve buradaydım. Bundan başka hiçbir şey bilmiyorum.”

Morna, ağız ucuyla gülümsedi. “Eğer istiyorsan seni şimdi bir gemiye bindirir, istediğin yere gönderirim ama tek bir şartım olacak.”

“Nedir?”

“Bana neden birliğinden atıldığını söyleyeceksin.”

Arthur buna hazırlıksız yakalanmıştı çünkü kendi birliğinde bir çocuğu öldürmediği için suçlu ve korkak sayılıyorken buradaki insanlar tarafından nasıl görüneceğinden emin değildi. Yalan söyleyebilirdi, kaçabilirdi veya gerçeği dile getirmek yerine kemerinin kabzasındaki bıçağı çıkarıp karşısındaki kadının gırtlağına dayayabilirdi ama bunların hiçbirisini yapmak istemedi.

Çok uzun süre sessiz kalmıştı ama Morna, büyük bir sabırla gözlerinin içine bakıyor, ondan gelecek asıl cevap bekliyordu. Nazilerin ona yaptıklarına rağmen Arthur’a karşı takındığı tavır, yaşadıklarının verdiği olgunluktu. Eskiden olsa ayaklarını yere çarpar, sonuna kadar Arthur’un ölmesini emrederdi fakat o an bunu yapmadı çünkü büyümüştü. Çünkü büyümek zorunda bırakılmıştı.

En sonunda Arthur dürüstlüğü seçip “Bir çocuğu öldürmem gerekiyordu çünkü bir Yahudi’ydi,” dedi kısık bir sesle fakat herkes duyuyordu. “Öldürmedim.” Morna’nın bakışlarındaki ifade değişti. Arthur devam etti. “Çünkü soylarının kurutulması emredilse dahi o bir çocuktu ve ağlıyordu.” Gözlerini kapattı ve derin bir nefes verdi. “O çocuğu ailesine teslim ettim ve sonrasında da ben teslim oldum, bütün gerçekleriyle.”

Arthur sessizliğe gömüldüğünde gözlerini yavaşça açtı fakat artık karşısında gördüğü kadın ona aynı şekilde bakmıyordu; Morna’nın bakışlarındaki o Veyna ifadesi gitmiş, yerine bambaşka bir ifade gelmişti.

“Adın ne?”

“Arthur,” dedi aksanlı bir sesle. “Soyadımı bilmiyorum çünkü ailem yok.”

“Thalron’da zorlama yoktur, Arthur,” dedi Morna, yürekten gelen bir sesle. “Fakat hayatımda ilk kez birisini zorla yanımda tutacağım.” Biraz daha yaklaştı, Arthur’un tam gözlerinin içine baktı. “Seni baş koruyucu askerim yapıyorum ve kaçmaya yeltenirsen kalbini istiyorum.” Elini Arthur’un kalbinin üzerine koyup gülümsedi. “Gerçek anlamda kalbini söküp almaktan söz ediyorum, anlıyorsun değil mi? Eğer dilediğin diğer türlüsü olursa da seni engelleyemem fakat henüz kimse benim kalbimi kazanabilmiş değildir. Hem de her iki anlamda da.”

Arthur büyük bir nefretle Morna’nın yüzüne baktı fakat zamanla bu nefret sevgiye ve sonrasında da canını verebileceği çok büyük bir aşka dönüşecekti. Bir soyadı yoktu ama zamanla soyadı olmaması da önemli olmayacaktı.

Çünkü Arthur, Morna Valenka’ya, kendi Veyna’sına Adanmış olacaktı; Morna ise ilk kez kalbini bir adamı verecekti.

Hem de her iki anlamda da.

THALRON
22 ARALIK 2082

Şarkı: Skald, High Hopes

Ellerim, bacaklarım, yüzüm, bakışlarım, zihnim ve hatta kalbim bile sanki şu an bana ait değilmiş gibi hissediyordum. Bir güç, tarif bile edemeyeceğim bir güç omzumun arkasında bana fısıldıyor, durmaksızın Valenka olduğumu söylüyor gibiydi. Ben Valenka’ydım. Kim olduğumu bilmiyordum, Valenka olmak ne demek onu bile tam anlamıyla kavrayamıyordum ama ben Valenka’ydım ve bu kadar fazla aşağılanmaya artık tahammül edemiyordum.

İnsanların bakışlarındaki o büyük nefrete alışıktım fakat alışmış olmak o nefreti artık kabullenebileceğim anlamına gelmiyordu. Önceden, ben Svalbard’da yaşarken kasaba halkının benden kaçmak istemesi, büyücü olduğumu dile getirmesi, saçlarım hakkında kurdukları birçok iftira hiçbir zaman umurumda olmamıştı ama şu an umurumdaydı.

Benim gözlerimin içine nefretle bakan bütün Thalron halkının birgün bana itaatle bakmasını istiyordum ve bunu sağlayacaktım da. Yolum belli değildi, izim belli değildi ama bunu yapana kadar bir an bile olsun geri adım atmayacaktım çünkü buraya geldiğimden beri ruhumun yaşanan hiçbir şeyi neden kabul etmediğini artık anlayabiliyordum.

Ben Valenka’ydım, kanım yaşanılan hiçbir şeyi kabul etmiyordu; tam da Thalron’dakiler gibi konuşmaya başladığımın farkındaydım ama ruhum da Thalron’a ait olmalıydı.

Veyn’in cümlesinin ardından bakışlarımı bir an bile olsun Veymor’dan ayırmıyor, gözümü bile kırpmıyordum. Hayır, ondan korkmayacaktım, ona boyun eğmeyecektim ve yarattığı bu dünyayı yerle bir edene kadar bir an bile olsun durmayacaktım.

Veymor’un hemen arkasında Nord vardı ve onun solunda ise Maris. Bakışlarım onlara doğru döndüğünde Nord hariç hepsinin gözlerindeki nefreti ve hatta tiksinmeyi görebiliyordum. Maris bir bana, bir Veyn’e bakarken aklından ne geçiyorsa başını yavaş yavaş iki yana sallamıştı. Güzel yüzüne kibir öylesine bir oturmuştu ki, beni aşağıladığı yetmezmiş gibi sanki Veyn’i de aşağılıyordu.

Gözlerim Korven’e doğru kaydı; yaşanılanlardan olsa gerek büyük bir endişeyle beni izliyordu çünkü az önce bir Din İnsanı’na saldırmıştım ve bunun anlamının Thalron için çok büyük olduğunun da farkındaydım. Gözüm dönmüştü ama yaptığımdan pişman değildim; şimdi aklı başında bir şekilde yeniden o Din İnsanı’nın boynuna hançeri dayayabilir ve hatta bu kez o nefesini kesebilirdim. Bana bunu bir güç yaptırıyordu, aslında ben Thalron’a geldiğimden beri yaşadığım ve yaşattığım her şeyi de bir güç bana fısıldıyordu.

Bu gücün adı Valenka’ydı.

Sessizlik o kadar yıpratıcıydı ki, bütün Thalron halkı Veyn’in cümlelerinin ardından ilk kimin konuşacağını merak ediyordu çünkü ilk cümle, belki de benim son cümlemi getirecekti.

İçimden geçirdiğim hiçbir düşüncede yanılmadım ve Veymor’un öne doğru bir adım attığını gördüm konuşmak için. Sanki artık iki taraf vardı, Veyn ve Ben, tam karşımızda ise Veymor fakat Veyn’in yaptığının asıl sebebini ben de anlayamıyordum.

Her ne olursa olsun Korven’i kişim olarak biliyordu ve bunu engellemek aslında biraz da kaderimi engellemek demekti. Benim için doğru olan elbette ki buydu ama Veyn, doğru olanın bu olduğunu bilmiyordu, neden yapmıştı? Kendi elleriyle Din İnsanı’nı zehirlemiş ve sonrasında da bunun ecel olduğunu dile getirmişti. Elbette ki Veymor da biliyor olmalıydı ecel olmadığını ama kanıtlayamazdı, kimse kanıtlayamazdı.

Thalron’da ölüm yasaktı ama geldim geleli, Veyn tam iki kişiyi öldürmüştü ve öldürdüğü insanların da eceli ben olmuştum; ikisi de benim yüzümden ölmüştü. Üzülüyor muydum? Asla çünkü kendi adıma ölümden korkmadığım gibi, o insanların öldürülmesinden de korkmuyordum.

Veymor öne doğru bir adım daha attığında dudaklarını ıslattı ve kaşlarını havaya kaldırdı. O an bakışlarının Veyn’den başka kimsenin üzerinde gezinmediğini gördüm, bana şöyle bir dönüp bakmıyordu bile. Belki önemsiz gördüğünden, belki de insanlara beni önemsiz gördüğünü göstermek istediğindendi, bilemiyordum.

Sert bir rüzgar esti, ürperticiydi ama Veymor konuşmaya başladığında onun sesi kadar ürpertici olamazdı. “Kadim bir Din İnsanı aramızdan ayrıldı,” dedi Veymor sesinde hüznün zerresi okunmazken. “Elbette ki onun bedenini Thalron’un gerektirdiği gibi okyanusa uğurlayacağız, ruhunu ise Thalron’da yaşatacağız fakat ondan önce,” ellerini önünde birleştirdi, bakışları bir anda bana döndü, “Köksüz’ün yaptığının cezasız kalmayacağını Thalron toprakları üzerinde yaşamış herkes bilir.”

Burnumdan nefesimi verdiğimde hemen önümde duran Veyn’in hareketsiz bir şekilde Veymor’u dinlediğini gördüm. Nasıl bakıyordu bilmiyordum ama omuzları öyle dikti ki, sanki ikisinin arasındaki bu güç savaşında Veyn çoktan galip gelmiş gibiydi halbuki halk, artık tamamen Veymor’un yanında gibi görünüyordu.

“Thalron yasalarına göre,” dedi Veymor hiddetle. “Köksüz’ün cezası…” O anda, hiç umulmadık ve kimsenin beklemediği bir şey gerçekleşti, öyle ki ben bile şaşkınlığımdan ne yapacağımı şaşırdım. Veymor henüz cümlesini tamamlayamadan Veyn, Arthur yüzüğünün takılı olduğu elini kaldırıp Veymor’u tek bir hamleyle susturduğunda ve hatta Veymor da bu hareketin ardından sustuğunda bütün Thalron halkı birbirine baktı.

Nord’un dudakları aralandı, Maris geriye doğru bir adım attı. Fakat Veyn, verilen bütün tepkileri görmezden gelerek “Önce ben konuşacağım,” dedi baskın bir sesle. “Çünkü benim de söyleyeceklerim var.”

Veymor’un bunu beklemediği açıktı, az önce yaşanılan her şey sanki onun planı üzerine gerçekleşmiş gibiydi fakat şimdi Veyn, bu hareketiyle onun düşüncelerinin tepetaklak olmasına sebep olmuştu. Benim gözümü döndürmüş, herkesin ortasında Din İnsanı’na saldırmama sebep olmuş, halkın gözünde Valenkalardan bir kez daha nefret edilmesine sebep olmuştu. Veyn’in bu aşamada sessizliğe gömülmesini bekliyor olmalıydı, üstelik ben de öyle bekliyordum fakat Veyn’in cüreti hepimizi bozguna uğratmıştı.

Veymor, sessiz kaldı ardından eliyle konuşması için bir hareket yaptı, izin veriyormuş gibi ama zaten Veyn izin almamıştı, bu aşikardı.

Veyn öne doğru birkaç adım attığında “Liora Valenka,” dedi Valenka soyadının üzerine baskı yaparak. Adımın söylenmesi yasak olduğu yerde üzerine basa basa adımı söylüyordu. “Yanıma gel benim Köksüz’üm.”

Yutkunduğumda o baskın sesine karşı gelmeyerek hemen yanına geçtim ve neredeyse kollarımız birbirine çarptı. Yanına geçtiğimde bile sanki ait olmam gereken yer burasıymış gibi hissetmiştim, bu nasıl olabilirdi?

“Bilekliğini göster,” dedi bu kez. Sakince Veyn’in hizmetkarı olduğuma kanıt olan bilekliğimi havaya doğru kaldırdım, Veyn bakışlarını babasının üzerinden çekti, bütün Thalron halkına doğru döndü. “Liora Valenka benim hizmetkarım ve benden başka kimse onu cezalandıramaz, ödüllendiremez ve hatta,” dedi çenesi kasılırken, “benden izin almadan ona nefret bile duyamaz çünkü benim yanımda duran herkes, benim korumam altındadır. Şu an burada bulunan herkese söylüyorum, onun saçının teline zarar gelirse kendime yapılmış sayarım. Kanım saygı bekler, bana saygı duyacaksınız, duymak zorundasınız.” Sesi daha da sertleşti. “O yüzlerinizdeki nefreti ve öfkeyi silin, silemiyorsanız başlarınızı eğin çünkü hafızam öyle kuvvetlidir ki hiçbirinizi unutmam ve günü geldiğinde hesabını sorarım.”

Herkesin yüzündeki o şaşkınlığı çok net bir şekilde görebiliyordum ama özellikle Maris’in yüzündeki o şaşkınlık, Veymora’nın yüzündeki o nefret gözle görülür bir şekilde okunuyordu. Veyn, ilk kez bu kadar net bir şekilde bütün herkesin gözünün önünde beni koruyor ve koruyacağını söylüyordu. Onun hizmetkarı olduğum için bunu yapıyor gibi görünebilirdi ama tek sebebin bu olmadığına emindim; benim Valenka olmam, Veyn’in işine yarıyordu. Hangi noktada yarıyordu emin değildim, belki de babasıyla olan savaşında işe yarıyordu ama bu umurumda bile değildi.

Veymor’un yüzünde bir gülümseme oluştuğunda keyiften uzaktı ama kibri gözlerinden bir an bile olsun ayrılmıyordu. “Normal şartlarda onun yaptığı her şeyin bedeli sana ödetilir,” dedi Veymor net bir sesle. “Fakat işlediği suç, senin ona verdiğin korumanın üzerinde oğlum ve bunu sen de biliyorsun çünkü bir Din İnsanı’na saldırdı; kutsal olanı zedeledi ve Thalron yasalarına göre…”

Veyn bir kez daha Veymor’un sözünü kesti. “Ben Thalron yasalarına göre onu cezalandıracak kişiyim ve cezalandıracağım da,” dedi başını aşağı yukarı sallayarak. “Fakat Thalron yasaları herkes için de geçerli olmalı, baba.” Herkesin gözü önünde baba demişti, Veymor değil, Yüce Veymor değil, baba. Bu bile aslında Veymor’a bir hakaret gibiydi.

Veymor’un buna hazırlıksız yakalandığını gördüğümde tek kaşını havaya kaldırdı, simsiyah gözleri geceden bile daha karaydı. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu, sesinde artık kibir yoktu, öfkenin kırıntılarını hissedebiliyordum.

Veyn, gülümsedi ve gözlerini kıstığında öyle ürkütücü görünüyordu ki, ben bile olduğum yere sinmiştim. “Thalron yasalarına göre birini öldürmenin cezası nedir, baba?” diye sordu tek nefeste. Veymor o an hiçbir cevap vermeden yüzüne bakmaya devam ettiğinde Veyn, durmadan devam etti. “O kişiyi yok etmektir, öyle değil mi?” Veyn başını omzuna doğru yatırdı ve derin bir nefes verdi. “Nessa Thalron,” dedi kelimelerin üzerine basa basa. “Thalron halkındaki birçok insan bilir ki, o benim annemdi ve öldürüldü. Bunun cezası da yok edilmektir.”

Herkes büyük bir şaşkınlıkla birbirine döndüğünde ve fısıldaşmalar başladığında bütün Din İnsanları’nın bakışları Veymor’a doğru döndü. Benim bile dudaklarım aralandığında bunu beklemiyordum. Veyn, Veymor’u öyle bir tehdit ediyordu ki, bu tehdidi ne zamandan beri planlıyordu diye düşünmeden edemedim çünkü sesindeki sakinlik, sanki uzun zamandır planladığı bir şeyi devreye soktuğunu gösteriyordu. Eğer Nessa’yı öldüren kişinin Veymor olduğunu söylerse halkın gözünde Veymor artık kendi yasalarını bile çiğneyen o adama dönüşecekti.

Veymor’un yutkunduğunu gördüm. O ifadesiz, çoğu zaman cümleleriyle bütün baskınlığını gösteren adamın yutkunduğunu gördüm. İfadesiz değildi artık aksine bakışlarında çok büyük bir öfke vardı. “Sen,” dedi Veyn, çenesiyle Veymor’u işaret ederek. Hem tehdit ediyor, hem de ne yapacağını gösteriyordu ve bunu bilen sadece üçümüzdük. “Sen öldürüldüğünü biliyorsun, değil mi baba?”

Çenesi kasıldığında ellerinin yumruk halini aldığını gördüm Veymor’un. Öfkesini artık kimseden gizlemiyor gibiydi. Fısıldaşmalar gitgide artarken insanların dudaklarından Nessa ismi dökülüyordu, birçok kişi onu biliyor olmalıydı ama şimdi artık öldüğünden de haberleri vardı.

Veymor ilk kez halkının karşısında bu denli sessiz, Veyn’in karşısında ise bu denli güçsüz görünüyordu. Veyn ona resmen geri adım atmasını emrediyordu ve şimdi Veymor herkesin gözü önünde geri adım atarsa bu insanların zihinlerinden asla silinmeyecekti. Veymor’un geri adım atmaması, atamayacak olması kalabalık tarafından da fark edilmişti. O an herkes aynı şeyi düşünüyordu ama kimse yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu: Eğer Yüce Veymor şimdi susarsa, bu suskunluk bir kabulleniş olacaktı.

Ve Veymor sustu.

Uzun bir sessizlik oldu. O kadar uzun sürdü ki, rüzgârın uğultusu bile kulağıma gürültü gibi gelmeye başlamıştı. Din İnsanları yerlerinde kıpırdanıyor, Asiller gözlerini kaçırıyor, Köksüzler ilk kez başlarını kaldırıyordu. Kimse Veymor’un gözlerinin içine bakamıyordu ama herkes onun bakışlarının sertleştiğini görebiliyordu.

Veyn bu sessizliği bozmadı çünkü bekliyordu. Beklemek, bu sefer bir zayıflık değil; bir hüküm gibiydi.

Veymor nihayet nefes aldığında sesi her zamankinden daha alçaktı. “Onun öldüğünden emin değiliz,” dedi. Kelimeler netti ama sesinde bir savunma vardı. “Nessa Thalron suçlu bir kadındı ve cezasını çekti; bunu Thalron topraklarında yaşamış olan herkes bilir. Ölümü ise belirsizken buna ceza dahi verilemez.”

Veyn başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde ne öfke vardı ne acı; sadece korkutucu bir açıklık.
“Annemin tek suçu sana başkaldırmaktı,” dedi sakince, “ve bu başkaldırı canıyla sonuçlanmış olmalı.” Bu cümle meydanın üzerine düştüğünde, kalabalığın içinden istemsiz bir soluk yükseldi. Veyn bir adım daha attı. Artık Veymor’la aralarındaki mesafe neredeyse yoktu. “Sen onu,” dedi tane tane, “adından mahrum bıraktın. Sesinden, hatırasından, zamandan mahrum bıraktın. Bir insanı hayatta tutup her şeyinden koparmanın adı neyse…” Bakışlarını halkın üzerine gezdirdi. “İşte Thalron’un buna verdiği isim neyse, annem de onunla ölmüş olmalı. Şimdi öldüğünden emin olmadığını söyleyemezsin çünkü günler öncesinde fazlasıyla emindin, öyle değil mi baba?”

Kimse konuşmadı. Kimse itiraz edemedi. Veymor’un yüzü kasıldı ama ağzından tek kelime çıkmadı. Çünkü ilk kez, yasaların arkasına saklanamıyordu. İlk kez, kelimeler onu korumuyordu.

Veyn dönüp kalabalığa baktığında sesi daha da yükselmedi. Aksine, alçaldı.
“Bugün burada bir Köksüz’ün cezasını konuşacaktık ama görüyorum ki Thalron’un asıl suçu hâlâ yargılanmamış.” Sonra bana doğru döndü. Bilekliğime değil, yüzüme baktı. “Ve bugün, hiç kimse yok edilmeyecek.” Bu cümle Veymor’un yüzüne atılmış bir meydan okumaydı.
“Çünkü,” diye ekledi Veyn, gözlerini tekrar babasına dikerek, “kurallara göre yok etmek istiyorsan, önce hükmetmen gerekir. Sen annemin ölüsünü de dirisine de hükmedemiyorsun, baba. Yasalar gerçeklerle işler, ilk önce kendi gerçeklerini bileceksin. Şimdi burada Nessa Thalron’u öldüren kişiyi yok etmediğin sürece benim Köksüz’ümün yok edilmesine de izin veremezsin çünkü bu yasalara aykırı olur; buna asla izin vermeyeceğim.”

Ve o an anladım: Bu, tahtın önünde söylenmiş ilk hüküm cümleleriydi.

“Din İnsanı eceliyle öldü,” dedi Veyn, kalabalığa doğru, adeta bir Veymor gibi konuşuyordu. “Belki içtiği kan onu zehirledi, kendi kanıydı ve kendi kanıyla zehirlendi fakat Köksüz’üm onun canına zarar vermedi.” Derin bir nefes verdi. “Saldırısı ise cezasız kalmayacak, Liora Valenka kutsal bir Din İnsanı’na saldırdığı için diğer Din İnsanları tarafından Toprak Kefareti cezası alacak, pişmanlığını dile getirene kadar da cezası son bulmayacaktır.”

“Ne?” diye fısıldadığımda bakışlarımı sertçe ona doğru çevirdim fakat o beni duymuyor gibiydi. Halktan bazı insanların yüzünün gülümsediğini gördüm, Din İnsanları birbirine bakıp başlarını salladılar, Veymor yeniden o ifadesizlik maskesini takmıştı.

Toprak kefareti ne demekti?

“Sen?” dedi Veymor Veyn’i kastederek. “Hizmetkarın olduğu için bu cezayı senin de çekmen gerekiyor.” Veymor yarı alaylı yarı ciddi gülümsedi. “Elbette ki karanlıktan korkmuyorsan...”

Veyn hiç düşünmeden hızlı bir şekilde “Thalron’a sadakatle bağlıyım, baba,” dedi üstünlükle. “Hizmetkarımla beraber aynı cezayı çekecek ve Liora Valenka pişmanlığını dile getirene kadar ben de o toprağın altında kalacağım.”

Toprağın altında kalmak mı? Veyn, Veymor’u halkın gözünde küçük düşürdüğü gibi her şeyi yasalara uygun bir şekilde ilerletiyordu ve hem kendisini, hem de beni cezalandırıyordu. Aksini tam şu an dile getirmeyi düşündüm ama Veyn öyle keskin cümleler kurmuş ve herkesin ağzını kapatmıştı ki her ne söylersem söyleyeyim sonucunda bir kurtuluşum bile kalmayacağını görebiliyordum.

İçimden bir ses bu kefareti çekmem gerektiğini dile getiriyordu fakat Veyn’e dönüp baktığımda aslında bu kefaretin onun için çok daha zor olabileceğini görüyordum çünkü toprağın altı karanlık olurdu ve kalesinden de anlayabileceğim gibi Veyn, karanlıktan hoşlanmıyordu.

Az önce bana nefretle bakan insanlar bu cezayı duyduktan sonra rahatlamış, Thalron sınırları içerisinde bir ayrıcalık tanınmadığıyla yüzleşmişlerdi. Her ne olursa olsun, Veyn dahi olsan bir ceza çekmen gerekiyorsa çekiyordun. Gözüm kararmıştı, bir Din İnsanı’na saldırmıştım ve şimdi bunun cezasını yine Veyn’le beraber çekecektik.

“Pişmanlığımı hiçbir zaman dile getirmeyeceğimi biliyorsun, değil mi?” diye sordum dudaklarımın arasından sadece Veyn’in duyabileceği şekilde.

Veyn’in yüzünde hafif bir gülümseme oluştu ardından bakışlarını yavaşça bana çevirdiğinde yeşil gözlerinin korkusuz bir şekilde bana baktığını gördüm. “O halde birlikte öleceğiz Liora, ben ölüme de hazırım, sen hazır mısın?”

***

Şarkı: Eternal Eclipse, Dawn of Faith

Kuzey topraklarındaki inanışların bazen insanı bambaşka noktalara götürebileceğini her zaman söylerdi Elly çünkü inanç demek, Kuzey insanlarına göre bir yaşam biçimiydi. Neye inandıkları önemli değildi sadece inandıkları her şeye koşulsuz ve şartsız bir şekilde bağlı oluyorlardı.

Benim çocukluğumdan beri inandığım hiçbir şey yoktu. Kana inanmıyordum, toprağa inanmıyordum, okyanusa inanmıyordum; tek bildiğim bir yaratıcının olma ihtimaliydi fakat o yaratıcının ne başkalarının bahsettiği gibi bir ormanın içinde yaşadığını düşünüyordum, ne de Tanrıların bir yerlerden bizi izlediğine. Çoğu zaman başka kültürlerdeki tek Tanrılı inanç bana doğru gelse de kalbimde bunun doğruluğundan emin olamadığım için inançsızlık, başkalarının kör inançlarından daha doğru geliyordu.

Kuzeyde ise insanlar ölümü bir son olarak görmezdi. Bazıları, savaşta onurlu ve cesurca ölenlerin Valhalla’ya gideceğine inanırdı. Valhalla, Tanrıların babası sayılan Odin’in salonuydu; oraya gidenler seçilmiş savaşçılar kabul edilir, her gün yeniden savaşır, her gece aynı sofrada otururdu. Ölüm, onlar için bir ödül biçimiydi.

Fakat herkes Valhalla’ya gitmezdi. Savaşta ölmeyenler, hastalıkla ya da yaşlılıkla hayata veda edenler için başka yollar vardı. Kimileri, savaşçıları seçme hakkına sahip olan Freyja’nın topraklarına kabul edilirdi; kimileri ise ne ödüllendirilen ne de lanetlenenlerin diyarı olan Hel’e giderdi. Hel bir ceza yeri değildi; sessiz, soğuk ve nötr bir sondu.

Kuzey inançlarında ruhun kaderi, neye inandığından çok nasıl yaşadığıyla belirlenirdi. Tanrılar mutlak iyilik ya da mutlak merhamet vaat etmezdi. Onlar da hata yapar, yanılır, hatta ölümü beklerdi. Çünkü en sonunda Tanrıların bile kaçamayacağı bir son vardı: Ragnarök.

Bu yüzden kuzey halkı için inanç, kurtuluş değil; onurla ayakta durabilme meselesiydi.
Belki de bu yüzden onların Tanrılarına hiç yakınlık hissetmedim. Çünkü ben ödüllendirileceğim bir öte dünya aramıyordum. Sadece var olmanın, doğru durmanın ve gerekirse hiçbir yere gitmeden yok olmanın ihtimalini kabul ediyordum. Belki de ruhum daima gezindiği için ve durmaksızın başka bedenlerde soluk alacağına inandığım için hiçbir zaman sonsuza kadar yok olabileceğimi düşünmüyordum.

Thalron için ise ölümden sonraki hayat nasıl bir inanışa bağlıydı, emin değildim. Ama hemen karşımda duran iki tabut, karlara rağmen kazılmış topraklar bana onların inanışlarını sorgulama hakkı vermişti.

Bütün halk, kalelerin arkasında durmuş bizi izliyordu; Veyn ve ben yan yanaydık ve buraya getirilmiştik. Beş Din İnsanı karşımızda durmuş, tabutların önünde gözlerimizin içine bakıyordu. Ne yapacağımdan bile emin değildim çünkü Thalron inanışları Kuzey inanışlarından, ritüellerinden ve bakış açılarından daha farklıydı. Bizi bir tabutun içine sokacaklar, üzerimize toprak atacaklar ve bu şekilde kefaret ödemimize sebep olacaklardı. Korkmayı bekliyordum ama korkunun zerresini hissetmiyordum, tek hissettiğim ruhumun bu yaşanılanları kabul etmediğiydi.

Din İnsanlarından biri öne çıktı. Elinde kutsal bir sembol yoktu, bağırmıyordu da. Sanki çoktan bilmemiz gereken bir şeyi tekrar ediyordu. “Toprak kefareti,” dedi, “insanın kendini olduğundan büyük sandığı anlar içindir.” Tabutları işaret etti. “Sizi toprağın içine koymamızın sebebi öldürmek değildir.” Bir an durdu, bakışlarını halkın üzerinden geçirdi. “Toprak, insana üç şeyi aynı anda hissettirir: ağırlığını, yalnızlığını ve kaçamayacağını. Bu kefaret, insanın gücünü kaybettiği yerdir. Kılıç işlemez. Ün konuşmaz. İsimlerin hiçbir anlamı kalmaz.” Sonra bize döndü. “Tabutun içindeyken ne görmenizi isteriz ne de bir şey duymanızı. Sadece düşünmenizi bekleriz. Nefes alırken, ‘Yaşamak istiyorum’ demenizi. Toprak, bunu duyar.” Sesi sertleşti. “Eğer biri orada korkudan deliye dönerse, bu onun suçudur. Eğer biri sakin kalırsa, bu onun direncidir. Ama eğer biri, varlığına rağmen hiçbir şey hissetmezse… işte o zaman Thalron, o ruhun kırıldığını kabul eder.” Bir adım daha yaklaştı. “Toprak kefareti sizden pişmanlık ve itiraf ister, eğer pişmanlığını dile getirmezsen o pişmanlığı hissedene kadar toprağın altında kalırsın.” Son sözlerini neredeyse fısıldadı bana doğru. “Bu yüzden sizi gömüyoruz. Çünkü bazı insanlar ancak toprağın altında, yaşadıklarını anlamaya başlar.”

Bu ceza, bedenimizi susturmak için değil; içimizde hâlâ konuşan bir şey kalıp kalmadığını görmek içindi.

Din İnsanı elindeki iki çelik bardağı Veyn ve bana uzattı; ben duraksadığımda “Bu ne?” diye sordum fakat Veyn, bir an bile şüpheye düşmeden bardağı hızlı bir şekilde içti ardından diğer tarafa doğru fırlattı. “Bu ne?” diye sordum bir kez daha ama kimse bana hiçbir cevap vermedi. Sadece içmem beklenildi, öyle bir sessizlik hakimdi ki, ben o bardaktaki sıvıyı içmezsem hiçbir şey son bulmayacaktı. Bakışlarımı Veyn’e doğru çevirdiğimde gözleriyle sadece onaylarmış gibi bir hareket yaptı ve tuhaf bir şekilde ona güvenerek ben de bardaktaki bütün sıvıyı içtim.

Hafif acı, hafif ekşi bir tat damağımla buluştuğunda bardağı yavaşça yere attım ardından dik bir duruşa geçtim. Benden önce Veyn, kendisi için hazırlanan tabuta doğru ilerlediğinde öyle sakin görünüyordu ki son bir kez kalabalığa doğru baktım ve en azından bir kişinin tepki vermesini bekledim ama kimseden çıt çıkmıyordu. En uzakta duran Veymor, ellerini arkada birleştirmiş sakinlikle olanları izliyordu. Tanya ve Korven neredeydi? Onlar ne düşünüyordu?

Artık ruhum bu kadar yaşanılanı kaldıramıyordu. Beni bir tabutun içine sokuyorlardı, nefesimi benden alıyorlardı ve pişmanlığa zorunlu tutuyorlardı. Bu çok ağır bir cezaydı, kalbimi sıkıştıracak kadar ağır bir cezaydı.

İçtiğim sıvı yavaş yavaş başımı döndürmeye başladığını hissettiğimde bakışlarımdaki odak kaymaya başladı ve ayaklarım istemsiz bir şekilde tabuta doğru ilerledi. Bana ne içirmişlerdi? Bu Thalron’da gördüğüm en kötü ritüellerden birisiydi ve en korkuncu. Yavaşça tabutun içine doğru yattığımda gözlerim gökyüzüyle buluştu ve kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atmaya başladı. Völva davullarına ağır ağır vurulmaya başlandı ve sonrasında tabutun kapağını tam dört Köksüz gözlerimin içine bakmadan kapattı.

(Klostrofobisi olan okurlarımın bu kısma göz gezdirip hızlı bir şekilde geçmesini öneririm, psikolojik olarak yıpratıcı bir sahnedir.)

Zifir karanlık. Başka hiçbir şey yoktu. Zifir karanlık beni kucağına aldığında ve nefesim anlık olarak kesildiğinde tabutun tepesinden toprağın atıldığını duydum. Diri diri bizi gömüyorlardı bunun adına kefaret diyorlardı. Tabutun içi buz gibiydi, karın kokusu ve toprağın kokusu burnuma doluyordu ama tepeden gelen toprağın sesi ve völva davullarının sesi gitgide arttığında Din İnsanları’nın anlamadığım dilde bir şeyler söylemeye başladıklarını duydum.

Birkaç saniye sonra ellerim titremeye başladığında ve avuç içlerimi tabutun tavanına dayadığımda hiçbir kuvvetin o tabutu açmaya yetmeyeceğini anlamıştım. Gözlerimi sıkıca yumdum, nefesimi kontrol altına almaya çalıştım ama kalbim öyle delicesine atıyordu ki nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Din İnsanları’nın sesi völva davullarıyla karıştığında kulaklarım uğuldamaya başladı. Veyn birkaç adım ötemdeki bir tabutun içindeydi ve benim yüzümden onu da bir tabutun içine sokmuşlardı üstelik bu cezayı veren kişi de yine kendisiydi. Halkın gözünde Thalron yasalarına göre gerekeni yapıyordu ama gerekeni yaparken ikimizi de mahvettiğini nasıl görmezdi?

Birkaç dakika sonra avuç içlerim terlemeye başladığında damağımdaki o tat, acı bir tada dönüşmeye başladı. Tek bir ışık bile yoktu, nefeslerimi kontrol altına almaya çalışırken sırtıma vuran soğuk, terleyen avuç içlerimin tam zıttıydı. Gözlerimi daha bir şekilde yumdum, zihnimi rahatlatmak isteyerek sevdiğim herkesi aklıma getirmeye çalıştım ama ne Elly vardı, ne Tanya ne de Korven… Hiç kimse yoktu. Kendimi zorlasam bile o karanlıktan başka hiçbir şey göremiyordum.

Tharn selvaeth ven! Tharn selvaeth ven! Din İnsanları’nın söylediği cümlelerden anladığım sadece buydu.

Toprak sizi arındıracaktır!

Birkaç dakika sonra, belki de daha uzundu, bilmiyordum zihnim bozuk bir saat gibi hızlı bir şekilde çalışmaya başladığında karanlığa alışan gözlerimin gerisinde Thalron kalelerini gördüm, okyanusunu ve suyun sesini. Artık völva davullarını değil, dalgaların sesini işitiyordum, bir de bir kadının şarkı söyleyen sesini. Gözlerimi açmak istedim, belki de açtım bilmiyordum ama karanlık olduğundan olsa gerek gözlerimi açık tutmakta da zorlanıyordum.

Güzel olan her şeyi düşünmek istediğim o anlarda karanlığın içinde görebildiğim tek görüntü sırtı bana dönük kızıl saçlı bir kadındı. O kadının ben olabileceğimi bile düşündüm, adımlarım o kadına yaklaşırken bir rüyanın içinde gibiydim ama bunun bir rüya değil, sanrı olduğunu anlayabilecek kadar da bilincim açıktı. Bana içirdikleri sıvının içinde her ne varsa olduğum benliğimden çıkarılmış, bambaşka bir noktaya götürülmüştüm.

Sırtı dönük kızıl saçlı kadının oraya yaklaştığımda yine bir ormanın içindeydim ama o orman artık rüyalarımdakinden daha farklıydı. Ağaç dalları kıpkırmızıydı, uçlarından kanlar damlıyordu ve kendimi göremesem de her adımımda yere kan damladığını hissedebiliyordum. Ben adım attıkça yere kanlar bulaşıyordu, ya yaralanmıştım ya da birini öldürmüştüm; bilmiyordum. Başımı iki yana salladığımda yeniden tabutun içinde olduğumu hissettim ve ellerim tabutun tavanına dokunduğunda “Pişman olmayacağım,” diye fısıldadım fakat zihnim yeniden beni o ormanın içine davet etti.

Bu kez kızıl saçlı kadının yüzü bana dönüktü, ela yuvarlak gözleri tam gözlerimin içine bakıyordu ve bu kez öyle netti ki, dakikalardır ilk kez korktuğumu hissettim. Boyu benden biraz daha uzundu, üzerinde bordo bir elbise vardı, boynunda ise kırmızı taşlı bir kolye. Ellerini önünde bir hükümdar gibi birleştirmişti, çenesi havadaydı ve sanki bana meydan okuyor gibiydi.

Bakışlarım ellerime döndüğünde bir hançer taşıdığımı gördüm, hançerin ucundan ise kan damlıyordu. Birini öldürmüştüm, tam geride birilerinin çığlık sesleri geliyordu ama ben geriye dönüp bakamıyor, o kızıl saçlı kadından bakışlarımı ayıramıyordum.

Uyanmak istedim, gözlerimi açmak istedim ama zihnim sanki beni daha fazla o sanrının içine kabul etti. Ağaç dallarından damlayan kanlar daha fazla arttı, kadının hemen arkasında Thalron kalesi alev alev görünmeye başladı. Thalron yanıyordu, cayır cayır yanıyordu ve biz ikimiz o kalenin önündeydik.

Olduğum yerde kıvrandığımda ve nefes almaya çalıştığımda soluğumun artık yarım çıktığını fark ettim; ellerimle tabutun tavanını zorladım ama sanrının içerisinde hançeri havaya kaldırıyor, sanki daha fazlasını istiyor gibi hissediyordum. Hayır, buradan çıkmak istiyordum. Sadece tabuttan değil, bu sanrının içinden çıkmak istiyordum ama o kızıl saçlı kadın bana öyle bir bakıyordu ki sanki kurtuluşum bile bir tek onunla gerçekleşebilecekti.

Artık völva sesleri yoktu, Din İnsanları’nın sesi de öyle. Thalron kaleleri yanıyor, ateşin sesi kulaklarımı arşınlıyordu. O kaleyi ben yakmıştım, bunu hissedebiliyordum.

Bir çan sesi geldiğinde ve sonrasında yavaş yavaş bir keman sesi kulaklarıma dolduğunda bu sesi daha önce duymadığıma emindim. Etrafıma bakmak istedim ama bakamıyordum, dönebileceğim tek bir alanım bile yoktu. Kalbim sıkışmaya başladığında kızıl saçlı kadın bana doğru yürüdü ve hemen karşımda durduğunda yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “Yakmak istiyorsan yakacaksın,” dedi o kızıl saçlı kadın baskın bir sesle. Sesinde İskandinav aksanı vardı. “Yönetmek istiyorsan yöneteceksin, öldürmek istiyorsan öldüreceksin ve kurtulmak istiyorsan kurtulacaksın ama ilk önce ruhunu ve kanını kabul edeceksin, güzel kızım.” Elini kaldırıp yüzüme dokundu, avcunun içinde kan olduğunu gördüm ama ondan kaçamadım. “Sen Valenka’sın, asıl olansın, adanan hiçbir zaman olmayacaksın.” Diğer elini havaya kaldırdığında onun da bir hançer tuttuğunu gördüm.

Dudaklarımdan sadece “Beni kurtar,” döküldü.

“Ben kurtaramam,” dedi başını iki yana sallayarak. “Çünkü seneler önce öldüm ama sen…” Kanlı eliyle çenemi kavrayıp kaldırdı. “Sen Veyna’sın, kendi kendini kurtarabilecek olan sadece sensin.”

Veyna. Svalbard’da bunun anlamının Prenses olduğunu söylüyorlardı ama sanki kızıl saçlı kadın o kelimeyi dile getirirken bunun anlamının farklı olduğunu dile getiriyor gibiydi.

“Nasıl?” dediğimde ağladığımı yeni fark ediyordum. Hayır, bu bir sanrıydı, bir tabutun içindeydim ve nefes almakta artık zorlanıyordum ama zihnimin içine kilitlenmiş gibiydim ve buradan bile nasıl kurtulabileceğimi bilmiyordum, eğer bu sanrının içinde kilitli kalırsam o tabuttan da çıkamayacak, nefessizlikten ölecektim ama gerçek dünyaya geri dönüş yapamıyordum.

“Aşk,” döküldü dudaklarından kızıl saçlı kadının. “Aşk seni ya kurtaracak ya da yok edecek.” Yüzünde bir gülümseme oluştu ama pişmanlık yoktu. “Beni yok etti.”

Hemen arkamdan adım sesleri geldiğini işittiğimde başımı geriye doğru çevirebildim ve bir topluluğun elinde meşalelerle bana doğru yaklaştığını gördüm. Yakmak için. Dudaklarımdan tiz bir çığlık koptuğunda kaçmak için hamle yapmak istedim ama yerimden kıpırdayamadım bile. Daha fazla çırpındığımda dizlerim bir şeylere çarpmaya başladı, kendi çığlık seslerim kulaklarıma doldu ama kurtulamıyordum. İnsanlar bana yaklaşıyor, nefesim kesiliyor ve sanki ölüm bana adım adım yaklaşıyordu. Yeniden o kızıl saçlı kadına doğru döndüğümde hareket bile etmeden beni izlediğini gördüm ve o an gerçeği anladım.

O meşaleli insanlar beni değil, karşımdaki kızıl saçlı kadını yakmak istiyordu.

“Pişman olduğunu dile getirmekten korkma çünkü sonrasında pişman edeceksin,” dedi kızıl saçlı kadın. “Korkmaktan çekinme çünkü en büyük korkuyu sen vereceksin.” Bir adamın gür sesiyle irkildiğimde gözlerimi o kadından hâlâ ayıramıyordum. “Aşık olmaktan kaçma,” dedi en sonunda derinden gelen bir sesle. “Çünkü aşk sana güç verecek.” İşaret parmağını kaldırdığında ve hemen arka tarafımı gösterdiğinde başımı yavaşça çevirdim, tam orada, Veyn’i gördüm, halk çevresinde bir halka oluşturmuştu ve onu yakmak istiyordu. “Öldürmekten çekinme,” dedi bu kez keskin bir sesle. “Çünkü yaşamak için öldürmen gerekir.”

Veyn, gür bir sesle bir kez daha bağırdığında kalbimin sıkıştığını hissettim ve yeniden ona koşmak için hamle yaptığımda gözlerimden yaşlar art arda süzülüyordu. Birisi Veyn’e yaklaştı ve meşalesini onun üzerine doğru attığında Veyn kurtulmak için hamle yapmak istedi ama birileri onu tutmaya başladı, hemen sonrasında meşalenin ateşi üzerindeki pelerinini tutuşturduğunda öyle bir çığlık attım ki, çığlığım kulaklarımı acıttı.

O an anladım ki aslında yanan kişi Veyn değil, seneler önce yaşamış olan Arthur’du. İnsanlar ilk önce Arthur’u ve hemen sonrasında da o kızıl saçlı kadını, Morna’yı yakmak istiyordu.

Bakışlarımı yeniden Morna’ya doğru çevirdiğimde rüyalarımın dışında gördüm onu. Hiç görmediğim gibi gördüm. Gözleri acıyla dolmuştu ve ellerinde meşaleler tutan insanlar ona doğru yaklaşıyordu. Gözünden bir damla yaş aktığında “Yaşayacaksın,” dedi Morna bana doğru. “Yaşatacaksın da. Sen bir Valenka’sın, ruhumun özgür olmasını sağlayacaksın.”

Onları kurtarmak istedim, çabalamak istedim fakat hareket edemiyordum çünkü aslında bir tabutun içindeydim. Hemen ardımda Arthur’un bulunduğu yerde avaz avaz çığlık seslerinin yükseldiğini işittim ve sonrasında tam karşımda duran Morna’ya yaklaşan halk, meşalelerini onun üzerine doğru fırlattı. Bordo pelerini alev aldığında çenesini havaya kaldırdı, çığlık yoktu ama gözünden bir damla yaş aktığında “Yaşat Veyna’yı,” dedi Morna, ruhuma fısıldar gibi. “Al intikamımı güzel kızım.” Gözlerimin önünde Morna’yı cayır cayır yakıyorlardı ve benim de canım öyle bir yanıyordu ki ağlıyordum. “Uyan,” diye fısıldadı keskin bir sesle. “Çünkü artık eskisi gibi olmayacaksın, Valenka.”

Bir anda başımı sertçe vurduğumda karanlıkta gözlerimi açtım ve nefesimin kesildiğini fark ettim. Art arda bacaklarımı yere vuruyor, ellerimle tabutun tavanına yumruklarımı geçiriyordum. Ter içinde kalmıştım, gerçekten de ağlıyordum ve bağırmaktan artık dudaklarım kurumuştu. Ne zamandan beri bir sanrının içindeydim bilmiyordum ama karanlık öyle bir beni içine almıştı ki völva davullarının sesini bile sonradan duyabildim, Din İnsanları aynı cümleleri tekrar etmeye devam ediyordu.

Ve o adamın sesi, Veyn’e aitti. Çok uzaklardan bir adamın sesini işitiyordum, Veyn bağırıyordu. Veyn gerçekten de bağırıyordu. Soluğum kesildiğinde ve artık tabutun içinde nefes alabilecek tek bir alan kalmadığında bir karar vermem gerekiyordu: pişmanlığımı dile getirmek ya da ölüme boyun eğmek.

Eskiden olsa ölüme boyun eğer, pişmanlığımı bir an bile olsun dile getirmezdim ama şimdi artık eskisi gibi hissetmiyordum. Sanki bu tabuta girdikten sonra bir şeyler benim için tamamen değişmişti ve her şey tam tersi bir şekilde ilerlemeye başlamış gibiydi. Veyn’in toprağın altındaki sesleri kulaklarımın içine doluyor, kurtuluşun sadece benden geçtiğini adeta bana fısıldıyordu.

Dönmek istedim dönemedim, tabutu açmak istedim, açamadım, karanlıktan kurtulmak istedim, kurtulamadım. Elim boynuma doğru gittiğinde nefes alamadığım için artık başımın döndüğünü fark ettim; zihnim öylesine bulanıklaşmıştı ki gözlerimi kapattığım anda artık ölüme teslim olacaktım.

Pişman olduğunu dile getirmekten korkma çünkü sonrasında pişman edeceksin.

“Pişmanım!” diye haykırdım gür bir sesle en sonunda gözlerimden yaşlar akarken. Tek diyebildiğim buydu. Nefessiz kaldığım için değil, ölümden korktuğum için de değildi. Pişman hiç değildim fakat buradan şimdi çıkmam gerekiyordu çünkü çıkmalıydım ki kendimi bulacaktım. Çıkmalıydım ki artık asıl pişmanlığı tattıracaktım.

Karanlığın, toprağın ve sessizliğin üzerime örtüldüğü o yerde bir anda völva davullarının sustuğunu işittim, Din İnsanları’nın sesi de aynı oranda sessizliğe gömüldü. Öylesine karanlıktı ki bir daha göremeyecekmişim gibi hissediyordum ve sanki artık sevdiğim kişilerin hepsi zihnimin içinde dönüyordu. Elly bana fısıldıyordu, Tanya ve Korven çocukluğumdaki gibi büyük bir inançla bana bakıyorlardı.

Gözlerimi sıkıca yumduğumda bunu neden yaptığımı bile bilmiyordum çünkü zaten yeterince karanlıktı fakat artık bu denli karanlığa da tahammül edemiyor gibiydim.

Birkaç dakika sonra sanki göğsümden son nefesimi verdim ve bir kez daha tabutun tavanına sertçe vurdum. Tam o esnada tabutun üzerinin açıldığına şahit oldum, hemen ardından ise bir kabus gibi Din insanları’nın benim üzerime doğru eğildiklerini gördüm.

Her şey bir anda olurken birileri kollarımdan tutup beni dışarıya çıkarmak istedi ve temiz havayı soluduğum anda başımın hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde döndüğünü hissettim.

Bir nefes iki nefes ve üçüncü nefes… Sonrasında tabutun içinde doğrulmamla başka bir karanlığın beni kucağına alması bir oldu. Zihnim bulanıklaşırken artık tamamen karanlık benimleydi ve ben de kendimi o karanlığa bile isteye teslim ettim.

***

Şarkı: AYLIVA, Aber Sie

Birisi ağlıyordu. İçli, durdurulamayan bir ağlayıştı bu. Öyle bana benziyordu ki, bir an için ağlayan kişinin ben olduğumu fark etmekte bile zorlandım. Karanlık neden bu kadar derindi? Neden etrafımda kimse yoktu? Neden yalnızlık, ses kadar ağırdı?

Titriyordum. Sıcaktaydım ama bedenim kontrolsüzce sarsılıyordu. Sanki günlerdir değil, haftalardır Thalron’da biriken her şey; acı, öfke, özlem, bastırdığım tüm duygular aynı anda bedenimden kopup çıkıyordu. Yaşadıklarımın ağırlığı bir patlama gibi içimden taşıyor, beni bile hazırlıksız yakalıyordu.

O ağlayış derinleştikçe ben de derinleştim. Bir ses adımı söyledi; duyuyordum ama tanıyamıyordum. Gözlerimi açamıyordum, hareket edemiyordum. Yine de garip bir şekilde biliyordum: Gözlerimi açarsam gerçek dünyanın tam ortasında olacaktım. Kaçacak bir yer yoktu artık.

“Liora.” Bu kez adım netti. Kesin, sarsılmaz. Bu ses yalnızca Veyn’e aitti. “Gözlerini aç,” dedi, “güvendesin.”

Güvende miydim? Uzun zamandır güven kelimesi bana ait değildi. Bu his güven değildi; bu bir yıkımdı. Bu bir uyanıştı. Can yakan, geri dönüşsüz bir uyanış.
Bu acıydı. Ve aynı zamanda güçtü. Bu, yeniden doğuştu ama biraz da ölmekti.

İçimde bir şeyin öldüğünü, yerine başka bir şeyin, daha sert, daha uyanık doğduğunu hissediyordum.

Ve artık biliyordum: Ben eski halimle uyanmayacaktım.

Yavaşça gözlerimi açtığımda, bulanık bakışlarımın yaşların arasından seçebildiği ilk görüntü vitray pencereler oldu. Renkler dağılıyor, ışık camların içinden kırılarak odaya süzülüyordu. Dairemdeydim. Hem ait olduğum hem de hiçbir zaman gerçekten ait hissedemediğim o yerde.

Ağladığımı fark ettiğimde bakışlarım ağır ağır aşağıya kaydı ve onu gördüm: Veyn.

Yan yatıyordum; yatağın üzerinde, bıraktığım boşlukta oturuyordu. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk yüz onundu, duyduğum ilk ses de ona aitti. Bakışlarındaki en net duygu endişeydi. Saklamıyordu. Saklayamıyordu.

Yüzüne baktığımda hıçkırıklarım arttı, ağlayışım derinleşti. O an nasıl göründüğüm umurumda değildi. Güçlü görünmek, dimdik durmak; hiçbiri önemli değildi. Sadece ağlamak istiyordum. Bağırmak. Kaçmak değil; yalnızlıktan kurtulmak istiyordum.

Veyn yutkundu. Elini kaldırdı ve yüzüme düşen saçımı yavaşça geriye itti. Dokunuşu temkinliydi, sanki kırılacağımı biliyormuş gibi. “Güvendesin,” dedi yine, kelimenin her hecesine tutunarak. “Güvendesin, Liora. Artık ağlama.” Ama ağlıyordum. Çünkü bazı gözyaşları acıdan değil, hayatta kalmış olmaktan akardı.

Thalron artık beni mahvetmişti.

Başımı ağlaya ağlaya iki yana salladığımda, Veyn elini çekmek için istemsiz bir hamle yaptı. Ama o an kalbim ne söylüyorsa onu yaptım. Düşünmedim, tartmadım. Uzanıp elini tuttum. Ardından ne zaman doğrulduğumu ne zaman onu kendime çektiğimi bile hatırlamıyordum.
Veyn’e öyle sıkı sarıldım ki, başımı omzuna gömdüğüm anda içimde tutabildiğim her şey dağıldı. Gözyaşlarım durmadan akıyordu. Kollarım sırtına dolandığında, sanki son nefesimi asıl o an veriyordum. Daha fazlasını istedim; sınırları, önünü arkasını düşünmeden. Parmaklarım sırtına gömüldü, tırnaklarım istemsizce derisine geçti.

O an Veyn’in donduğunu hissettim ama umurumda değildi. Açıklamak istemiyordum. Savunmak, geri çekilmek, kendimi anlatmak… hiçbirini. Sadece ona sarılmak istiyordum. Kimseye değil, Veyn’e. Çünkü o an, beni gerçekten anlayabilecek tek kişinin o olduğuna inanıyordum. Kalbimin neden onu seçtiğini bilmiyordum; sadece susturamadığımı biliyordum.

Sonra Veyn beni bozguna uğrattı. Güçlü kolları bir anda bana dolandı, beni kendine öyle bir çekti ki, sanki bütün direncim paramparça oldu. Belimden sımsıkı kavradı, vücudumun yarısı onun kucağına taşındı. Bana sarılışı benden bile sıkıydı; nefesimin kesildiğini hissettim.
Sağ eli ensemdeydi. Orada durdu; sanki izin ister gibi. Ardından parmakları saçlarıma karıştı, yavaş ve temkinli bir hareketle. Dokunuşu aceleci değildi. Kırılganlığımı biliyor, ona göre tutuyordu.

Ve ilk kez bırakıldığımı değil, tutulduğumu hissettim.

Omzunda hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken sanki nefesini tutmuş gibiydi ama beni bir an bile olsun bırakmadı. Bir şeyler söylemeliydim belki de kendimi açıklamalıydım ama Veyn, bütün bunlara ihtiyacı yokmuş gibi bana sarılıyordu, sanki kalbimin sesini duymuştu, üstelik bütün duygulara yabancı olduğunu düşündüğüm o adam, benim duygularımı yakından tanıyor gibiydi.

“Kaybolmuş hissediyorum,” dedim nefes nefese gözyaşlarımın arasından. “Bu kadarı çok fazla.” Başımı iki yana salladım art arda ve tırnaklarımı daha fazla sırtına sapladım. “Kaybolmuş hissediyorum, Veyn. Kim olduğumu artık bilmiyorum, nereye gittiğimi bilmiyorum, bu kadar insan benden nefret ederken nasıl yaşamaya devam edeceğimi bilmiyorum ama yaşamak istiyorum.” Yüksek bir sesle “Yaşamak istiyorum!” dedim acıyla. “Gücümü istiyorum.” Elly’nin yüzü, kapalı gözlerimin ardından göründüğünde “Elly,” diye hıçkırdım. “Onu öldürdüler, arkadaşlarımı ellerimden aldılar, hayatımı yok ettiler, sadece acı hissediyorum.” Başımı yasladığım yerden yavaşça kaldırdım ve onun yüzüne baktığımda görmekte zorlanıyordum ama yemyeşil gözleri bana öyle büyük bir endişeyle bakıyordu ki bu duygunun saflığı beni daha fazla ağlattı. “Ben kötü birisi değilim, Veyn,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Ben lanetli değilim, ben söylediklerinin hiçbirisi değilim. Ben artık burada yaşadıklarımı kaldıramıyorum.”

Dudakları tek biz çizgi halini aldığında ve sonrasında ensemde olan eli yanağıma dokunduğunda, diğer eli hâlâ belimden sıkıca tutuyordu. Yanağımdan akan yaşları sildiğinde ve sonrasında bu kez o beni çekip sarıldığında çenesi alnıma dokundu, beni göğüs kafesine çekti ve öyle bir sarıldı ki, uzun zamandır kendimi bu kadar güvende hissetmemiştim. Göğüs kafesi, kalbinin olduğu yer sanki benim sığınağım gibi olmuştu ve bu öylesine tuhaf ve öylesine yanlıştı ki. Bu duygunun da önüne geçemiyordum.

Yüzüm yan bir şekilde göğüs kafesine yaslıydı; kalbinin atışları kulağımdaydı. O kadar hızlı atıyordu ki, sadece onu dinleyerek bile sakinleşebileceğimi hissettim. Ritmi bana tutunacak bir yer veriyordu; sanki dünyayı değil, sadece o sesi dinlersem dağılmayacaktım.

“Nasıl?” dedim, sesim solgun ve yorgundu. “Buraya nasıl katlanıyorsun?” Bir an duraksadım. “Nasıl onlara inanabiliyor, nasıl bir tabutun içine girebiliyorsun?” Aslında onu, bizi bir tabutun içine soktuğu için hançerlemem gerekirdi. Belki daha fazlasını yapmam, daha büyük bir öfkeyle karşısına dikilmem ama artık yapamıyordum. Çünkü Thalron’un insanı nasıl bir bataklık gibi içine çektiğini görüyordum. Önce ayaklarını tutuyor, sonra nefesini kesiyor, en sonunda da sana bunun normal olduğunu fısıldıyordu. “Şu geçen kısacık zamanda Thalron’un benden aldıklarını tahmin bile edemezsin,” dedim, kelimeler boğazımdan zorla çıkıyordu. “Bu kadarı çok fazla.” Sustuğumda acı dudaklarımdaydı. “Bu kadarı gerçekten çok fazla.”

Kalbini hâlâ kulağımda hissediyordum. Ve ilk kez, onun bu yükle nasıl yaşadığını anlamaya yaklaşmıştım.

Veyn, büyük bir nefes verdi ve sonrasında “Eğer o tabutun içine girmeseydin çok daha kötüsü olacaktı,” dedi kısık bir sesle. “Tanımıyorsun, Liora. Thalron’u tam anlamıyla tanımıyorsun, buradaki insanları bilmiyorsun, senin gözünün bir saniye kararmasının nasıl sonuçlar doğuracağını bile bilmiyorsun ve ben seni kendinden koruyamıyorum.” Sesi öylesine dinlendirici gelmişti ki durmaksızın konuşmasını istemiştim o an. “Eğer bunu…”

“Bana dünya hakkında bir şeyler söyle,” dedim onu taklit ederek. İç çektiğimde yaşlar akmaya devam ediyordu. “Ne hakkında olduğu umurumda değil, Veyn, bana bir şeyler anlat, öyle şeyler anlat ki, beni bu düştüğüm çukurdan çıkar yoksa geçmeyecek, yoksa susmayacağım, yoksa durmaksızın ağlamaya devam edeceğim çünkü sanki,” elim kalbimin üzerine gitti, “bir şey burada, tam göğsümün üzerinde kalbimi sıkıyor, eller sanki beni boğuyor ve bu işkence bitmiyor. Veyn, sana yalvarıyorum bana bir şeyler anlat, beni Thalron’dan uzaklaştır, beni bu dünyaya yabancı bırak.”

Veyn’in duraksadığını hissettim. Dünya hakkında hiçbir şey bilmeyen birisiydi ve ben ondan bunu istiyordum.

Fakat Veyn beni şaşırtarak “Masallar, bir varmış bir yokmuş, diye başlıyormuş,” dedi derinden gelen bir sesle. “Nord’dan öğrendim. Bir varmış, bir yokmuş deniyormuş çünkü anlatılanların gerçek olmadığını en başından aslında bize söylüyormuş, bunu biliyor muydun?”

Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Bu yüzden olduğunu bilmiyordum.”

“Bak, benim de bildiğim bir şeyler varmış demek ki,” dedi ve sonrasında göğüs kafesi kalkıp indi. “Hiç masal bilmiyor olabilirim ama istersen şimdi sana bir masal da anlatabilirim.”

Kaşlarım havalandı. “Bunu nasıl yapacaksın?”

Veyn’in gülümsediğini hissettim. “Nord masalların kafadan uydurma saçma hikayeler olduğunu söyledi. Ben de bir hikaye yazabilirim elbet.”

Bu kez kaşlarım çatıldı. “Nord’un hiçbir şey bildiği yok, seni de kandırıyor.”

“Yedi cüceler gerçek mi yani?” Gözlerim açıldı ve başımı yasladığım yerden yavaşça kaldırıp ona şaşkınlıkla baktım, Veyn ise aramızda artık bir şifre olduğu için göz kırpıp bana karşılık verdi. “Sadece yedi tane cüce olduğunu biliyorum.”

“Gerçek olabilir,” dedim başımı sallayarak. “Çünkü Thalron’da da cüceler var.”

Veyn’in gözleri kısıldı ve sonrasında “Hiç bu açıdan düşünmemiştim,” dedi afallayarak.

“Masallar gerçektir,” dedim yeniden başımı göğüs kafesine yaslayıp. “Sadece hangi açıdan baktığına göre değişir.”

“O halde,” dediğinde sabırla devam etti. “Bir varmış ve hep varmış.” Gülümsediğimde gözyaşlarım artık sessizce akmaya başlamıştı. “Yirmi sene boyunca kalesinde kilitli kalmış bir canavar varmış, insanlarla konuşması yasakmış çünkü…” Duraksadı hatta bu duraksama çok uzun sürdü. “Yasakmış çünkü…” dedi ve sustu. Devam etmesini bekledim fakat devam edemedi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra “Bilmiyorum, Liora, neden yasakmış ama yasakmış. İnsanlara zarar verir diye mi yasakmış acaba?” Sesine öfke bulaştı. “Masal bitti Liora, canavarın neden yirmi sene boyunca bir kalede kilitli tutulduğunu bilmiyorum ama o canavar eğer kilitli kalmasaydı sana bir masal anlatabilirdim, bunun için çok öfkeliyim.”

Gözlerimi kapattım. “Belki de canavar olduğunu düşündükleri için kilitlidir ama canavar değildir,” dedim onun masalını devam ettirerek. “Belki de canavar gibi hissetmesini istemişlerdir.”

Veyn, çok uzun bir süre sessiz kaldı ve sonrasında “Belki de,” dedi derinden gelen bir sesle. “Fakat o canavar, yirmi sene sonra kalesinden çıktığında insanların onun gibi davranmadığını görmüş ve alışmakta zorlanmış. İlk kez kalabalığa girdiğinde çok korkmuş, kendisini yeniden kaleye kapatmak istemiş çünkü insanları anlamıyormuş. Herkes ondan korkuyormuş, herkes ondan kaçıyormuş ve boyun eğiyormuş fakat canavar bir süre sonra o insanlar gibi olmak istediğini hissetmiş. Kimse onun kadar yalnız değilmiş, kendisi de arkadaş olmak istemiş ama olamamış çünkü o bir canavarmış, canavarların arkadaşı olmazmış. Tek başına yemek yemiş, tek başına uyumuş, tek başına üzülmüş ve hatta tek başına gülmüş. Hiç kimse yokmuş çünkü yalnızlık canavarın en yakın arkadaşıymış. Yirmi sene boyunca o kalede yaşarken ve hatta çocukken korktuğunda sığınabileceği kimsesi olmamış, bazı geceler yatağın altında uyumuş başka canavarlardan korktuğu için ama asıl canavarın kendisi olduğunu o kaleden çıkınca anlamış.”

“Yatağın altında mı uyumuş?” diye sordum kendimi tutamayarak.

Veyn’in büyük bir nefes verdiğini hissettim. “Yalnızlığın nasıl korkunç bir şey olduğunu biliyor musun, Liora?” diye sordu bana derinden gelen bir sesle. “Ben biliyorum. Yirmi sene boyunca yapayalnız yaşamış bir canavarın kendisinden başka konuşacak hiç kimsesi yoktur. O canavar bazı geceler kendi kendine konuşarak kendini uyutmuş, belki de kendine masallar anlatmış ama bunun masal olduğunu bile bilememiş. Annesi varmış,” dediğinde sesi alçaldı. “Fakat annesini de elinden almışlar çünkü yalnızlığa mahkum tutulmak istenmiş.”

Anlattığı kişi kendisinden başka kimse değildi. Onun yerine kendimi sadece birkaç saniye koyduğumda bile aklımı kaçıracak gibi oluyordum fakat Veyn, bütün bu yaşadıklarını sırtlanabilmişti, bu çok fazla güç gerektirirdi. “Canavar, buna inandırılarak büyütülmüş,” dedim dişlerimin arasından. “Hatta bir canavar olduğuna da inanmış.”

“Belki de,” dedi yeniden fakat bu kez daha fazla inanarak söylemişti. “Ama sonra ne olmuş biliyor musun?” Veyn güldü. “Başka bir canavarla tanışmış ve o canavar da korkusuzmuş. Herkesin korktuğu o kişiden korkmamış aksine başkaldırmış, karşı gelmiş, onunla savaşmış. Yetmemiş, ona diklenmiş ve canavara ilk defa insan gibi hissettirmiş.” Veyn, geriye doğru çekildi ve gözlerimin içine baktı. “O canavar sendin, Liora. Seni ilk gördüğüm gün, gözlerindeki korkusuzluk öylesine yabancıydı ki bana ilk defa insan gibi hissettirdin. Diğer herkes benden korkuyorken sen korkmadın hatta öylesine korkusuzdun ki benimle savaştın, savaşmaya da devam ediyorsun ve bu bana gerçek bir insan gibi hissettirdi. Şimdi istediğin kadar kaybolduğunu söyle, istediğin kadar ağla, istediğin kadar kendini güçsüz hisset, senin öyle bir ruhun var ki, en korkusuz insandan bile daha korkusuzsun sen. Senden beni anlamanı bekleyemem çünkü anlayamazsın ama ben sana baktığımda korkusuz ve güçlü bir kadından başka hiçbir şey göremiyorum.”

“Beni güçlü mü görüyorsun?” diye sordum bu itirafının ardından.

“Belki bir gün bu korkusuzluğun beni bile yok etmek isteyecek,” dedi başını yavaşça sallayarak, “ama ben bunu da kabul ederek seni korumak istiyorum, bunun anlamını tahmin bile edemezsin. Bunun beni nasıl delirttiğini aklın almaz ama buradasın ve ben seni korumak istiyorum üstelik en çok seni kendinden koruyorum.”

Yüzü yakınımdaydı ve yeşil gözleri şamdanlar gibi parlıyordu. Aramızdaki mesafe oldukça azdı hatta öyle azdı ki, bir nefes kadar uzağımdaydı ama geriye doğru gitmek istemedim. O, Thalron’da doğmuştu, Thalron inanışlarıyla büyütülmüştü ve buradan başka hiçbir şey bilmiyordu. Aslında öylesine çaresiz bir durumdaydı ki, bir fanusun içine kapatılmış balıktan hiçbir farkı yoktu. Sarıldığım ve hatta sarıldığımda kendimi güvende hissettiğim o adam, aslında yok etmek istediğim Thalron’un ta kendisiydi. Bu nasıl bir çıkmazdı?

Ellerimin tersiyle yanaklarımı sildiğimde beni sakinleştirmişti. Öyle büyük bir patlama yaşamıştım ki, belki de geçirdiğim bir ayın büyük bir yansımasıydı, belki de artık o tabut benim için son damla olmuştu.

“Yirmi sene boyunca bir kalede tek başına yaşadın,” dedim kendimi tutamayarak. “Aklını kaçırmadan nasıl dayanabildin Veyn?”

“Aklımı kaçırmadığımı kim söylemiş?” dedi alayla fakat gözlerinde neşe yoktu. “Bazı günler konuşabildiğim tek kişi kendimdim ama ben bile öyle sınırlı cümleler biliyordum ki Liora, kendi yalnızlığımdan kendimi kurtaramıyordum. Tek başıma yemek yiyordum, tek başıma uyuyordum ve yapabildiğim tek şey savaşmayı öğrenmekti. Ben yirmi sene sonra o kaleden çıktığımda insanların kahkaha atarak gülebildiklerini gördüm.” Gözlerini utançla kaçırdığında “Ben yemek yemeyi bile bilmiyordum, Işık Veren, insanları izleyerek öğrendim,” diye fısıldadı. “Bana emredilen sadece savaşmak, korumak ve itaat etmekti. İnsani olan bütün duygularla o yirmi sene içerisinde annem sayesinde tanışmıştım ama bir süreden sonra annemi de elimden aldılar. Sonrasında insani hiçbir duygu kalmadığında ben, bana dönüştüm.” Derin bir nefes aldı. “Hatta sana bir şey itiraf edeyim mi? Yirmi senenin sonunda o kaleden çıktığımda yeniden o kaleye dönmek istedim çünkü herkes benden korkarken, ben bu koca dünyayla nasıl baş edeceğimi bile bilmiyordum.”

Elim boynuma doğru gittiğinde boğulduğumu hissettim. “Ve bütün bunların ortasında,” dedim zorlukla konuşarak. “Renkler de mi hayatından çıktı?”

Veyn, gülümsedi ve uzun bir süre sessiz kaldığında bunun belki de annesinden sonra canını en çok yakan şeylerden birisi olduğunu anladım. “Bir gün,” dedi solgun bir sesle. “Renkler elimden alındı.” Renkler kayboldu dememişti, elimden alındı demişti. Bile isteye yapılmıştı ve ne şekilde yapıldığını öylesine merak ediyordum ki bunu ona soramıyordum. “O günü hiç unutamıyorum çünkü gözlerimi açtığımda hemen karşımda çizdiğim o resimler vardı fakat renkleri yoktu, başımı okyanusa doğru çevirmiştim ama pencereden okyanusun rengi bile görünmüyordu. Gece olduğu için olabileceğini düşündüm fakat ertesi günü yeniden uykumdan uyandığımda artık boya kalemlerimin hepsi de aynı renkti. Gri. En sevdiğim renkler bile griydi. Yirmi sene boyunca kilitli kaldığım o yerde annem vardı, onu benden aldılar; resimler vardı ve onlar da yok oldular.” Omzunu indirip kaldırdı. “Benim dairemde gördüğün bütün o çirkin resimler aslında kalede geçirdiğim o günlerin bir direnişiydi çünkü çok uzun bir süre renkler için savaştım.”

Yaşadığı öyle çok şey vardı ki hangi birisinin anlattığını o bile artık şaşırıyor olmalıydı ve daha anlatmadığı da birçok şey olmalıydı.

“Yirmi sene boyunca bir kalede kilitli tutuldun çünkü baban senin gerçekleri görmeni istemedi,” dedim acımasız bir sesle. “Çünkü istediği sadece bir askerdi, bir savaşçıydı, bir varisti ve sen de buna hizmet ediyordun. Eğer insanlar gibi olsaydın ona başkaldıracaktın, bunu biliyordu ve tam da bu yüzden kendisine ve Thalron’a seneler boyunca hizmet ettirdi seni. Gözlerini aç, Veyn, asıl gerçek dünya burada.”

Beni dinlerken bakışlarını bir an bile olsun benden ayırmadı. “Tabuttayken ne gördün?” diye sordu sakin bir sesle söylediklerime bir cevap vermeyerek.

“Sen ne gördün?” dedim karşılık olarak.

Veyn, dakikalar sonra ilk kez bakışlarını benden ayırdı ve pencereye doğru döndü. Hiç ummazken “Bu hayatta sadece karanlıktan korkuyorum,” diyerek itiraf etti. “Çünkü karanlıkta zaten renkleri seçemeyen gözlerim hiçbir şeyi göremiyor, kör bir insan gibi oluyorum. Siz gözlerinizi kapattığınızda karanlıktan kaçabilir, renkleri görebilir onları hayal edebilirsiniz, istediğiniz her şeyi düşünebilirsiniz fakat benim düşündüklerim bile karanlıkta kalıyor çünkü renkleri yok.” Sesindeki çaresizliği hissettim. “Bir çukurun içindeydim, Liora ve beni kurtaracak tek kişi sendin. Kapkaranlık bir çukurdu, çukur olduğundan bile emin değilim ama yukarıya doğru baktığımda sadece senin sesini işittim; belki de o tabuttan beni çıkarabilecek olan kişi sadece sen olduğun için böyle hissettim bilmiyorum ama öyle karanlıktı ki…” Eli ensesine doğru gitti. “Ölmeyi dilediğim tek an, o karanlıktaki anımdı.”

Dudaklarımı ıslattığımda başımı yana doğru eğdim ve bana bakmasını sağladım. “En son gördüğün rengin hangi renk olduğunu hatırlıyor musun?” diye sordum kendimi tutamayarak. “O rengi düşünmeye zorla kendini, belki ulaşabilir, o karanlıkta o rengi hayal edebilirsin.”

Veyn’in yüzünde acı dolu bir gülümseme oluştu. “Bütün anılarında artık renklerinin solduğunu düşün. Ben geçmişi düşündüğümde bile griden başka hiçbir rengi göremiyorum. Okyanusun, gökyüzünün ve hatta gözlerimin rengi bile nasıldı, bilmiyorum. Zamanla bu siyahlığa öyle çok alıştım ki hafızam geriye kalan her şeyi sildi.” Gözlerim yeniden dolmuştu fakat bu kez Veyn içindi. “Bununla yaşamaya alıştım fakat karanlık…” Gözlerini kapatıp hızlıca geri açtı. “Karanlığa alışamam çünkü karanlık, ellerimi kollarımı bağlıyor, hareket bile edemiyorum.”

“Neden bunu istedin o halde?” diye sordum öfkeyle. “Neden başka bir şey değil de tabut?”

“Çünkü olması gereken buydu, eğer aksi bir şey yapsaydım hem insanlar, hem de babam gücümü sorgulayacaktı. Çünkü insanlar senden bu kez gerçekten nefret edecekti.” Başını iki yana salladı. “Thalron güçsüzlüğü kabul etmez, bunu anlamış olman lazım.”

Haklıydı. Ne yazık ki haklıydı. “Tabuttan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum,” dedim burnumu çekerek. “Sadece bir anlık bir anı ve sonrası yok.”

Veyn gözlerini kıstı. “Yarım gündür baygınsın.”

Gözlerim açıldı. “İçirdikleri sıvıdan olmalı.”

“Hayır,” dedi Veyn net bir sesle. “O tabut insanı içine çeker, bütün duygularını ortaya çıkarır.”

Şarkı: Thurisaz, Endless

Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım ve bakışlarımı pencereye doğru çevirdim. İlk önce sorup sormamak arasında kararsız kaldım fakat sonrasında dayanamayarak “Neden engelledin?” diye sordum. “Neden Korven’in adanmışı olmamı engelledin?”

Veyn’in kasıldığını hissettim, vücudunun sıcaklığı yavaşça benden uzaklaştığında dirseklerini dizlerine yasladı ve öne doğru eğildi. O da pencereye doğru döndüğünde bir süre sessiz kaldı ve sonrasında “Çünkü istemiyordun,” dedi ucu açık bir yanıt vererek.

“Tek sebebin bu mu?”

Başını ağır ağır bana çevirdiğinde ve tam gözlerimin içine baktığında “O alt kökenle eş olmanı istemedim çünkü birine Adanmış olmak sana yakışmaz,” dedi kelimelerin üzerine basa basa. “İstemedim çünkü…” Yutkundu ve sonrasında doğrulduğunda çenesini havaya kaldırdı. “Birine ait olsaydın artık burada yanımda olamayacaktın. İstemedim çünkü ben bir canavarım ve beni insan yapan tek kişiyi de kaybedemezdim.” Bir anda, eli çenemi tuttu ve havaya doğru sertçe kaldırdı. “İstemedim çünkü bütün bu renksiz hayatımın ve renksiz gören gözlerimin ardında tek renk sensin, Liora ve bunun anlamını asla anlayamazsın.”

Elini çenemden çektiğinde fakat gözlerini gözlerimden bir an bile olsun ayırmadığında “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım. “Çünkü eğer beni kurtarmasaydın, bu bir intihar olacaktı.”

Veyn’in bakışlarındaki gerginlik toz bulutu gibi dağıldığında gülümsemeden edemedi. “Kişine aşık değilsin,” dedi keyifle. “Eğer aşık olsaydın, kurtarılmayı istemezdin fakat bu kişinden nefret etmediğim ve onun kemiklerinden kendime kolye yapmak istemediğim anlamına da gelmez.”

Ben de güldüğümde gözlerimi devirdim. “Korven’den neden bu kadar nefret ettiğini anlayamıyorum.”

Veyn, söylediğimi duymazdan gelerek “Fakat onu seviyorsun,” dedi tiksintiyle. “Tam da bu yüzden neden ondan bu denli nefret ettiğimi hiçbir zaman bilemeyeceksin.”

Anlamayan gözlerle ona baktığımda Veyn, bakışlarını benden ayırdı. Aramızda uzun bir süre sessizlik oluştuktan sonra “Veyna ne demek?” diye sordum.

Veyn, bana dönüp öyle bir baktı ki, sanki ona küfür etmiştim. “Bu kelime yasak.”

“Hiç şaşırmadım,” dedim yarı alaylı yarı ciddi. “Neden yasak?”

“Çünkü anlamı Veymor’u bitiriyor,” dedi Veyn ciddiyetle. “Taç takın kadın yani kraliçe demek. Veyna gelirse, Veymor biter, der Thalron efsaneleri.” Veyn’in kaşları çatıldı. “Sen nereden duydun?”

“Svalbard’da yaşarken duymuştum fakat tabutta da bu ismi duydum,” dedim başımı sallayarak. Detaya girmek istemiyordum çünkü o detaylara girdikçe bambaşka sonuçlara ulaşacaktım. “Daha önce Morna Valenka bir Veyna’ydı değil mi?” Veyn, sessiz kaldığında bunun evet olduğunu anlamıştım. “Tam da bu yüzden yasaklanmış olmalı.”

Zihnim az önce geçirdiğim o buhranın ardından artık daha berraktı. Buraya aittim, burada kalacaktım ve canım pahasına gururumdan ödün vermeyecek, bana yaşatılan her şeyin hesabını tek tek soracaktım. Bunları Veyn’in bilmesine gerek yoktu, ben kendime geldikçe aslında asıl benliğimi daha net bir şekilde görmeye başlamıştım. O tabuta girmek sanki durmaksızın yere ayaklarını vuran o kızı benden uzaklaştırmıştı. Şimdi ayaklarımı sadece bir kez yere vuracak, vurduğumda da asıl korkuyu o zaman göreceklerdi, bunu biliyordum. Yanlış bir adım artık yoktu, doğrularımla ben buradaydım.

“Uyuman gerekiyor, Işık Veren,” dedi Veyn oturduğu yerden kalkıp bana dönerek. Üzerinde bol, siyah bir kazak vardı, altında ise siyah pantolonu. “Çünkü artık rahat bir uyku çekebileceksin.”

Oturduğum yerden ona bakarken “Ne zamandan beri buradasın?” diye sordum.

“Birkaç saattir,” dedi Veyn, dürüstçe. “Kendine gelmeni bekledim.”

Gülümsediğimde “Bir varmış, hep varmış,” dedim onu taklit ederek. “Canavar diye bahsedilen o kişi aslında bazı zamanlar iyi bir insanmış.”

Veyn, yüzünü ekşitti. “Hakaret ettiğini düşünüyorum.”

Dayanamayıp kıkırdadığımda yatağa yavaşça uzandım ve üzerime kalın yorganı çektim. “İyi uykular, Veyn,” diye mırıldandım, içten bir sesle. “Umarım rüya görebilirsin.”

Veyn de gülümsedi ve sonrasında göz kırptı. “İyi uykular, Valenka, umarım yarın başıma daha büyük bir iş açmazsın.”

Sırtını döndü ve kapıya doğru yürümeye başladığında güçlü sırtına bakışlarım takıldı. Az önce ona sarılmış, omzunda ağlamış, bütün güçsüzlüğümü ona göstermiştim. “Veyn,” dedim tam kapıdan çıkmadan önce. Bakışlarını bana çevirdi. “Bizim sırdaş olduğumuzun farkında mısın?”

“Sırdaş ne demek?” diye sordu kaşlarını çatarak.

Nefesimi verdim. “Birbirlerine en büyük sırlarını veren ve bunu saklayan kişilere sırdaş denir,” dedim açıklayarak. “Sen beni en güçsüz halimle gördün, bu bir sırdı.” Gülümsemeden edemedim. “Teşekkür ederim, sırdaşım olduğun için.” Veyn’in hoşuna gittiğinde bu kez dişlerini göstererek gülümsedi. “Teşekkür etmek ne demek bilmez misin sen?” dedim hiddetle. “Bir kez bile teşekkür ettiğini duymadım, bir teşekkürü de ben hak ediyorum çünkü.”

“Benden çok fazla insanlık bekliyorsun, Liora fakat az önce yediğim insan etinin tadı hala damağımda,” dedi gülümsemeye devam ederek.

Bir anlık afalladım ve sonrasında yatakta yavaşça doğrulup kısık bir sesle “Bu sırrını saklayacağımdan emin olabilirsin,” dedim. “Gerçekten insan eti yiyor musun?”

Veyn, öyle gür bir kahkaha attı ki, kahkahası odanın içini doldurdu. “Bunun cevabını sana hiçbir zaman vermeyi düşünmüyorum,” dedi gülüşünün arkasından.

“Neden?” dedim merakla. “Gerçekten çok merak ediyorum.”

Veyn, beni süzdü ve sonrasında ellerini ceplerine yerleştirip omuzlarını indirip kaldırdı. “Bazı zamanlar çevremde gereksiz sorular sorarak dolanman çok hoşuma gidiyor,” diyerek itiraf etti. “Eğer hepsine cevap verirsem yüzündeki o güzel ifadeyi göremem ve bunu görememek benim canımı sıkar.”

Kalbimin teklediğini hissettiğimde sırtımı yeniden yatağa yasladım ve gözlerimi kıstım. “Sana bir soru daha sorabilir miyim?” diye sordum.

“Sor,” dedi gülümsemeye devam ederken.

“Bir gün benim etimi de yiyecek misin?” Veyn’in yüzündeki gülümseme ciddi miyim diye değiştiğinde kıkırdadım. “Tamam sadece kötü bir şakaydı.”

Veyn, bulunduğu yerden ayrıldı ve yatağın ayak ucuna doğru yürüdüğünde yüzündeki o eğlenceli gülümseme tehlikeli bir hal aldı. Her adımında gözleriyle gözlerimi arşınlarken “Ben de sana bir soru soracağım,” dedi tek kaşını havaya kaldırarak. “Fakat ne kadar açık sözlü bir adam olduğumu unutmadan cevap ver.”

Keyifle, “Sor,” dedim ve kollarımı önümde birleştirdim. “Hangi sorun beni korkutabilir ki?”

Yatağın ayak ucundan ayrıldı ve benim olduğum yere doğru yürümeye başladı. Yatağa oturmadı ama yatağın üzerinden bana doğru eğildiğinde ellerini yüzümün iki yanına koydu, yüzüyle yüzüm arasında birkaç karışlık bir mesafe kaldığında bakışları direkt olarak dudaklarıma doğru kaydı. Gözlerini ayırmasını bekledim ama gözlerini ayırmak bir yana dursun, dudaklarını ıslattığında yemyeşil gözleri dudaklarımdan bir an bile ayrılmadı. “Seni öptüğüm o gün beni öldürecek misin yoksa sadece yaralayacak mısın?” diye sordu. “Eğer öldüreceksen bunu bana söyle, seni öpmekten vazgeçeceğim ve ölümden korktuğum için değil, ölümü bile bile seni öpmek istediğim için.”

Nefesimin kesildiğini hissettiğimde dudaklarım aralandı ve kalbimin hiç olmadığı kadar hızlı atmaya başladığını hissettim. Bunu beklemiyordum, bunu gerçekten beklemiyordum çünkü öyle açık sözlüydü ki, bu aramızdaki bütün duvarların yıkılmasına sebep olmuştu. “Bunu ne zamandan beri düşünüyorsun?” diye fısıldadığımda öyle şaşkın ve bir yandan da öyle bir tuzağa düşmüştüm ki kaçabileceğim tek bir noktam bile yoktu.

Veyn gülümsedi ve yüzüme biraz daha yaklaştığında neredeyse burnu burnuma dokunacaktı. “Seni öpmek istiyorum Liora Valenka ve seni öpeceğim de. Hem de öyle bir öpeceğim ki bu kez o nefesini ben keseceğim, sonrasında ya öleceğim ya da yaralanacağım ama hepsini göze alıyorum çünkü hâlâ yüzüme bir yumruk geçirmediğine göre sen de beni öpmek istiyorsun.”

“Biraz daha devam edersen burnunu kıracağım,” diye fısıldadım ama bunu yapamayacağımı çok iyi biliyordum. “Ve bu konuda oldukça ciddiyim.”

“Eh,” dedi Veyn sırıtarak. “En azından sadece burnumu kıracaksan bunu bir ödül sayarım.”

“Tabut senin aklını bulandırmış olmalı,” dediğimde nefesi yüzüme çarpıyor, sıcaklığı sanki vücuduma sarılıyordu halbuki tenime değen tek bir noktası bile yoktu.

“Aksine,” dedi Veyn kaşlarını kaldırıp geriye doğru çekilerek. “Sana karşı düşüncelerimin farkında olmanı istiyorum çünkü ben artık bu düşüncelerle tek başıma baş edemiyorum. Kırıyorum seninle olan aramdaki duvarları.” Ellerini yeniden cebine yerleştirdi, yüzüme düşündüğümden daha uzun bir süre baktı ve sonrasında ne düşündüyse bakışlarına bambaşka bir ifade oturdu. “İyi uykular, Valenka.” Birkaç saniye sonra ise hiçbir şey söylemeden dairemden çıktı.

Yatakta kaskatı kesildiğimde elim istemsizce kalbimin üzerine gitti. Göğüs kafesimi kıracakmış gibi atan kalbimi hissettiğimde irkildim. Yüzümde beliren o gülümsemenin sebebini bilmiyordum ama Veyn’in beni öpebilme ihtimali bile içimde kontrol edemediğim bir heyecan yaratmıştı. Bu zamana kadar düşünmekten korktuğum, kaçtığım her şey sanki şimdi bana doğru bir adım atmış, kollarını açmıştı.

Veyn’in tek bir cümlesi, aramızda örülmüş bütün duvarları, bütün sessizlikleri yerle bir etmişti. Bana arkadaşım olmadığını, hatta düşmanım bile olsa beni öpeceğini söylemişti. Anlamı buydu. Bu kadar açık, bu kadar kendinden emin olması… Düşündükçe kalbimin atışları kulaklarımı dolduruyor, içimde uzun süredir bastırdığım o ateş sessizce harlanıyordu.

Veyn gittikten sonra yeniden yapayalnız kalmıştım. Az önce üşümezken şimdi içime bir soğuk çökmüştü. Oysa oda sıcaktı. Bu his neydi, çözümleyemiyordum; bildiğim hiçbir duyguya benzemiyordu.

Dizlerimi karnıma doğru çekip yorgana sıkıca sarıldım. Bakışlarımı gökyüzüne çevirdiğimde artık kendime itiraf etmem gerektiğini anladım: Veyn, benim için tahmin bile edemeyeceğim bir noktaya ulaşmıştı. Bu duyguya bir isim koyamıyordum. Kendimi tanıma konusunda her zaman iyiydim; aptal biri değildim ama Veyn söz konusu olduğunda kendimi tanıyamıyordum.

Onu görmek, onunla konuşmak, hatta bazı anlarda sadece yanında durmak bile bana huzur verebiliyordu. Belki onda gördüklerimdendi. Belki Thalron’u katlanılabilir kılan tek kişi o olduğundandı. Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, artık ona karşı düşmanlık beslemek bile istemediğimdi.

Ben onu anlayamıyordum ama bir gün o beni anlayacaktı. Bundan emindim. Çünkü kaçmak istediği yer, benim çoktan durduğum noktaydı.

Dakikalar boyunca gözlerim pencerede takılı kaldı. Tabutun içindeki anları, sonrasında yaşananları düşündüm. Uykuya yenik düşmek üzereyken yine onu gördüm: Pencerenin önünde, bir ipe bağlı cam bir şişe sallanıyordu. Yüzümde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Yattığım yerden hızla kalktım, pencereye koştum ve şişeyi ipten kurtardım. Mantar kapağı çektiğimde içinden rulo hâline getirilmiş bir kâğıt avucuma düştü.

Nefesimi tutarak kâğıdı açtım ve o notla karşılaştım:

“Bu hayatta kimseye teşekkür etmedim ama sana teşekkür ederim Liora Valenka çünkü annemden sonra bana sarılabilen tek insan sendin. İnsanım, insan gibi hissettirdin ve kanım üzerine yemin ederim ki beni öldürmen pahasına seni öpeceğim. Bu da sana verdiğim en büyük sırrım olsun.”

Veyn Thalron (üzeri çizili)
ARTHUR!

Yüzümde bir gülümseme oluştuğunda notu masanın üzerine tersini çevirip bıraktım ve siyah bir kalem alıp ona oldukça net ve kısa bir cevap verdim.

“Beni öptüğün gün ellerimi de sıkıca tutman gerekecek çünkü eğer tutmazsan hançeri tam kalbine saplayacağım; bu da sana benim verdiğim başka bir sır olsun.”

Liora VALENKA!

***

Şarkı: Enemy, Tomme Profitt-Beacon Light-Sam Tinnesz

Kapımın art arda çalınmasıyla gözlerimi açtım. Henüz başımı bile çeviremeden kapı sertçe açıldı. İrkilerek doğruldum; elim refleksle yastığın altındaki hançeri buldu. İçeri girenin Liten olduğunu gördüğümde öfkeyle nefesimi verdim. “Liten!” dedim, hâlâ uykunun ağırlığı üzerimdeyken. “Daireme bu şekilde girmemelisin!”

Liten yüzüme baktı. Sonra kapıya. Hiçbir şey söylemeden geri çıktı. Ne olduğunu anlayamadan kapıya doğru döndüm. Birkaç saniye sonra kapı bu kez yeniden, sertçe çalındı ama bu kez açılmadı. Derin bir nefes aldım. Üzerimdeki yorganı sinirle kenara fırlattım. “Gel!” diye bağırdım.

Bu kez içeri girdi. Yine aynı sertlikte. Az önce yaşananlar hiç olmamış gibi yüzüme baktı. Üzerinde demir zırhı vardı; ışık, metalin üzerinde donuk bir şekilde kırılıyordu. Bakışları her zamankinden daha ciddiydi. O ciddiyet, içimde istemsiz bir huzursuzluk yarattı. “Ne oldu?” diye fısıldadım, ellerimi saçlarımın arasından geçirirken.

O an, Liten’in bu saatte burada olmasının bir sebebi olduğunu biliyordum. Ve bu sebep, iyi bir şey olmayacaktı.

“Veymora seni emrediyor,” dedi Liten başını sallayarak.

Kaşlarım çatıldığında “Veymora mı?” diye mırıldandım. “Neden?” Elbette ki Liten hiçbir cevap bilmediği için yüzüme bakmaya devam etti. Gözlerimi pencereye doğru çevirdiğimde ve bıraktığım şişenin çoktan ortadan yok olduğunu fark ettiğimde “Veyn nerede?” diye sordum. “O bunu biliyor mu?”

“Yüce Veyn, Yüce Veymor’un yanına götürüldü,” dedi Liten duraksayarak. “Kendisi bir süredir dairesinde değil ve dışarıda Veymora’nın muhafızları bekliyor.”

Afalladığımda ve yataktan yavaşça kalktığımda “Veymora beni neden ister ki?” diyerek kendi kendime konuştum, adımlarım Liten’in olduğu tarafa doğru ilerlediğinde onun yerinden hareket bile etmeden beni beklediğini gördüm. “Senin bir bilgin var mı?” Liten, hayır anlamında başını salladığında gitmekten başka hiçbir çarem olmadığını onun gözlerinden anlayabiliyordum. “O halde bana biraz izin ver, banyo yapmam gerekiyor.”

Liten, odanın ortasındaki küvete doğru baktı ve sonrasında “Hemen emrediliyorsun, Veyn’in Liora’sı,” diyerek başını salladı. “Vaktinin olmadığı söylendi.”

Bu tuhaftı. Bu gerçekten de tuhaftı. İçimden bir ses kötü bir şeyler olabileceğini söylerken bakışlarım yatağa doğru döndü ve sonrasında hızlı bir şekilde yastığın altındaki hançeri aldım. Üzerime Köksüz pelerinimi geçirirken bir yandan da ayaklarıma botlarımı giyiyordum, Liten ise beni izlerken hem büyük bir endişe içerisindeydi, hem de öfkesini çok net bir şekilde görebiliyordum. Hançeri botumun içine sıkıştırırken “Liten,” dedim kaşlarımı çatarak. “Bana öfkeli misin?” Hiçbir cevap vermediğinde saçlarımı geriye doğru attım ve nasıl göründüğümü bile umursamadan ona doğru yürüdüm. “Benimle konuşmuyor musun?”

Önümü açtığında ikimiz de dairemden dışarıya çıktık ve tam o esnada, birkaç adım ileride bekleyen iki muhafızı gördüm, onlar Veymora’nın muhafızlarıydı. Liten, direkt bir omuz önüme geçtiğinde ve sonra yürümemi beklediğinde “Başını sürekli derde sokuyorsun, Veyn’in Liora’sı,” dedi Liten, öfkeyle. Sesinden böyle bir öfke beklemediğim için bakışlarımı ona doğru çevirdim fakat o yürüyerek diğer muhafızların yanına gitti. “Bunu artık yapma.”

O an öfkesinin asıl sebebini anladığımda ona verebilecek birçok cevabım elbette ki vardı fakat diğer muhafızların yanına gittiğimiz anda, vereceğim her cevabı onlar da duyacaktı bu yüzden sessizliğe gömülüp onlarla yürümeye devam ettim.

Liten beni düşünüyordu, Liten gerçekten de zarar görmemden endişe duyuyordu.

İki muhafız öndeydi. Liten ise bir omuz önümde, sanki beni koruması gerekiyormuş gibi yürüyordu. Oysa onun görevi Veyn’i korumaktı; bana böyle davranmasına gerek yoktu. Hangi dürtünün onu buna ittiğini bilmiyordum ama adımlarındaki kararlılık tesadüf değildi.
Saatin kaç olduğunu, insanların nerede olduğunu bilmiyordum. Kale kapısından çıktığımızda kar hâlâ yağıyordu; ince ama durmaksızın. Hava, Thalron’da şimdiye kadar hissettiğim en keskin soğuktu. Din İnsanları’nın kalesine giden yola saptığımızda içimdeki huzursuzluk daha da derinleşti.

Gece yarısı olmalıydı. Gökyüzünde görünen yıldızlar olağandışı bir parlaklıktaydı; Thalron’da bu, gecenin en kör vakti demekti. Tam da bu yüzden dışarıda tek bir insan bile yoktu. Kaleler sanki bilerek susmuştu.

Din İnsanları’nın kalesinin önüne geldiğimizde kapıdaki muhafızlar bizi şöyle bir süzdü ve hiçbir soru sormadan önümüzü açtı. İçeri adım attığım anda Veyn’in kalesinden ne kadar farklı bir yere geldiğimizi anladım. Kandiller loştu; ışıkları soluk ve titrek. Havada temizlik değil, küf ve eski taş kokusu vardı. Duvarlar koyu kırmızıya boyanmıştı; gözümü nereye çevirsem aynı renk. Yerdeki halılar da öyleydi. Sanki her yer, yıllar önce dökülmüş kanı hâlâ saklıyordu.

Tiksintiyle nefesimi verdim. Dört bir yana dağılan merdivenlerden muhafızlar ikincisini seçti. O tarafa yöneldik. Basamaklar her adımda gıcırdıyordu; ses, dar koridorlarda yankılanıyor, küf kokusu gittikçe ağırlaşıyordu. En üstte, eski ve kalın bir tahta kapının önünde durduk. Duvarlardaki kırmızının altından yer yer siyah boya sızıyordu. Bu yer Din İnsanları’na ait olamayacak kadar çürük, fazla sessizdi. Onların çok daha görkemli, çok daha kutsal bir yerde yaşamaları gerektiğine emindim.

Muhafızlardan biri kapının yanındaki çanı çaldı. Birkaç saniye sonra içeriden tek bir kelime yükseldi. “Evet.” Kapı açıldı. İçeri girmeden önce istemsizce arkama baktım. Az önce dış kapının önünde duran muhafızlar ortadan kaybolmuştu. Geriye kimse kalmamıştı. Yutkundum. Liten’e baktığımda gözlerini kapıdan ayırmıyordu; yüzü taş kesilmişti.

İçeri adım attığımda içimdeki şüphe kesinliğe dönüştü. Burası Din İnsanları’na ait bir yer değildi. Terk edilmiş bir kaleydi. Odanın içinde yalnızca birkaç kandil vardı. Duvarların sıvası dökülmüş, yer yer zemine yapışmıştı. Yerdeki kırmızı beneklerin ne olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi: kandı.

Burası kutsal değildi, burası unutulmuştu ve ben burada, terk edilmiş yerde kapana kısılmıştım.

Yutkunduğumda hemen karşımda duran Veymora’nın sırtı bana dönüktü, pencereden dışarıya doğru bakıyordu. Üzerinde Din İnsanları’na ait olan pardösüsü vardı, saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı, elinde bir bardak tutuyordu. Sessizlik oluştuğunda öne doğru birkaç adım attım ve tam o esnada ona ait olan iki muhafızın da Veymora’ya doğru yürüdüğünü ve hemen arkasına geçerek onu koruduklarını gördüm. Liten ise hemen arkamdaydı fakat Veymora her ne söylerse söylesin Liten ona hiçbir cevap veremezdi çünkü Veyn’e hizmet etmekle görevlendirilmişti, Veymora ise onun için saygıdan ibaretti.

“Liora Valenka.” Veymora öyle derinden bir şekilde adımı söyledi ki bakışlarını omzunun üzerinden yavaşça bana doğru çevirdiğinde yüzündeki gülümseme midemin bulanmasına sebep oldu. “Uzun zamandır seninle yüz yüze gelememiştik, ne yazık öyle değil mi?”

O an, burada bulunma sebebimi artık çok net bir şekilde anlasam da “Beni neden çağırdın?” diye sordum tekdüze bir sesle. “Burada ne işim var?”

Veymora, vücudunu yavaşça bana doğru çevirdi ve ellerini önünde birleştirerek çenesini havaya kaldırdı. Baştan aşağı beni süzdükten sonra “Seninle ilk konuştuğum gün gözlerindeki kibri ve kendini sandığın kişiyi çok net bir şekilde görmüştüm,” dedi kendinden emin bir sesle. “Fakat bu kadar cesur çıkabileceğini aklımın ucundan bile geçirememiştim ama sen beni bile şaşırttın.” Öne doğru birkaç adım attığında ben de onun gibi çenemi havaya kaldırdım. “Fakat cesaretinin sadece ayaklarını yere vuran küçük bir kız çocuğundan ibaret olduğunun farkında bile değilsin.” Biraz daha yaklaştı bana ve sonrasında başını aşağı yukarı salladı. “Çünkü sandığın kişi değilsin aslında ve hiçbir zaman da olmadın.”

Kendimi tutamayıp gülümsediğimde “Eğer sandığım kişi değilsem neden benden bu denli nefret ediyorsunuz?” diye sordum net bir sesle.

“Çünkü,” dedi Veymora’nın yüzündeki gülümseme solarken. “Gün geçtikçe kendini sandığın kişi, bizim başımıza dert açmaya başladı. Küçük bir kıvılcımdın ama göz yumdukça…”

“Göz yummak mı?” diye sordum yüzümü buruşturarak. “Daha dün bir tabutun içine koyuldum, daha öncesinde buz çukuruna kapatıldım, aç bırakıldım, ölümle burun buruna geldim, sizin cezalarınızın hepsini çektim. Göz yummaktan nasıl bahsedebilirsin?”

Veymora tek kaşını havaya kaldırdığında “Tam olarak bunların hepsi göz yummaktı,” dedi ciddiyetle. “Çünkü seni diğer herkes gibi Thalron yasalarıyla eğitebileceğimizi düşündük fakat senin…” Tiksintiyle tükürür gibi devamını getirdi. “Bir Valenka dölü olduğunu aklımızdan çıkardık, kanının kiriyle insanları ve hatta Yüce Veyn’i zehirleyebileceğini hesaba katamadık.”

“Yüce Veyn mi?” Aşağılayarak ona baktım. “Veyn’den nefret ettiğini biliyorum, bunu herkes görüyordur çünkü o bir varis ve senin çocukların hiçbir zaman…”

“Benim çocuklarım,” dedi Veymora gür bir sesle lafımı yarıda keserek. “Bir gün hak ettikleri noktaya gelecek çünkü Veyn gün geçtikçe kendi mezarını kazmaya devam edecek.” Ürperdiğimi hissettiğimde Veymora bana biraz daha yaklaştı ve aramızdaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdi. Dudaklarının kenarı küçümseyici bir kıvrımla yukarı kalktı. “Kendini bir şey sandın, Liora Valenka. Bir isim sandın. Bir anlam sandın. Oysa sen sadece unutulmuş bir hatırlatmasın.” Başımı dik tuttum ama bakışlarımla karşılık verdiğimde yüzüme biraz daha yaklaştı. “Sen ne bir tehdit oldun,” dedi sakinlikle, “ne de bir mucize. Sen sadece kontrol edilemeyen bir yan üründün. Bizim sistemimize sığmayan, bu yüzden de ya kırılması ya da yok edilmesi gereken bir kusur.”

“Ve beni yok edemediniz,” dedim ona dik dik bakarak. “Bu da sizin en büyük başarısızlığınız oldu.”

“Çünkü Veyn tarafından korundun,” dedi Veymora, baştan aşağı beni süzerek. “Eğer Veyn olmasaydı, Thalron sınırları içerisinde bir saniye bile nefes almaya devam edemezdin, bunun farkındasın öyle değil mi?” Etrafına baktı ve sonrasında başını aşağı yukarı salladı. “Görüyor musun, Valenka, burada Veyn yok çünkü o Veymor’un yanında ve burada değil.” Gözlerime bakarak konuşmaya devam etti. “En acınası tarafı ne biliyor musun?” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Bütün bunları yaşarken hâlâ seçilmiş olduğunu sandın. Hâlâ özel olduğunu. Oysa seni hayatta tutmamızın tek sebebi, neye dönüşeceğini görmekti.”
Bir adım geri çekildi, sanki kararını vermiş gibi. “Ve şimdi görüyorum,” dedi net bir ifadeyle. “Bir Valenka gibi ölmen gerekecek.”

Bu plan sadece Veymora’ya değil, Veymor’a da aitti; onun görevi Veyn’i benden uzaklaştırmaktı.

İşaret parmağını havaya kaldırdı ve arkasındaki muhafızlara sadece ufak bir hareket yaptığında muhafızlar öne doğru adımladı, elleri ise bellerindeki hançerlerine doğru gitti. Korku kalbimin üzerinde atmaya başladığında geriye adım atmadım ama bu odaya öldürülmek için çağırıldığımı fark etmekte de gecikmemiştim. “İnançlarınıza göre,” dedim solgun bir sesle. “Öldürmek yasak değil miydi Veymora?”

Veymora’nın dudakları yukarıya doğru kıvrıldı. “Buna hiçbir zaman inanmadım ki, Valenka,” dedi aşağılayıcı bir ses tonuyla. “Birazdan buna inanmadığımın en büyük kanıtı da sen olacaksın çünkü benim için çok basit bir avdın ve benim seni öldürmem saniyelerimi bile almayacak.”

Parmağını şaklattığında iki muhafız kemerindeki hançeri çıkardı ve Veymora’nın önüne geçerek o koca bedenleriyle bana doğru baktı. İkisi de Liten kadardı ve öyle irilerdi ki, onlarla ve özellikle ikisiyle savaşabilmem neredeyse imkansızdı. Savaş derdi, Elly bana daima. Sonunu göremediğin yollar olabilir, o yollara rağmen savaşmaya devam et çünkü korkarsan bu en büyük kayıp olur; üstelik kendini de kaybedersin.

Hızlı bir şekilde öne doğru eğildim ve botumdan hançeri çıkardığımda iki muhafıza doğru tuttum. Veymora’nın hemen arkadan gelen gülme sesini işittiğimde kahkahası odanın içini doldurdu ama onu duymazdan geldim. Korkuya izin yoktu, inanç gerekirdi ve tam şu an burada öleceksem dahi savaşarak ölecektim.

Muhafızlardan bir tanesi bana doğru adım attığı sırada, Liten’in daha fazla duramayarak hemen önüme geçtiğini gördüm ve Veymora’nın gülüşü bıçak gibi kesildi. “Rad9,” dedi öfkeli bir sesle. “Geriye çekil.”

Liten, tek nefeste “Üzgünüm, Veymora,” dedi ve sonrasında o da hançerini kemerinden çıkardı. “Yüce Veyn dün, kendi canını koruduğum gibi hizmetkarının canını da koruyacağım konusunda bana söz verdirdi. Kim olursa olsun üstelik.”

Liten ve ben yan yana duruyorduk, karşımızda ise iki muhafız vardı. Tam o esnada Liten’le birbirimize baktığımızda sadece bir kez gözlerimi açıp kapattım, hemen ardından geriye doğru adımlayıp kapıyı sertçe kilitledim ve sonrasında da anahtarı cebime attım. Çenemi havaya kaldırdığımda hançerin kabzasını daha sıkı bir şekilde kavrayıp “Ya öleceğim,” dedim kısık bir sesle. “Ya da öldüreceğim fakat artık gururumdan bir daha asla vazgeçmeyeceğim.”

Muhafızlardan bir tanesi hançerini bana doğru salladığında Liten diğer muhafızlarla dövüşmeye başladı, Veymora ise geriye çekilerek duvarın dibine sindi. O hançerden kaçıp hemen arkasına çevik bir hareketle geçtiğimde elimde tuttuğum hançeri sertçe muhafızın baldırına sapladım fakat tam o esnada muhafız acı dolu bir haykırışla beraber elinin tersiyle beni kapıya doğru öyle bir fırlattı ki, sırtım kapıyla buluştuğunda yüzüstü yere düştüm.

Öksürmeye başladığımda ve elimdeki hançer adımlarca uzağa yuvarlandığında başımı öyle sert çarpmıştım ki doğrulmaya çalışsam bile doğrulamadım. Yarı kapalı yarı açık bakan gözlerimin ardından muhafızın bir bacağını tutarak bana doğru yürüdüğünü gördüm, yüzündeki ifade öyle korkutucuydu ki dişlerinin arasından tükürükler sıçratarak bana doğru koştu ve hançeri direkt bana saplamak için havaya kaldırdı. Tam o esnada olduğum yerden diğer tarafa doğru kaydığımda muhafızın hançeri yere saplandı, zorlukla ayağa kalkıp koşar adımlarla hançeri aldım ve sonrasında yeniden o muhafıza döndüm.

Liten’in bulunduğu yerden acı dolu bir inleme döküldüğünde o yöne dönüp bakamadım bile. Benden adımlarca uzun o adam tam karşımda bana bakarken elimdeki hançeri birkaç kere ona doğru savurdum ve tam dikkatinin dağıldığı sırada yerden yuvarlanıp arkasına doğru geçtim ve hançeri bu kez sertçe muhafızın sırtına sapladım. Acı dolu başka bir haykırış dairenin içini doldurduğunda hançer sırtına saplıyken beni tutmaya çalıştı fakat olduğum yere çöktüğümde arkasını dönüp baktığında bu kez hançeri diz kapağına öyle sert biir şekilde geçirdim ki, muhafızın uzun boyu aslında benim için bir avantajdı çünkü o hantaldı ve ben onun yanında fazlasıyla çeviktim.

Fakat hiçbir şey umduğum gibi olmadığında muhafız, öne doğru eğildi ve tam hançeri diğer dizine de saplayacağım sırada, onun hançeri benim omzuma saplandı ve başka acı dolu bir haykırış benim dudaklarımdan fırladı. Muhafız hançeri çekmeye çalıştığında dişlerimi sıktım; geri çekilmedim. Tam tersine, bedenimi ona doğru bastırdım. Şaşırdığı o anlık boşlukta, elimdeki hançeri bütün gücümle göğsüne doğru savurdum. Metal kemiğe çarptı, ardından sıcak bir ıslaklık hissettim. Adam sendeledi ama düşmedi; omzumdaki hançeri söküp aldı ve beni bir kez daha yere itti.

Yere kapaklandığımda görüşüm karardı. Kan omzumdan aşağı akıyor, kolum uyuşuyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım ama başaramadım; dizlerim beni taşımıyordu. Muhafız ağır adımlarla üzerime gelirken gözlerim Liten’i aradı. Onu, diğer muhafızla boğuşurken gördüm; yüzü kan içindeydi, dudakları yarılmıştı. Bir anlığına bakışlarımız kesişti. O bakışta panik yoktu, yalnızca “dayan” diyen bir kararlılık vardı.

Üzerime gelen muhafızın gölgesi başımın üstüne düştüğünde yuvarlanarak kenara kaçtım. Hançer yere saplandı. O boşlukta sürünerek dizlerimin üzerine kalktım ve yerdeki hançeri kaptım. Omzum yanıyor, kolum titriyordu ama ayağa kalktım. Muhafız bana doğru döndüğünde bu kez geri çekilmedim. Yüzüme savurduğu darbeyi kolumla karşıladım; acı kemiklerime işledi. Dişlerimin arasından bir inilti kaçtı ama hançeri bırakamadım.

Aynı anda Liten’in bulunduğu taraftan boğuk bir çarpma sesi geldi. Liten, kendisinden iri muhafızı sırtından duvara çarpmıştı ama muhafız da boş değildi; Liten’in kaburgalarına sert bir darbe indirdi. Liten dizlerinin üzerine çöktü. O an içimde bir şey koptu. Muhafızı karşımdan bırakıp koşmaya başladım ama omzum buna izin vermedi; sendeledim.

Tam o sırada, benimle dövüşen muhafız yeniden hamle yaptı. Beni yakalamaya çalıştığında altından kaydım, çevikliğimin verdiği son avantajla arkasına geçtim ve hançeri bu kez boynunun altına, köprücük kemiğine sapladım. Adam hırıltıyla bağırdı. Hançeri çıkaramadım; çıkarmaya çalışırken beni dirseğiyle savurdu. Yere düştüm ama hançeri bırakmadım. Bir hamle daha yaptım; bu kez boğazını hedef aldım. Kan fışkırdığında muhafızın bedeni ağırlaştı ve üzerime yığıldı. Onu itip kenara yuvarladım. Adam artık hareket etmiyordu.

Kanlar içindeydim fakat o muhafızı öldürmüştüm.

Nefes nefese kaldığım yerde doğrulmaya çalışırken Liten’in haykırışını duydum. Diğer muhafız hançeri Liten’in koluna saplamıştı. Liten dişlerini sıkarak muhafızın bileğini yakaladı, hançeri daha ileri itmesine engel oldu. Ayağa kalkmak için kendimi zorladım; dünya başımın etrafında dönüyordu ama yürüdüm. Her adımda omzumdan bir parça daha kopuyormuş gibiydi.

Muhafız Liten’i yere bastırmışken arkadan yaklaştım. Hançerimi iki elimle kavradım ve bütün gücümle muhafızın sırtına büyük bir haykırışla sapladım. Adam irkilerek doğruldu, Liten’i bıraktı. Liten bu boşluğu kaçırmadı; ayağa kalkıp muhafızın boğazını kavradı, dizini karnına geçirdi ve hançeri göğsüne, sertçe kalbine sapladı. Bu kez muhafız yere düştüğünde bir daha kalkmadı.

Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Veymora hâlâ duvarın dibindeydi; yüzündeki o kendinden emin ifade çoktan silinmişti. Ben olduğum yere çöktüm, omzumu tutarak nefes almaya çalıştım. Liten yanıma geldi, dizlerinin üzerine çöktü. İkimiz de kan içindeydik, ikimiz de titriyorduk.

“Yaşıyorsun,” dedim kısık bir sesle. İkimiz de yaşıyorduk fakat vücudum kanlar içindeydi, burnumda sadece kanın kokusu vardı. “Yaşıyorsun,” dediğimde gülümsedim ve sonrasında Liten’in de gülümsediğini gördüm. Bu ikimizin ortak birlikte savaşıydı ama içimden bir ses son olmayacağını söylüyordu.

Muhafızlar ölmüştü fakat bu zafer, bedenlerimize de kazınmıştı çünkü ikimiz de fazlasıyla yaralıydık.

Bakışlarım yeniden Veymora’ya döndüğünde dizlerimin üzerinden ona baktım ve yüzümdeki kanları izlediğini gördüğümde onun da pelerininin içinden bir hançer çıkardığını gördüm. “Rad9,” dedi Veymora, Liten’e doğru. “Beni bu Köksüz’den korumak zorundasın.”

lerimin üzerine çöktüğüm yerden kalktım. Yerde kalan hançerimi alıp doğrulduğumda bakışlarım istemsizce Liten’e kaydı. O da zorlukla ayağa kalktı. Hançerini kemerine yerleştirirken hareketleri sakindi; acele yoktu, tereddüt hiç yoktu. Ardından ellerini önünde birleştirdi ve başını bana doğru eğdi.

Bu, Veymora’ya sunulmuş bir saygı değildi. Bu, bana yönelmiş bilinçli bir duruştu.

Liten bakışlarını bir an bile Veymora’ya çevirmedi. Sanki o artık odada yokmuş gibi. Sanki otorite değişmişti ve bunun farkına ilk varan da oydu. Sessizdi ama bu sessizlik itaatten çok daha ağırdı; seçilmiş bir sadakatti.

Şefkatle Liten’e gülümsediğimde o da aynı gülümsemeyle bana karşılık verdi ve sonrasında Veymora’ya bakışlarımı yeniden çevirdim. “Seninle aramızdaki fark ne biliyor musun Veymora?” diye sordum nefes nefese ardından yüzümdeki kanları elimin tersiyle sildim. “Sen korunmak için yaşıyorsun ama ben kendimi koruyarak hayatıma devam ediyorum; hem de çocukluğumdan beri.” Hançerin kabzasını daha sıkı bir şekilde kavradım ve ona doğru yürümeye başladığımda geriye doğru adımladı, ta ki sırtı duvara çarpana kadar. “Hayatın boyunca hiçbir zaman savaşmayı öğrenmedin öyle değil mi?” dediğimde tam karşısına geçtim ve hançerimi ona doğru salladım, Veymora ise irkilip hiç çevik olmayan bir hareketle tuttuğu hançerini bana saplamak istedi ama öyle basit bir hareketle bileğini kavradım ve hançeri yere düşürdüm ki Veymora çırpınarak kaçmak istedi ama izin vermeyerek hemen arkasına geçip kolumu boynuna dolayıp hançeri de tam kalbinin üzerine denk getirdim. “Fakat ben kendimi bildim bileli savaşıyorum, nasıl olur da beni bu kadar kolay yenebileceğini düşünürsün?”

“Eğer bana bir şey yaparsan…” dedi Veymora zorlukla yutkunarak. “İşte o zaman seni asla yaşatmazlar.”

Gülümsedim ve boynunu biraz daha sıktığımda kulağına doğru eğilip “Yakmak istiyorsam yakacağım,” diye fısıldadım tabuttaki o cümleleri tekrar ederek. “Yönetmek istiyorsam yöneteceğim ve…” Hançerin ucunu biraz daha kalbine yasladım. “Öldürmek istiyorsam öldüreceğim.” Veymora nefes almakta zorlandığında çenemi havaya kaldırdım. “Çok basit bir avdın,” dediğimde onun söylediklerini tekrar ediyordum. “Ve benim seni öldürmem saniyelerimi bile almayacak. Hoşça kal, Veymora, benim acımasızlığım Thalron’la bile yarışamaz.” Hançeri sertçe kalbine sapladığımda Veymora’nın dudaklarından kopan çığlık yarım kaldı. Ses, boğazında takılı kaldı ve bir daha tamamlanamadı. Göğsü bir kez sarsıldı; sonra hiçbir şey. Nefesi orada, o anda bitti.

Hançeri kalbinin içinde biraz daha çevirdiğimde bedeni koluma doğru çöktü ama bırakmadım. Elim durmadı. Hançeri orada tutmaya devam ettim; sanki kalbi değil, yılların birikmiş karanlığını parçalıyordum. Gözleri açık kalmıştı, tavana bakıyordu. Dudakları aralıktı ama artık ses çıkmıyordu. İçimdeki öfke dinmiyordu, çünkü bazı ölümler sessizlikle gelmezdi; önce adalet isterdi.

En sonunda hançeri çekip çıkardım. Kolumu ondan uzaklaştırdığım anda bedeni ağırlığını kaybetti ve ayaklarımın dibine yığıldı. Hareketsizdi. Göğsü kalkmıyordu. Kan yayılıyor ama hayat geri dönmüyordu. Kolundan tutup sertçe çevirdiğimde yüzü bana dönüktü. Gözleri hâlâ açıktı ama artık bakmıyordu.

O an tereddüt kalmadı. O an şüphe kalmadı. Veymora ölmüştü ve ben bunu kendi ellerimle yapmıştım.

“Liten,” dedim donuk bir sesle, ölü gözlerine bakarken. “Bana bir tabut bul, Thalron’a göstermemiz gereken bir şey var.”

***

Kim olduğun, ilk önce yürüdüğün yollardan; sonra o yollar uğruna neleri feda ettiğinden belli olurdu. Hiçbir insan bedel ödemeden karanlığa dönüşmezdi ve benim dünyamda hiçbir iyilik de karşılıksız kalmazdı. Her şey bir borçtu; kanla, acıyla, sessizlikle yazılan bir borç.

Ben Liora Valenka’ydım. Ve herkes bu ismi hafızasına kazıyana kadar durmamaya, geri çekilmemeye, kendi kanım üzerine yemin etmiştim.

Aşağıdan yükselen çığlıklar, kim olduğumu benden önce haykırıyordu zaten. İnsan sesiyle karışmış bir korkuydu bu; tanıdık, gecikmiş ve hak edilmiş bir korku.

Bir tepedeydim. Thalron’u en yukarıdan gören ama kimsenin beni göremediği bir yerde. Rüzgâr saçlarımı savururken aşağıda olan biteni izliyordum. Thalron’un tam kalbinde, yel değirmeninin hemen önünde açık bir tabut duruyordu. İnsanlar o tabutu fark ettikleri anda çığlıklar koptu; bazıları kaçtı, bazıları olduğu yerde donup kaldı.

Yüzümde beliren gülümseme pişmanlıktan değil, tamamlanmışlıktandı. Çünkü o tabutta gördükleri şey, yıllar önce bana fısıldananların birebir karşılığıydı: Pişmanlık dile getirilmezdi; pişmanlık yaşatılırdı.

Kalabalık büyüdükçe büyüdü. Önce Köksüzler ve Tüccarlar yaklaştı; ardından Asiller… en son Din İnsanları. Thalron’un bütün sınıfları, farkında olmadan tek bir gerçeğin etrafında toplanıyordu. Kaçamadıkları bir gerçeğin.

Veyn’i ve Veymor’u en uzaktan gördüğümde, Veymor’un adımlarının sertliğini fark ettim. Hızlıydı, kendinden emindi. Ne göreceğini sanıyordu bilmiyordum ama gördüğü şeyin, kurduğu hiçbir hesapta yer almadığını biliyordum. Bazı sonlar hayal edilemezdi; sadece yaşanırdı.

Veymor tabutun yanına vardığında öne doğru eğildi. Çığlıkların arasında, onun gördüğü görüntüyle irkildiğini, istemsizce geriye doğru bir adım attığını gördüm. O an, gücün ne olduğunu anladığı andı.

Veyn ise tabutun içine baktıktan sonra başını kaldırdı. Gözleri kalabalığın üzerinde gezindi. Beni aradığını anladım. Çünkü bunu benim yaptığımı biliyordu. Bıraktığım nottan değil; beni tanıdığı için.

Tabutun içindeki beden Veymora’ya aitti. Üzerine Köksüz kıyafetleri giydirilmişti; ait olmadığı bir kimliğin içinde, hak ettiği bir yalnızlıkla yatıyordu. Hançerin saplandığı kalbinin üzerinde bir not vardı. O not bir tehdit değildi. Bir vaat bile değildi. Bir başlangıçtı.

“Veyna’nın doğuşunu kutlayın,” yazıyordu. “ Bana ait olan tacı almaya geri geldim.

Rüzgâr yel değirmeninin kanatlarını döndürürken, Thalron’un kaderi de dönmeye başlamıştı.

Artık bu düzenin karşısında duran bir kız çocuğu yoktu sadece bedelini ödemiş bir Valenka vardı.

Bölümü düzenlerken o kadar çok heyecanlandım ki... En uzun Thalron bölümlerinden birisiydi ve birçok şeyin de en net göründüğü bölümlerinden birisiydi. :)

En sevdiğiniz kısım?